Tuesday, February 23, 2010

Bir Bebeğim Oldu

Bu heyecanı 6 yıl önce kızım doğduğunda da yaşamıştım. Tarif edilemez bir duygu, yeri doldurulamaz, değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Yer gök duysun istemiştim aynı bugün gibi. Bir bebeğim daha oldu 6 yıl sonra. Adı "Hayat Çocukla Güzel". Yine yer gök duysun istiyorum. Hatasıyla, doğrusuyla benim bebeğim.

Ne kadar değişik bir duygu imiş bir kitabının olması insanın. Şimdi ünlü yazarlara daha bir farklı açıdan bakıyorum, daha bir takdir ediyorum. Yazdıkça, ünlendikçe mütevaziliklerini koruyanlara hayran oluyorum günden güne. Ben minicik kitabımla övünürken onlar milyonlara hitap ediyor.


Benim kitabım bir bebek daha, çok yeni. Okuyanlarla büyüyecek, beni büyütecek.

“Bugün ne yapalım anne?” sorusuna kendimce verdiğim yanıtları topladığım, anne babaların çocuklarıyla keyifli vakit geçirebilecekleri aktiviteleri "Kızımla bizim hikayemiz" şeklinde kaleme aldığım bir kitap. Profil Kitap'tan çıkan "Hayat Çocukla Güzel" tüm kitapevleri ve internet satış noktalarında.










Kitabı okuyan herkesten yorumları bekliyorum.

Sunday, February 07, 2010

KEVSER AYDOĞDU İLE MUTFAK DENEYLERİ

Karlar yağdı, sömestre tatili bitti, kızaklarla kayıldı, yemekler yendi bir uzun hafta geçti. Bu uzun ve dinlence dolu tatilden bana kalan en güzel anı da hafta sonu Adapazarı'nda katıldığım "Osmanlı Mutfağı" oldu. Bundan üç yıl önce katıldığım bir yemek kursunda tanıştığım, çok da sevdiğim güzel kalpli arkadaşım Kevser, yaşadığı şehir olan Adapazarı'da harikalar yaratıyor. Mono Cafede yiyecek koordinatörlüğü yaparken aynı zamanda kendisi "Kevser Aydoğdu İle Mutfak Deneyleri" adı altında yemek yapma çalışmaları düzenliyor. Çay saatinden tutun, balık ziyafetlerine, tatlılardan tutun etli yemeklere...Ben de bu hafta sonu açmış olduğu Osmanlı Mutfağı çalışmasına katıldım ki, bu kadar keyif alarak yemek hazırlamak ve bu denli hoş insanlarla tanışmak da işin bir başka güzel yönü oldu. Sevgili Kevser yemek konusundaki araştırmalarını, gezip gördüğü kültürleri, katıldığı yarışmalardaki deneyimlerini o kadar güzel harmanlayıp bir eser çıkarmış ki ortaya hakikaten de insanın gurur duyası geliyor.

Yemeklerin pişme süresine göre başlayan kurs, katılımcıların tümünün bayan olması sebebiyle hem bol çeneli hem de kahkahalı ve bir o kadar da başarılı geçti diyebilirim. İlk olarak Helatiye adı verilen, Adana yöresinde bici bici diye bilinen tatlı yapımı ile işe koyulduk. Şah Cihangir ve Bayezid'in, 1539 yılı kasım ayının 2. yarısında Edirne'de düzenlenen sünnet törenlerindeki çanak yağması ziyafetinde yer alan Badem Çorbasının hazırlanışı ise hakikaten görülmeye değerdi. Bademler ayıklanırken ne yalan söyleyim kaçamak yapıp yemesi de bir o kadar zevkliydi. Zeytinyağlılara bayılan ben o gün öğrendiğim Tarçınlı Kerevizli Fasulye Pilakisini mutfağımın ana yemeği yaptım bile. İster tavuk ister kuzu ya da dana etiyle hazırlanan "Yahnilerin Ulusı" tam bir davet yemeği. Yanında Dane-i Bulguru Hassa adı verilen kestaneli bulgur pilavı ile tabi. Lor Mahlutu hem sabah kahvaltılarında hem de beş çaylarında servis edilebilecek hafif bir garnitür aynı zamanda. Yemekler bu kadar iddialı ve süslü olmasına rağmen sevgili arkadaşım bir o kadar doğal, rahat ve sadeydi. Tam bir hanımefendi.


Bu kadarla kalmadı tabi, çok sevgili Aylin ile tanışmak da o günün ayrı bir katma değeri oldu bana. Aylin tam bir şirine, yaptığı tatlılar, kurabiyeler ve pastaları da Aylin Canay'ın blogundan takip edebilirsiniz. Yaklaşan sevgililer günü için hazırladığı kurabiyeleri bize hediye etmesi ise ayrı bir jestti doğrusu. Hem yemek öğrendim hem yedim hem Kevser'in hediyesi salça, Aylin'den kurabiye...Daha ne olsun ki...Bu kadar üretken, yaratıcı, çalışkan ve bir o kadar da mütevazi dostlar kazandığım için çok ama çok mutluyum.


Yemek tariflerine gelince, evde tekrar yaptığımda eğer sevgili Kevser'in de izni olursa tabi ki paylaşırım.

Thursday, February 04, 2010

BÖYLE MAHSUR KALMAK HERKESE NASİP OLMAZ

Bembeyaz her yer, tek bir ses yok, karda sadece kendi izlerimiz var. Site bomboş, tertemiz, sakin, ağaçlar bembeyaz, yerler metre metre karla kaplı. Ne bir araba ne bir gürültü ne bir karmaşa. Evde şömine harıl harıl yanıyor, börek pişiyor, kek soğuyor, köpek uyukluyor, çocuk habire oyun oynuyor, anne kitap okuyor, örgü örüyor, film izliyor, uyuyor, karda yürüyor, beraber kızakla kayılıyor, dev kardan adam yapılıyor, akşam oluyor, kestane pişiyor, ıhlamur kaynıyor, bembeyaz inci kar taneleri yine başlıyor dökülmeye...sabah oluyor beyaz çarşaf kaplıyor yine her yeri, odunlar taşınıyor içeri. Herşey yeniden başlıyor. Mahsuruz kar altında, ama böyle mahsur kalmaya can kurban. Yine döneceğiz şehre yakında, kavgaya gürültüye.. ama şimdi tatlı bir rüyadayız , kimbilir ne zaman bir daha yaşanır böyle bir rüya..Uyanmak istemiyoruz galiba.

Thursday, January 28, 2010

Sevgi ve Tebessümle Kalın

Okul yıllarında hiç hayran olduğunuz bir öğretmeniniz olmuş muydu? Bilgisine, tipine, yaşına, güzelliğine, yakışıklılığına, samimiyetine...Herhalde hepimiz zaman zaman öğretmenlerimize hayranlık duyup onlar gibi olmaya çabaladık ya da en azından ben tattım böyle duygular. Özel bir lisede geçen on rakamlı yaşlarımda biz öğretmenlerimize hayrandık ve onlarla aramızda çok da sıkı bir bağ vardı. Bizim için ağabey abla gibilerdi. Okulumuzun ilk öğrencilerinden olmanın verdiği fırsat bir yana öğretmenlerimizin de yaşları bize çok yakındı. Şimdi düşünüyorum da bize öğretmenlik yaparken aslında onlar da ne kadar gençmiş. O zamanlar kurduğumuz bağlar, karşılıklı sevgi ve saygı yıllar sonra yeniden hem de daha da kuvvetle gelişir mi? Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanan ben işte yıllar sonra, bahsettiğim öğretmenlerimden biriyle iki yıl önce karşılaştım. Paylaştık, beraber seminere katıldık, arada konuştuk sohbet ettik. Hayatlarımız devam ederken biz hep bir yerlerde karşılaşmaya devam ettik. Kimi zaman yağmurlu bir günde tost büfesinde, kimi zaman bir spor salonunda barfiks çalışırken kimi zaman da bir kişisel gelişim seminerinde. Evren bizi buluşturdu hep ve şimdi ben de sizleri buluşturmak isterim öğretmenimle. Spor akademisi mezunu olan Ali Murat Güldoğan, şu an kişisel gelişim, kendiyle ilgili farkındalık, reiki gibi insana çok fazla değer katan güzel konularla ilgileniyor ve bunları "sevgi ve tebessümle kalın" adlı blogunda sizlerle paylaşıyor. İçinizi bir parça ısıtmak ve yaşadığınızı hissetmek istediğinizde bir bakın, çok şey bulacaksınız.
Sevgi ve tebessümle kalın.

Wednesday, January 27, 2010

SİZ NE ALIRDINIZ

Dünkü yazımda "eski çocuklukların tadı başkaydı" demekle beraber bugün "şimdi ki çocukların fırsat ve olanakları daha çok" diyorum. Bu fırsat ve olanaklara sahip olanlar var olamayanlar var, tabi olanlar da ne kadar farkında şanslarının orası tartışılır. Bizim evde kızımın oyuncaklarıyla herhalde on çocuk daha büyür. Ona sorarsanız hiç oyuncağı yok. Her defasında kınadığım halde bazen babası bazen ben yine de tutamayıp alıyoruz istediklerini. Son zamanlarda biraz daha aldığımız şeylerin cinsini değiştiriyoruz ve uzun süre ilgisini kaybettirmeyecek oyun ve aktivitelere yöneliyoruz. Tabi çocukları da anlamak gerek aslında, biz bile gittiğimiz oyuncakçı ve kitapçılarda çılgına dönüyoruz gördüğümüz manzara karşısında. Rengarenk boyalar, masal dünyasını andıran oyuncak evler, bebekler, hayvanlar...Al alabilirsen çocuğu bunların önünden.


Hafta sonu aldığımız bu seti görür de hangi kız çocuğu almak istemez? Binbir çeşit boncuk....İpleri de beraber. Hele benim kızım gibi süslü birini asla alamazsınız karşısından. Boncuk mağazasından tek tek alabileceğimizin çok daha düşük fiyatına aldığımız bu set, sömestre tatili için de bayağı bir meşgale oldu bize doğrusu.
Boncuk diziyoruz evet, babaya tesbih, anneye kolye, kıza bilezik...siz ne alırsınız?

Tuesday, January 26, 2010

BEMBEYAZ ÖRTÜYLE KAPLANDI ŞEHİR

Uzun yıllar önce, daha ortaokuldaydım sanırım. Çok karlı geçerdi kışlar, İstanbul'da. Bir yağdı mı bir ay kalkmazdı ve neredeyse okullar sürekli tatil olurdu. O tatil zamanları benim için ayrı bir mutluluktu çünkü annem de evde olurdu. Öğretmen olan annem o zaman bir de idarecilik yaptığından sürekli evde bizimle olamazdı ve bu kar tatilleri hepimiz için bir fırsat olurdu. Tabi çok fazla eğlence yoktu bahsettiğim yıllarda.Televizyonda bile belli saatlerde renkli yayın yapılırdı. Tabi tatil olunca çocuk programlarına ağırlık verilirdi. Bu saatleri kaçırmaz televizyon izledikten sonra dışarı kar topu oynamaya çıkardık. Lojmanda geçen çocukluğumuza dair hatırladığım en güzel şeylerden biri de koskocaman bahçeler, parklar ve meyve ağaçlarıydı. Kızakla kayar, kardan adam yapar doya doya yaşardık. Bir de beş çayına giderdik bu kar tatillerinde annemle. Kime gidelim diye sabahtan program yaptırırdım anneme, içimde kalıyordu ya normal günlerde annemle gidemediğim beş çayları. Çcukluğumda kar tatilleri vardı işte böyle.

Kendi çocuğumla da bu kar tatilleri gibi olmasa da keyifli zaman geçirmeye çalışıyoruz bembeyaz örtüyle kaplanmış şehrimizde, bu ara. Dışarı çıkıp bulabildiğimiz daracık parklarda kardan adam yapmaya çalışıyoruz, dvd izliyoruz, ev oyunları oynayıp dans ediyoruz.Sanki yapacak çok şey var mış gibi geliyor ama yıllar geçtikçe zevkler azalmış mı ne. Ya da kar eskisi gibi değil ya da biz eski biz değiliz, ya da şehir eskisi gibi değil. Ne değil bilmiyorum ama eski karlar başkaydı ya da eski çocukluklar.

Tuesday, January 19, 2010

GAZETEDEYİM

18 OCAK 2009 Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki'ndeyim.
http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/13504127.asp?gid=56
Beni okuyan, yorum yapan, tanıdığım, tanımadığım, bu köşeden tanıştığım herkese teşekkürler.



Friday, January 15, 2010

BİRİ BANA YARDIM ETSİN

Ben bu ara ölümü çok düşünüyorum. Ölümden korktuğumdan değil, öldükten sonra kaçıracaklarımdan, ya da ölünce göremeyeceklerime üzüldüğümden. Genç yaşta ölümleri duyunca daha bir düşünmeye başladım. Herkese mahsus birşey, bana gelmez, uğramaz, teğet geçer diyemeyiz ki. Geliyor başına herkesin, yaşa, cinsiyete, sağlığa, iyiye, kötüye bakmadan geliyor. Düşünüyorum ölünce kim üzülür kim sevinir, güzel şeyler söylerler mi ardımdan...Biliyorum daha evvel de yazmıştım bir şeyler buna benzer. Dedim ya düşünüyorum, geliyor aklıma. Hele bir de üzdüklerimi, bilmeden kırdıklarımı düşününce daha bir aklıma yerleşiyor. Ben ölürsem ya da onlar...nasıl affedeceğiz birbirimizi, nasıl vicdanımızı rahatlatacağız? Kırmayım, kırılmayım diyorum her defasında, ayırt etmeden seveyim herkesi bana yaptıklarına bakmadan diyorum ama tam olarak beceremiyorum. Yapabilen var mı, varsa biri bana yardım etsin.

Sunday, January 10, 2010

Bir İstanbul Masalı

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, üniversite yıllarında çok sık vapura bindiği halde şimdi neredeyse aylardır hiç vapurla avrupa yakasına geçmemiş bir kız yaşarmış. Bu kızın bir gün çok sevdiği Sultanahmet'te işi çıkmış ve Kadıköy'den binip vapura, Eminönü'ne geçmiş. Karşısında camiler, Galata Kulesi, tarihi binalar ve yanından geçen martılar eşliğinde. Bir tatlı huzur kaplamış içini, eskiyi anmış, okul yıllarını, karda ayazda vapur çalışmayınca motorla denizi geçip sınavlara yetiştiği günleri, şimdi çoluk çocuğa karışmış yıllardır görmediği okul arkadaşlarını..Hepsine sevgi göndermiş ta yüreğinden. Tavşan kanı çayını içerken ne kadar harika bir şehirde yaşadığına şükretmiş, tahta köprüden atlayıp karaya ayak basmış. İşinin olduğu tarihi caddede bir sıcak simit yemiş ve daracık sokaklarda randevu saatine kadar dükkan dükkan incelemiş. Antika abajurlar, çiniler, halılar, altın, gümüş mücevheratlar...Rengarenk, ışıl ışıl.











İşi bitince de vermiş kendini Kapalı Çarşı, Tahtakale yollarına. Pastırmacısından kahvecisine, börekçisinden boncukçusuna allah ne verdiyse artık uğramış birer birer. Kiminde yemek yemiş, kiminde alışveriş yapmış, kiminde sadece bakmış ama çok mutlu olmuş. Yine bir tatlı huzur duymuş.

Dönüş saati yaklaşmış, ayakları ağrısa da yürümekten kalbi çok ama çok dinlenmiş. Vapura binmiş, en uca oturmuş. Bu kez kulelere, plazalara, modern binalara bakmış, martıların eşliğinde ve yine şükretmiş bu kadar değişik motiflerle süslü ve bu kadar zenginliğe sahip bir şehirde yaşadığı için ve yine bir tatlı huzur kaplamış içini....

Wednesday, December 30, 2009

Minik Sarı Kuş

Sabah hep olduğu gibi minik kızımı okula bıraktım ve uzun zamandır ilk defa hemen eve dönebildim, bu ara o kadar koşturuyorum ki benim için evde olmak büyük bir lüks. Arabamı park edip apartmana girecektim ki, yapraklarını dökmüş ceviz ağacımızın cılız dalları üzerinde sapsarı harika bir muhabbet kuşu gördüm. Belli ki kafesinden kaçmış hatta açık camı da görünce kendini dışarıya atmış. "Ah minik kuş ah, dışarısı çok tehlikeli senin için " diye düşünürken, ağacın altında pusuda bekleyen kedi ilişti gözüme. O an kedi bir hırladı kuşa ve kuş başka dala geçti, ardından da kedi tabi. Nasıl korkmuş zavallı kuş, o arada ben kediyi kovdum ama o da ne kocaman bir karga pike yapıp geçti yanından ben kışt kuşttt derken. Karga bana bakıyor ben kargaya, sürekli hoşt pişt kışttt diyerek ben kargayı kovarken minik kuşumuz da kargayı izlerken arkadan asıl tehlike geliyormuş nereden bilebiliriz. Ben ilk kargayla uğraşırken kuşun sırt tarafından gelen diğer karga.....evett kuşu kaptı gitti. Minik sarı kuş gitti....sabah sabah şahit olduğum bu olay gün boyu beni çok etkiledi ve biz insanoğlunun da önümüzdeki büyük diye gördüğümüz düşmanlarla uğraşıp korunmaya savunmaya çalışırken malesef arkadan gelen düşmanlara yem olduğumuzu düşündüm durdum.
Çoğu zaman da tehlikenin nereden geleceğini bilemiyoruz ve kuş gibi kargaya yem oluyoruz. Bilseydi kaçar mıydı kafesinden, uçar mıydı neşeyle camdan minik sarı kuş?
Bilsek güler miyiz bize dostmuş gibi sinsice yaklaşarak yüzümüze gülen kişilere, bilsek kaçar mıyız onların yanına, bilsek dost elimizi uzatır mıyız o kara ellere? Bilsek sever miyiz?

Friday, December 25, 2009

KURABİYELER HAZIR

Duru'nun günlerdir istediği yılbaşı kurabiyeleri nihayet bu akşam yapıldı ve muradına erdi küçük tatlı kızım. Bizim evde adet oldu her yıl kurabiye pişirip süsülemek. E tabi insanın tatlıcı, pastacı, yemek öğreticisi akrabaları, arkadaşları olursa bir sürü de tarifi olur. Sabah erkenden Duru okula gidince ben kurabiyeleri pişirdim çünkü süslemek için soğuk olmaları gerekiyor ve benim sabırsız kızım asla bekleyemez onların soğumasını.


Bu yıl ki tarif sevgili arkadaşım, "Kevser Aydoğdu ile Mutfak Deneylerinin" sahibi sevgili Kevser'den ve hakikaten de nefis bir kurabiye oldu. Sabah pişen kurabiyeler Duru ve kardeşim Aslı tarafından akşam bir güzel süslendi. Ev şu an harika tarçınlı kurabiye kokuyor ben bu satırları yazarken. Benim için yaşayan ev, kek kokuları, kurabiye kokuları, demlenen çay, pişen ekmek demek. Kapıdan içeri girince bu kokuları alınca hissediyorum oranın canlılığını ve çok şükür ki evimde bunları hissederek yaşıyorum.

İşte size yeni yılda ister sehpanızda tabak tabak süs olarak kalabilen isterseniz de bir çırpıda yiyip bitireceğiniz kurabiyelerin tarifi:
* 1 yumurta (oda ısısında bekletilmiş)
*150 gr. tereyağ (oda ısısında)
*1 su bardağı un
*1 çay bardağı mısır nişastası
*1 su bardağı pudra şekeri
* 1 çay kaşığı karbonat (silme)
* 1 çay kaşığı tarçın (tepeleme)
*1 çay kaşığı toz zencefil





Tüm malzemeyi yoğurma kabında yoğuruyorsunuz, tereyağının iyice malzemeye karışması ve gözükmemesi gerekmektedir. Hamur kulak memesi kıvamına gelinceye kadar yoğurdum ama un az gelince ben biraz daha ekledim. Hamuru yarım saat buzdolabında beklettim ve nişasta serpilmiş zeminde 2 cm kalınlığında açtım. Yılbaşı kurabiyesi kalıplarıyla şekiller çıkarttım ve yağlı kağıda dizip önceden ısıtılmış 180 derece fırında kurabiyelerin çevresi pembeleşene kadar pişirdim. Kurabiyeler iyice soğuyunca süsüleme işlemi yapılmalı bu en önemli nokta. Bu yüzden ben sabah yapıp akşama da süsleme kısmını bıraktım. Bir de kardeşimin de evine kurabiye götürebilmesi için ölçüleri iki katı kadar yaptım.


Kurabiyeler hazır, hediyeler hazır e seni bekliyoruz yeni yıl.

Thursday, December 24, 2009

YENİ YIL HEDİYELERİ

Yılbaşı yaklaştı ve yine beni bir telaş aldı. Sevdiklerime özel birşeyler hediye etmeyi sevdiğimden bu yıl herkese çam sakızı çoban armağanı kendi ördüğüm atkı, bere, eldiven, kulak koruma bandını hediye etmeye karar verdim ve sürekli bir örgü örme halindeyim. Her ne kadar çok sevsem de örmeyi, galiba bu ara biraz abarttım.

Tuesday, December 15, 2009

SOĞUKLAR BAŞLADI MI NE


Bugünlerde artık kışın etkisini bayağı hissetmeye başladık mı ne, sürekli ıslak caddeler, gece cama vuran yağmur sesi, daha neredeyse öğle vakti kararan hava...Kış hakikaten geldi artık. Bizim evde kışın geldiği ocaktaki ıhlamurdan, bazı akşamlar içilen sahlepten bir de akşamüstü yaktığım mumlardan anlaşılıyor daha çok.


Daha bir sessiz oluyor ev, daha bir karanlık. Akşam yemeği daha erken yeniyor, iş daha çabuk bitiyor ve sanki daha çok zaman kalıyor kitap okumaya, yazı yazmaya, dvd izlemeye. En başta da örgü örmeye, ha kışın geldiğinin bir diğer belirtisi de rengarenk yünlerimdir benim. Örerken içimi ısıtan, sıkıntılarımı alıp götüren beni başka alemlere daldıran örgülerim. En mutlu olduğum zamanlardan bir kesittir, hafif bir müzik işliğinde çayım yanımda örgü ördüğüm anlar.


Hele kızıma yeni yıl hediyesi olarak ördüğüm kırmızı hırka, tam bir oyuncak oldu benim için bu soğuk kış akşamlarında. Kırmızı cıvıl cıvıl bir hırka. Örerken de, süslerken de aldığım keyfi anlatmak çok zor.


Şimdi hevesle hırkasını giymeyi bekliyor bizim cadı, ama önce bir süre gözümün önünde asılı duracak. Niye mi? Ben keyfini süreyim, izlerken bunu ben yaptım deyim, hem de ilk deneyimim bu diye övüneyim kendimle diye.

Saturday, December 12, 2009

YILLAR ÇABUK GEÇİYOR

"Yıllar ne çabuk geçiyor", "daha dün elime doğdu", "ben onun kısa pantalonlu halini bilirim" sözlerini hep yaşı geçgin insanlar söyler gibi gelirdi bana ya da ben artık o gruba dahilim bilmiyorum. Bildiğim tek şey artık yavaş yavaş orta yaşı geçiyorum galiba. 8 Aralık günü kuzenim Can'ın fotoğraf sergisinde hissettim bu duyguyu. Dün gibi hatırlıyorum onun doğumunu, annesinin onu bana bırakıp okula gittiği yılları, çocukluğunu, okul yıllarında ona ders çalıştırdığım akşamları. Yıllar ne çabuk geçti, şimdi ünlü olmanın başlangıç günlerini yaşayan bir sanatçı oldu sevgili Can. İşte hayat böyle birşey, bir zamanlar kardeşiniz olan hikaye okuyup oyun oynattıklarınız gün geliyor karşınızda ayakları yere sağlam basan meslek sahibi gençler olarak yer alıyor. Evet evet ben yaşlanıyorum, ama olsun kardeşlerimi böyle güzel yerlerde görüyorum ya ne yaşlılık ne ölüm hepsi vız gelir bana.

Monday, December 07, 2009

HERPES ZOSTER

Uzun bir ara verdiğimin farkındayım yazılarıma, son yazdıklarıma da bakınca aslında biraz biraz çağırmışım stresi, sıkıntıyı ve sonunda da zonayı. Evet bana herbes zoster teşhisi kondu yani halk tabiriyle "zona" ya da "kuşak hastalığı" veya "gece yanığı". Son zamanlarda dedim ya biraz fazla takmışım galiba herşeyi. Zona olduğumu duyan herkes, "ne oldu neye üzüldün bu kadar" deyip durdu. Mümkün mü üzülmemek, stressiz yaşamak dünyada? Tabi öyle hop diye üzülüp hop diye olmuyor hiçbirşey. Anlar, saniyeler, günler, aylar belki yıllarla çıkıyor arazlar insan vücudunda. Sonra bir anda, vücudunuzun direncinin en az olduğu noktada yakalıyor hastalıklar sizi, bedeninizi. İşte benimki de öyle birşey.

Niye ben, niye zona geldi beni buldu diye önce kendime soruyordum ama sonra bunu sorgulamanın ne bana ne zonama faydası olduğunu düşünüp biraz daha bilimsel verilere baktım ve su çiçeği geçiren herkesin zona hastalığına yakalanabileceğini gördüm. Çünkü bu iki hastalığa sebep olan virüs aynı. Bu virüs insan vücuduna ilk girişinde su çiçeği hastalığına sebep oluyor. Su çiçeği geçiren kişilerdeki virüs sinir hücrelerinin köklerinde yerleşiyor ve uzun yıllar hiçbir belirti ve rahatsızlık yapmadan sinir köklerinde kalabiliyor. Uygun ortam bulduğunda virüs aktive olarak zona hastalığını yapıyor.

Temel olarak virüsün aktive olmasında etkili olan sebep vücut direncinin azalması. Direncin azalması ile virüs bulunduğu yerde üremeye, sinir kökünden sinirlerin dallarına doğru yayılmaya başlıyor ve deriye kadar ulaşarak belirtileri oluşturuyor. Direnç düşmesinde stres, aşırı yorgunluk, üzüntü, vücuttaki yaralanmalar en sık görülen sebeplermiş. Eh her ne kadar dostlarım bana "ne güzel yaşıyor gidiyorsun, stresin yok, derdin yok, sen kendini çok dinliyorsun" deseler de işte hayat öyle değil demek ki.

Zonanın belirtilerine gelince,benim sırtımda bir ağrı ile başladı. Vücudumun o bölgesinde iğnelenme, kızarıklık ve sonrasında kabarcıklar meydana geldi. Tabi bazılarında bu kabarcıklar su toplama haline gelebiliyormuş ki ben de olmadı. Şu an için bir haftam doldu ve artık kaşıntılar başladı, bu da zonanın yavaş yavaş beni terk ettiğinin göstergesi sanırım.

Zona geçince ne olacak, artık hiç stres yapmayacak mıyım, üzülmeyecek miyim tabi ki hayır. Eğer inzivaya çekilip, bu dünyadan elinizi ayağınızı çekmeden yaşamaya devam ederseniz bunlardan ayrı kalmanız da mümkün değil. Ama bunları yönetebilmek gerekli, yani bu stres dozunu dengede tutmak. Zaten hayatta hiçbirşeye stres yapmayan insanların ben biraz duyarsız, gamsız olduğunu düşünürüm. Stres olacak ki hareket olsun, kendini yenileme olsun ama işte artık bu stresin hayatımı yönetmesine izin vermeyeceğim galiba. En başta da benim stres düzeyimi gereksiz yükselten kişileri hayatımdan yavaş yavaş çıkarmam gerek diye düşünüyorum artık. Eh onlar olmasa hayatımdan çok şey de gitmez herhalde. Başarırsam yazarım yine, başaramazsam zaten yine zona olmuşumdur kesin.

Thursday, November 19, 2009

Nefsinize ağır gelen şey bilin ki hayrınızadır

Hayatta ne zaman neye öncelik vereceği belli olmuyor insanın. Bir zamanlar sizin için en önemli belki de canınızı verebileceğiniz birşey bir bakıyorsunuz ki umurunuzda olmuyor. Ya da çok çok üzüldüğünüz bir olay yerini öyle bir olaya bırakıyor ki "vay be ben neleri dert etmişim" diyorsunuz. Çevreme bakınca domuz gribine yakalanan pek çok arkadaşım, para sıkıntısı çeken tanıdıklarım, koca baskısı hanım dırdırı çeken yakınlarım, eşinden boşanan dostlarım, sevgilisiyle geçinemeyen aşıklar ve daha pek çok insan...hayatın merkezinde kime sorsanız kendileri var, çünkü onlar yaşıyor o an tüm duyguları ve yaşadıklarından başka birşeyin önemi yok onlar için. İki gün sonra onlar da unutacak yaşadıklarını, yeni sıkıntılar alacak çünkü eskinin yerini. Neyle boğuşuyorsanız ona odaklanıyorsunuz, yaşamın gerçeği bu. Tüm bunlar için de sadece ve sadece şunu yapmaya çalışmak ya da hep hatırlamak gerekiyor galiba: "Her işte bir hayır vardır". Polyannacılık deyin, kaderci yaklaşım deyin ne derseniz deyin ama ancak bunu söylediğimiz takdirde kalkabileceğimize inanıyorum düştüğümüz noktadan. Bağırıp çağırıp tepki verip, içimizi boşalttıktan sonra bunu diyebiliyorsak işte o zaman başlıyoruz görmeye yaşamın kendisini. "Nefsinize ağır gelen şey bilin ki hayrınızadır" demiş peygamberimiz bir hadisinde. Şu an bizi yiyen bitiren, kahreden bir şey belki de gelecekteki bir kötülüğün engelleyicisi kim bilir?

"Allahım değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için bana cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmem için sabır, her ikisini birbirinden ayırt etmek için akıl ver" demiş Halil Cibran. Önemli olan değiştirebileceklerimiz üzerine yorulmak çaba harcamak değil mi, bırakın değiştiremeyeceklerinizi gitsin yolunu bulsun. Enerjinizi tüketmeye değmez...

Monday, November 16, 2009

ALDIM BAŞIMI GİDİYORUM

"Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan aldım payımı gidiyorum, günahlarımla sevaplarımla aldım başımı gidiyorum...."

Yok yok bir yere gittiğim yok da , Yonca Lodi'nin şarkısındaki sözler gibi bu mevsim bana bunları, payıma düşenleri, bana haksızlık edenleri, benim haksızlık ettiklerimi, kırıldıklarımı, kırdıklarımı, bana gülmeyenleri, benim gülmediklerimi, sinir olduklarımı, sinir ettiklerimi, üzüntülerimi, isyanlarımı, keşkelerimi, paylaşmadıklarımı, hüzünlerimi ve daha pek çok karamsarlıklarımı hatırlatıyor nedense. Sararan yapraklar, karanlık puslu ıslak hava, güneşsiz gökyüzü içimde bir yerlerde hep duran melankoliyi coşturuyor. Bunalımları, depresif halleri, uykulu yataktan çıkmak istemeyen beni dürtüyor sanki hadi gel hadi gel der gibi. Ama herşeye rağmen yürümeye, her yerden her şeyden zevk almaya devam etmek lazım deyip sarılıyorum hayata, biliyorum ki, sararan yapraklar yere düşecek üstünde yürümekten zevk alacak ve sonra toz olup uçan yaprakların ardından gelen bembeyaz kar , çok kısa bir süre sonra gelecek güneşin habercisi olacak ve yine sımsıcak günler bizim olacak.


"Yaşarım gün doğdukça, serde hayat var" diyor ya Yonca Lodi şarkısında işte aynen öyle, hayatı yaşamak gerek...

Sunday, November 08, 2009

Çikolata çikolataaa


Sevmeyen var mıdır bilmem ama hepimiz en azından çocukken yemeye bayılır, bayramları beklerdik çikolata için. Çikolata ile ilgili filmler yapıldı, binlerce reklam filmleri çekildi ve artık kursları verilmeye başlandı. O kadar çok tüketiliyor ve seviliyor ki , rengi, markası, şekli hiç önemli değil. Bundan beş yıl kadar önce ilk kez gittiğim çikolata kursunda o kadar eğlenmiştim ve hoş vakit geçirmiştim ki, bize bir süpriz kurs hediye edildiğinde heyecanım daha da artmıştı. Evet bu kurs, çok sevdiğim dostlarımla bana hediye edilmişti. İşin daha da güzel yanı bunu bir evlat taaa Amerika'dan Türkiye'deki annesine doğum günü olarak düşünüyor ve sadece annesine değil annesinin sevdiği arkadaşlarına da hediye ediyor. Evet biz grup olarak gittik sevgili Rengin'in bu güzel süprizine ve hepimiz Rengin'in ne kadar hayırlı ve düşünceli bir evlat olduğunu konuştuk gün boyunca. Hani yetiştir, büyüt, okut gitsin dünyanın bir ucuna, ama evlat yine evlat işte; biricik annesini oralardan düşünüyor.


Hepimiz Chef's İstanbul'un İstiklal caddesindeki mekanında toplandık ve sevgili avukatımız doğumgünü çocuğu Jülide Abla'mızı beklemeye başladık. Onun haberi yoktu bizim orada olduğumuzdan, aslında o da nereye geldiğini bilmiyordu ama tabi avukat ya deşe deşe süprizi, bir sonuçlar çkarmış olmalı ki öyle çok şaşırmış gibi olmadı bizi karşısında görünce. Ama asıl süprizler şimdi başlıyordu...


Fındıklı, likörlü, hindistan cevizli, acıbademli çikolatalarımızı yaparken bir yandan da fırında pişmiş dışı şekerli fındıklarımızı yemeyi ihmal etmiyorduk. Önümüzde eriyen kuvertürleri kaşla göz arası yalamak ise ayrı bir zevkti doğrusu. Şefimiz Mustafa Kara'nın bize verdiği bilgiler doğrultusunda hepimiz çok güzel çikolatalar hazırlamış hatta bunları paket yapıp eve bile getirmek üzere yola çıkmıştık. yağmurlu bir İstanbul gününde böylesine tatlı bir gün ne iyi geldi hepimize, tekrar tekrar teşekkürler sevgili Rengin.

Thursday, November 05, 2009

Antakya'ya veda vakti

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, bizim de gezimizin son günü gelip çatmıştı. Antakya farklı dinleri, farklı kültürleri, farklı yemekleri ve tarihi zenginliğiyle sadece Türkiye'de değil dünyada görülmesi gereken şehirlerin içinde bence. Bir çok ilkin yaşandığı ve çoğu ilke ev sahipliği yapan Antakya'da bir ilk de St. Pierre kilisesi. Habibi Neccar Dağı eteklerinde bulunan ve doğal bir mağara iken eklemelerle kiliseye dönüştürülen St. Pierre dünyanın ilk kilisesi. 9,5 metre eninde, 13 metre derinliğindeki kilise ilk defa Hz. İsa'nın dinini tanıyanlara 'Hıristiyan' denilen kilise aynı zamanda.Her sene 29 Haziranda burada tören düzenleniyormuş. Bizim dinimizde Kabe ne kadar kutsal ise, herhalde hıristiyanlar için de burası çok önemli olmalı. Biz çok daha rahat, sadece bir tarih olarak gezerken eminim onlar çok daha yoğun duygular yaşıyorlardır 29 Haziranlarda.

Kilise turundan sonra kahve zamanı gelmişti ve şehrin en eski kahvelerinden Affan Kahvesiydi mola yerimiz. Affan mahallesinde olduğundan adı Affan kahvesi olarak da biliniyor asıl adı İnci Kıraathanesi. Dünyanın ışıklandırılmış ilk caddesinde tam bir kasaba kahvesi burası. Hani filmlerde görürüz ya erkekler salaş, eski, köhne kahvede oturur taş, tavla oynar. İşte biz bu kısımda oturamasak da o kahvede bulunmak bile çok müthişti. Hemen arka kısımda asma altında, ''AİLE SALONU'' tarzında açık havada oturduk ve herkes çay bardağında gelen Antakya kahvesini içerken ben meşhur tatlı HAYTALI'dan yedim. Aslında Adana kültürünün bir parçası olan ve onların dilinde ''BİCİ BİCİ'' yerel adıyla HAYTALI Hatay'ın bir tatlısı ve bu kahvede çok güzel yapılıyor. Gül şurubu, muhallebi ve dondurmanın bütünleşmesi olan tatlı aslında tam yaz mevsimine göre. Mısır veya Suriye'den özel getirilen vanilya ile yapılan muhallebinin üstüne dondurma ve gül şurubu ilave ediliyor, özel el yapımı tarihi kaşıklarla servis ediliyor. Haytalı belki künefe kadar ünlü değil ama en az onun kadar güzel bir tat.


Tatlılarımızı yemiştik ama aklım hala Antakya'nın özel tatlarındaydı. Antakya'nın dar sokaklarında yürüyerek Uzun Çarşıya doğru gidiyorduk ki, bazı evlerde yeşil zemin üzerine arapça harfler yazılmış plakalar gördük. Bu plakalar, o evlerde hacı olduğunu belli ediyormuş.İlk defa böyle bir uygulama görmüştüm. İLGİNÇ.



Tarihi Uzun Çarşı'yı gezerken nar ekşisi, zahter, kesme yoğurt - yoğurt dediğime bakmayın aslında bir peynir çeşidi - künefe almadan İstanbul'a dönmek olmazdı. Elimiz kolumuz dolu olsa da, Uzun Çarşı'daki gümüşçü Stephan'a uğramadan çıkmadık çarşıdan. Stephan gerçekten de gümüş çeşitleri ve fiyatlarındaki uygunlukla boşuna ün yapmamış. Tabi ben Stephan'ı sevgili arkadaşımız Bora Canay sayesinde tanıdım. Hatay'da çoğu şeyi aslında Bora sayesinde keşfettik ve turumuz onun eşsiz çabalarıyla bu kadar güzel ve kusursuz geçti. Uzun Çarşı'daki güzel gezimiz Sultan Sofrasında harika bir yemekle son buldu.

Antioch'dan Hatay'a ......

işte giderseniz bunları bilin ve yapmadan dönmeyin


* Türkiye'nin ilk kadınlar kulübü derneği 1967'de Hatay'da kurulmuş. halen hizmet veren derneğe beyler giremiyor. Sadece haftada bir gün o da, yanlarında eşleri olması kaydıyla girebiliyorlar. Bayansanız eğer gitmek bedava.

* Dünyanın ışıklandırılmış ilk caddesinde geceleyin yürüyüş yapın.

* Affan kahvesinde oturup Haytalı yiyin.

* Kalp hastalıklarına çok iyi gelen Aliç Meyvesini sokak satıcısından alıp yiyin.

* Sveyka restoranda akşam yemeği, Sultan Sofrasında öğle yemeği yiyin.
* Tarihi sabun fabrikalarını gezin.

* Stephan'a uğrayın ve müşteri memnun etmenin ne olduğunu görün.

* Vakıflı Köyü'nde Ermeni Hanımların yaptığı portakal çiçeği likörünü tadın.

* Şehirde arabayla gezmeyin, yürüyerek keşfedin.
* Harbiye'de Abdullah Usta'nın mozaiklerini görün.
* Harbiye'deki Yılmaz İpek'den defne sabunu alın.
* Uzun Çarşı'daki küçük esnafla sohbet edin.

* Rehber olarak Burçak Altunay ile gezin.