Thursday, November 12, 2009
Sunday, November 08, 2009
Çikolata çikolataaa
Sevmeyen var mıdır bilmem ama hepimiz en azından çocukken yemeye bayılır, bayramları beklerdik çikolata için. Çikolata ile ilgili filmler yapıldı, binlerce reklam filmleri çekildi ve artık kursları verilmeye başlandı. O kadar çok tüketiliyor ve seviliyor ki , rengi, markası, şekli hiç önem
li değil. Bundan beş yıl kadar önce ilk kez gittiğim çikolata kursunda o kadar eğlenmiştim ve hoş vakit geçirmiştim ki, bize bir süpriz kur
s hediye edildiğinde heyecanım daha da artmıştı. Evet bu kurs, çok sevdiğim dostlarımla bana hediye edilmişti. İşin daha da güzel yanı bunu bir evlat taaa Amerika'dan Türkiye'deki annesine doğum günü olarak düşünüyor ve sadece annesine değil annesinin sevdiği arkadaşlarına da hediye ediyor. Evet biz grup olarak gittik sevgili Rengin'in bu güzel süprizine ve hepimiz Rengin'in ne kadar hayırlı ve düşünceli bir evlat olduğunu konuştuk gün boyunca. Hani yetiştir, büyüt, okut gitsin dünyanın bir ucuna, ama evlat yine evlat işte; biricik annesini oralardan düşünüyor.
Fındıklı, likörlü, hindistan cevizli, acıbademli çikolatalarımızı yaparken bir yandan da fırında pişmiş dışı şekerli fındıklarımızı yemeyi ihmal etmiyorduk. Önümüzde eriyen kuvertürleri kaşla göz arası yalamak ise ayrı bir zevkti doğrusu. Şefimiz Mustafa Kara'nın bize verdiği bilgiler doğrultusunda hepimiz çok güzel çikolatalar hazırlamış hatta bunları paket yapıp eve bile getirmek üzere yola çıkmıştık. yağmurlu bir İstanbul gününde böylesine tatlı bir gün ne iyi geldi hepimize, tekrar tekrar teşekkürler sevgili Rengin.
Thursday, November 05, 2009
Antakya'ya veda vakti
Kilise turundan sonra kahve zamanı gelmişti ve şehrin en eski kahvelerinden Affan Kahvesiydi mola yerimiz. Affan mahallesinde olduğundan adı Affan kahvesi olarak da biliniyor asıl adı İnci Kıraathanesi. Dünyanın ışıklandırılmış ilk caddesinde tam bir kasaba kahvesi burası. Hani filmlerde görürüz ya erkekler salaş, eski, köhne kahvede oturur taş, tavla oynar. İşte biz bu
kısımda oturamasak da o kahvede bulunmak bile çok müthişti. Hemen arka kısımda asma altında, ''AİLE SALONU'' tarzında açık havada oturduk ve herkes çay bardağında gelen Antakya kahvesini içerken ben meşhur tatlı HAYTALI'dan yedim. Aslında Adana kültürünün bir parçası olan ve onların dilinde ''BİCİ BİCİ'' yerel adıyla HAYTALI Hatay'ın bir tatlısı ve bu kahvede çok güzel yapılıyor. Gül şurubu, muhallebi ve dondurmanın bütünleşmesi olan tatlı aslında tam yaz mevsimine göre. Mısır veya Suriye'den özel getirilen vanilya ile yapılan muhallebinin üstüne dondurma ve gül şurubu ilave ediliyor, özel el yapımı tarihi kaşıklarla servis ediliyor. Haytalı belki künefe kadar ünlü değil ama en az onun kadar güzel bir tat.
Tarihi Uzun Çarşı'yı gezerken nar ekşisi, zahter, kesme yoğurt - yoğurt dediğime bakmayın aslında bir peynir çeşidi - künefe almadan İstanbul'a dönmek olmazdı. Elimiz kolumuz dolu olsa da, Uzun Çarşı'daki gümüşçü Stephan'a uğramadan çıkmadık çarşıdan. Stephan gerçekten
de gümüş çeşitleri ve fiyatlarındaki uygunlukla boşuna ün yapmamış. Tabi ben Stephan'ı sevgili arkadaşımız Bora Canay sayesinde tanıdım. Hatay'da çoğu şeyi aslında Bora sayesinde keşfettik ve turumuz onun eşsiz çabalarıyla bu kadar güzel ve kusursuz geçti. Uzun Çarşı'daki güzel gezimiz Sultan Sofrasında harika bir yemekle son buldu.
Antioch'dan Hatay'a ......
işte giderseniz bunları bilin ve yapmadan dönmeyin
* Türkiye'nin ilk kadınlar kulübü derneği 1967'de Hatay'da kurulmuş. halen hizmet veren derneğe beyler giremiyor. Sadece haftada bir gün o da, yanlarında eşleri olması kaydıyla girebiliyorlar. Bayansanız eğer gitmek bedava.
* Dünyanın ışıklandırılmış ilk caddesinde geceleyin yürüyüş yapın.
* Affan kahvesinde oturup Haytalı yiyin.
* Kalp hastalıklarına çok iyi gelen Aliç Meyvesini sokak satıcısından alıp yiyin.
* Sveyka restoranda akşam yemeği, Sultan Sofrasında öğle yemeği yiyin.
* Tarihi sabun fabrikalarını gezin.
* Stephan'a uğrayın ve müşteri memnun etmenin ne olduğunu görün.
* Şehirde arabayla gezmeyin, yürüyerek keşfedin.
* Harbiye'de Abdullah Usta'nın mozaiklerini görün.
* Harbiye'deki Yılmaz İpek'den defne sabunu alın.
* Uzun Çarşı'daki küçük esnafla sohbet edin.
* Rehber olarak Burçak Altunay ile gezin.
Wednesday, November 04, 2009
Antakya'yı yaşamaya devam
İlk durağımız öyle bir kanyondu ki, hani eşyalarınız olsa yanınızda inip, rafting yapasınız gelir. Batı ayaz denilen kanyon sanki İsviçre Alplerinin eteklerindesiniz hissi yaratıyor ya da Karadeniz'in yemyeşil ormanlarındasınız gibi. Kanyonun hemen üstünde yer aldığımız köprü Fransız Köprüsü olarak biliniyor. Hakikaten temiz havadan ve manzaranın muhteşemliğinden olsa gerek büyüye kapılmış gibi hissettim o an kendimi ve bu büyü bir sonraki durağımızda daha da etkisini hissettirdi ve ben daha da çarpıldım.
Artık Samandağ'a geliyorduk. Musa Dağı, Kel Dağı ve Saman Dağı arasında bulunan Asi nehrinin Akdenize döküldüğü deltada kurulmuş ilçe, aynı zamanda çok önemli tarihi eserlere de ev sahipliği yapıyordu. Doğal bir liman olan Samandağ çok uzun bir sahile sahip. Burada ilk gördüğümüz yer, Kapısuyu bölgesinde bulunan Dor Mabedi oldu. Tanrıların kralı Zeus adına yapıldığı söylenen mabetten bugüne kalan sadece sütunun taş kalıntıları.
Seleukeia Pieria antik kentininin aşağı şehir kısmında bulanan M.Ö 1. yy da yapılmış olan Titus Vespasianus Tüneline geldiğimizde gerçekten ''ağzı açık kalmak'' deyimini bizzat
yaşadım. Dağdan gelen suların yarattığı sellerin taşıdığı kum ve çakılların limanı doldurmasını engellemek için yapılan tünel adeta bir dünya harikası. Öyle sanıldığı gibi kapalı bir mekan da değil. Toplam 1380 metre olan tünel, doğayla iç içe bir yürüyüş parkuru gibi. Titus tünelininin hemen sonundaki tarihi hazine Kaya Mezarlığı yani Beşikli Mağara tam bir mimarlık harikası. Geniş alana yayılan mezarlık, kayalık yamaçlara oyularak yapılmış. Baktığınızda karşılıklı birbirine paralel iki mezar görüyorsunuz. Beşiğe benzediği için Beşikli Mağara denmiş. Mezarların tavanlarında görülen istiridye kabuğu şeklinin kalıntıları, b
urada donanmaya ait birilerinin yattığı gibi bir rivayete konu olmuş. Antakya'ya gelip buraları görmeden dönseydik herhalde çok şey kaybederdik, Samandağı Çevlik bölgesi hakikaten de ülkemizin tarihi açıdan zengin bölgelerindenmiş ve bugüne kadar hiç haberim olmamış.
Samandağı'nda Hıdır Bey türbesinin hemen yanıbaşında Dervişhan'da yediğimiz balık ile hakikaten bugünkü gezimizin Karadeniz turuna neredeyse eş değer olduğunu düşündüm bir an.
Buraya yazarken ya da okurken bir solukta bitiyor da gün ama gezerken öyle olmuyor. İşte hava kararmaya başlamış, bir Antakya günü de bitmeye yaklaşmıştı. Güzel insanlar, güzel yerler, güzel yemekler...İnsanoğlu güzele ne çabuk alışıyor. Ne haber, ne domuz gribi, ne başka şey...Sanki bu ülkede yaşamıyor gibi oluyor insan ve gerçeğe dönünce, gerçeği düşününce kötü oluyor, zor durumdakileri, gezmeyi bırakın yaşamaya hayatta kalmaya çabalayan insanlara üzülüyor, bir yandan kendi olanaklarına şükrederken niye ülkemde buraları herkes göremiyor, niye medenice, sağlıkla, temiz, ferah, refah bir ülkede yaşayamıyor benim insanım, üstelik bunları hak etmiş bir maziye sahip iken deyip düşünmeden, üzülmeden edemiyor ya da BEN EDEMİYORUM.
Tuesday, November 03, 2009
İşte Halep işte arşın
''İşte geldim gidiyorum şen olasın Halep şehri'' demiş Aşık Ömer ne de güzel demiş. Biz de hava durumu dışında şen başladık Halep yolculuğumuza. Bir önceki günün pırıl pırıl havası gitmiş yerine sağanak bastırmıştı. Ama yine de farklı bir ülkeye değişik bir şehre gidiyor olmaktan dolayı içim içime sığmıyordu. Amik Ovasına kurulmuş olan Reyhanlı ilçesi Halep'e olan sınırımız. Cilvegözü sınır kapısı Reyhanlı'ya çok yakın mesafede. Reyhanlı aynı zamanda Türkiye'nin en zengin ilçesiymiş, vallahi Burçak'ın yalancısıyım bu konuda. Zira zenginlik göstergesi olarak pek bir şey göremedim tabi Amik Ovasının bereketinden, verimliliğinden yararlanmanın zenginliğini saymazsanız. 
Halep'e girişimiz çok zor olmadı, sorun çıkmadan, vizesiz olarak sadece pasaportumuzu göstererek giriş yaptık ama siz sanmayın ki çıkışımız bu kadar kolay oldu. Dönüşümüzün muhteşem olacağından habersiz güle oynaya Suriye topraklarına ayak basmıştık ve ilk durağımız tarihi İpek Yolu oldu. Ben hep İpek Yolunu efsanelik bir yol zannederdim, yani öyle üstünde yürünecek bir yol olduğunu hiç bilmezdim doğrusu. Ama Halep'te gerçekten İpek Yolu'nda yürüdüm. Tarihten de hatırladığımız Çin'den başlayan İpek Yolu eski dünyayı dolaşarak Pakistan Afganistan Türkiye İstanbuldan geçerek ta Roma'ya kadar uzanırdı. Ama malesef şimdi başlangıç noktası bile belli değil, bırakın yürünecek yolu. Dünyada sadece Suriye'de Halep'e yakın bir köyde 500 metre uzunluğunda bir parçası korunmuş. Üstünde yürümek çok ayrı bir hazdı gerçekten de.
Yol boyunca gördüğümüz Suriye Bayrağı üç renkten oluşuyordu. Kırmızı renk hanedanlığı, siyah renk Arabizmi, iki yeşil yıldız Suriye halkını temsil etmekteymiş.Halep'e doğru ilerledikçe yol boyunca binaların mimarisi göze çarpıyordu. Kayşani denilen yapı cinsi yani beyaz taş neredeyse tüm şehre hakimdi ve çok hoş görünüyordu. Binalar ilk yapıldığında beyaz olan taş güneş gördükçe sarıya döndüğünden, hangi binanın yeni hangi binanın eski olduğunu rahatlıkla anlıyorsunuz. Evlerde pencerelerin hiçbiri açık değildi ve panjurlar sonuna kadar inikti, bunun nedeni Arapların mahremiyete verdikleri önemden kaynaklanıyormuş. Yol boyunca gördüğümüz evlerin çatılarının olmaması da bir başka dikkat ç
ekici noktaydı. Burada kar yağışının olmamasından dolayı çatı yapılmıyormuş ve hava çok sıcak olduğundan insanlar çatıda uyuyabiliyorlarmış bu sayede.
Halep, arapça süt anlamına geliyormuş. Hz. İbrahimin bugün kalenin olduğu tepede süt sağıp ihtiyacı olanlara hayır olarak dağıtmasından geliyormuş şehrin adı. Dünyanın en eski şehirlerinden olan Halep'de ilk durağımız tabi ki ünlü Halep Kalesi. Şehirden 50 metre
yükseklikte doğal bir tepenin üstüne kurulmuş Halep Kalesi 12yy. sonu 13.yy. başlarında Malik El Zahir tarfından yapılmış. Aynı zamanda dünyanın en ieski ve en iyi korunan kalesi olduğundan Guinness Rekorlar Kitabına girmiş. Giriş kapısı hendeğin üstüne açılıyor ve benim en çok ilgimi çeken ve içinde bir felsefe barındıran ikinci kapısı. Bir sürü aynı yöne bakan nal ve bir tane de farklı yöne bakan nal. Aynı yöne bakanlar kulları, farklı yöne bakan Allahı temsil ediyor.
Kalede yaklaşık iki saatimizi geçirdikten sonra şehrin dar sokaklarından, baharat kokulu yollarından geçip harika bir avlusu olan ve eski bir Halep evi olan Beit Wakil'de öğlen yemeği yedik ki, Antakya mutfağına benzemekle beraber ''Ben Suriye Mutfağıyım'' dedirten yemeklerdi doğrusu.
Dönüşümüz muhteşemdi demiştim ya, pasaport kontrolümüzde sorun çıkmasa da otobüs şoförümüzün bazı davranışlarından dolayı, Kerem'in Aslının ateşine Halep'te yanıp kül olması gibi bizde Bab El Hawa sınır kapısında az daha kül oluyorduk. Herşeye rağmen Halep görülmeye değerdi.
İşte Halep hakkında bugüne kadar bilmediklerim;
* Türkiye'deki ilk kadın-doğum kliniğinin kurucusu Pakize Tarzi Halep'de doğmuş.
* Ünlü şarkıcı Erol Büyükburç eğitiminin bir kısmını Halep'de tamamlamış.
* Halep kalesi hiçbir zaman fethedilmemiş, anahtar bizzat Osmanlılara verilmiştir.
* Ferhat ile Şirin burada birbirine aşık olmuş.
* Mevlana, Halep'deki medreselerde tahsil görmüş.
Monday, November 02, 2009
Antakya'ya doğru
Caminin hemen karşısında, Seyhan Nehrinin üzerinde bulunan ve Adana'nın batısı ile doğusunu birleştiren Taşköprü de hakikaten görülmesi gereken yapıtlardan. Aslında 21 gözlü imiş ama şu an 14 gözlü olarak hizmet vermekteymiş. Adana'nın yolları taştan, diyerek rehberimiz Burçak Altunay eşliğinde Hatay turumuza doğru yola çıktık. Her ne kadar çok uykusuz olsak da gerek havanın sıcak ve güneşli olmasından gerekse Burçak'ın ara ara söylediği şarkı türkülerle keyifli bir yolculuk yapıyorduk. Antakya yolu üzerinde Amanos Dağlarını tırmanırken Belen Geçidini geçmeden olur mu? 740 rakımlı Belen, ormanlık ve maki bitki örtüsüyle hakikaten hoş bir manzara eşliğinde seyahat etmemizi sağlıyordu.
İskenderun'a girerken bizi yolda Türk-Rus işbirliğiyle kurulmuş olan, Türkiye'nin en büyük demir çelik fabrikası olan İsdemir karşılıyordu. Ve yol üstündek
i ilk durağımız Dörtyol'a bağlı Payas ilçesindeki Sokullu Mehmet Paşa külliyesi oldu. 1574 yılında Mimar Sinan tarafından yapılan külliye, kervanların konaklamaları ve güvenlik için çok önemli bir yapıymış zamanında. Külliye içindeki arasta yani çarşı gerçekten de sanki içinde hala dükkan ve sahipleri varmış hissi yarattı bende. Külliyenin güney ucundaki dar ve düz koridordan iç bahçeye geçiliyor ki, bugüne kadar çok iyi korunmuş. Külliye içindeki cami, hamam, imarethane ve medrese kervan
ların her ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı olduğunu gösteriyor. Benim en çok ilgimi çeken ise Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinin de burayla ilgili bölümlerini altında yazdığı ağaç oldu. Külliye içindeki Sarı Selim Camisinin duvarlarında seyahatnameden notlar da okuyabiliyorsunuz, ağaç gerçekten de insana ilham veriyordu doğrusu. Eh ben de kırmızı kaplı defterime ağaç altında notlar aldım, ne de olsa ben de bir Modern Evliya Çelebi sayılırım.
İskenderun'a elveda deyip ilin en geniş ve verimli ovası Amik'i geçerek öğlen saatini biraz geçe Antakya'ya varmıştık. Antioch yani Antakya tarih açısından o kadar zengin ki yazmakla bitmez. Anadolu'nun ilk camisi, dünyanın ilk kilisesi, dünyanın aydınlatılmış ilk caddesi ve
Antakya'da ilk durağımız Anadolu'nun ilk camisi olduğu düşünülen ve 638 yılında inşasına başlanan Habibi Neccar camisiydi. Caminin günümüze kadar kalan en orijinal kısmı minaresi. Mihrap kısmı sonradan eklenmiş. Arapçada habib sevgili, neccar marangoz anlamına geliyor. Rivayete göre Habib-i Neccar , Ms. 40 lı yıllarda Antakyada yaşamıştır. Roma döneminde Antakya halkı putperest olduğu için, Cenab-ı Hak Hz. İsa 'ya Antakya halkı için iki resul göndermesini emreder. Hz. İsa Antakya halkı için 2 resul, daha sonrada bir resul daha gönderir. Resulların halkı İrşada devam etmesine ilk inanan Habib-i neccar olur. Antakyalılar bu
Habibi Neccar müslüman değil ve olmadığı halde adı bir camiye verilmiş. O sadece tek tanrılı dine inan bir din şeyhi. O dönemdeki hoşgörü ve açık fikirliliğe bakıp da bugünkü halimize yanmamak elde değil. Camide İsanın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya (Paulos) ve onlara ilk inanan ve şehit edilen kişi olan Habibi Neccarın türbesi bulunuyor.
Öğle yemeğini yediğimiz Anadolu restoran daha sonra detaylı olarak anlatacağım Antakya mutfağında önemli bir adres.
Yemek sonrası ikinci durağımız Türkiye'nin en büyük, dünyanın ikinci büyük Mozaik Müzesi oldu.Müzede Harbiye, Antakya, Atçana, Samandağ ile İskenderun'da ortaya çıkarılan Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı, Hitit, Asur, Roma
ve Bizans dönemlerine ait eserler bulunmakta. Hepsi gerçekten de görülmeye değerdi ama benim en çok ilgimi çeken KEM GÖZ MOZAİĞİ oldu. İçinde güzel bir felsefe barındıran mozaiğin üzerinde yazılı olan KAİCY, yunanca 'size de' anlamına geliyor. Yani hani bugün çok kullanılan bir laf var ya ''hakkımda ne düşünüyorsan allah bin katını sana versin''işte o anlama geliyor. İyi gözle bakana iyilikler, kötü gözle bakana kötülük diler. Kötü niyetli olanların gözünün hançer, mızrak ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanması anlamına geliyor figür. Nasıl iyi bir dilek değil mi?
Bir diğer kilise Ortadoks Kilisesi. Burası aynı zamanda bir patrikhane. Türkiyedeki iki patrikhaneden biri. Biri İstanbuldaki Rum - Ortadoks Patrikhanesi, diğeri Antakyadaki Arap - Ortadoks Patrikhanesi. 1872 yılındaki Antakya depreminde büyük hasar gören kilise Ruslarında desteğiyle onarılmış ve eklemelerle günümüze kadar korunabilmiş. Hakikaten oldukça görkemli kilise de mum yakıp dilek dilemeden geçmek olmazdı tabi ki.
Antakyanın biraz dışında şelaleri ile ünlü bir mesire yeri olan Harbiye biraz beklentilerimin altında çıktı doğrusu. Belki yaz olsa ve gündüz gitseydik şelale suları bizi serinletirdi ama kışın karanlıkta aynı tadı alamadım doğrusu. İpekçiliği ve defne sabunlarıyla ünlü Harbiye'de aklımda kalan en güzel şey, Mozaik ustası Abdullah Usta oldu. Yolunuz Harbiye'ye düşerse Abdullah Usta'ya uğrayıp gerçek sanatı sanatçıyı görün.
Gece olmuştu ve seyahatnamenin bir sayfası daha kapanmıştı, yarın İŞTE ARŞIN İŞTE HALEP...
Sunday, November 01, 2009
REYHANLI'DA 29 EKİM
Bu yıl gecikmeli olarak herkesin Cumhuriyet Bayramını kutluyorum. Antakya- Halep turuna katıldığımdan, her yıl şehrimde harika kutlamalara tanıklık eden, cumhuriyet yürüyüşlerine katılan ben bu yıl çok ama çok farklı hissettim ve kendi çapımda kutladım bayramı. Öyle bir yerdeydim ki bu yıl, ülkemin değerini, bayrağımın şanlı dalgalanışını, Ata’mın o parlayan gözlerini çok daha derinden hissettim ve ben bu ülkeye, vatanıma, toprağıma, insanıma aşık olduğumu o gün çok daha iyi anladım.
Çıktığımız Antakya turunda ikinci gün rotamız Halep idi. Yani Suriye’nin ikinci büyük şehri, dünyanın en eski ve en iyi korunmuş kalesine sahiplik eden Halep. Sabah çok erken çıktık ve Reyhanlı sınırına ulaştık. Bizim sınırımız Reyhanlı yani Suriye'ye Halep'e komşı kapımız ve onlar da Bab Alhawa. Tur rehberimiz gerekli pasaport işlemlerini yaparken biz de henüz Türkiye topraklarında sabah çayımızı içip, 5 metre sonra nasıl farklı bir ülkeye geçeceğimizi konuşurken, önce bir saygı duruşu sireni duydum. Hani önemli gün ve bayramlarda Ata’mız ve tüm şehitlerimiz için dururuz ya. O gün 29 ekimdi ve tüm yurtta bayram kutlanıyordu. İşte o an başladı kalbim titremeye ve arkasından İstiklal Marşımız. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamış, tüm şehitlerimizi düşünürken, ülkemin güney doğu sınırınd
a ayakta durmuş marşımızı söylerken içim vatan sevgisiyle coşmuştu aynı zamanda. Hayatımda unutamayacağım anlardan biri daha hafızama kazınmaya başlamıştı. Kanımızla boyanmış bayrağımızın altında ‘’ Güle güle Türkiye’’ yazısı karşımda , hemen yanında gideceğimiz ülkenin devlet başkanının gelenleri karşılayan fotoğrafı, iyi ki Türkiye’de doğmuşum
‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ dedirtti doğrusu bana. Gidiyorduk ama akşamına dönecektik ve ben yine vatanıma geri gelecektim, bunu bilmek bile ne kadar önemliydi. Ne mutluydu ki bana bu ülkede doğmuştum, bu ülkede yaşıyordum, şerefli haysiyetli, dünyanın önünde eğildiği Ulu Önder Atatürk’ün çocuğuydum, torunuydum ve ben tüm olumsuzluklarına rağmen, son yaşananlara rağmen ülkemi seviyordum ve sonuna kadar da ülkemi savunacaktım.
Çok farklı bir 29 Ekimdi, bana çok güzel anılar bıraktı ve bana uzun zamandır düşünmediğim vatan sevgisini düşündürdü. Reyhanlı’dan baktım o gün ülkeme ve Reyhanlı’da dedim yine ‘’çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan’’
Çıktığımız Antakya turunda ikinci gün rotamız Halep idi. Yani Suriye’nin ikinci büyük şehri, dünyanın en eski ve en iyi korunmuş kalesine sahiplik eden Halep. Sabah çok erken çıktık ve Reyhanlı sınırına ulaştık. Bizim sınırımız Reyhanlı yani Suriye'ye Halep'e komşı kapımız ve onlar da Bab Alhawa. Tur rehberimiz gerekli pasaport işlemlerini yaparken biz de henüz Türkiye topraklarında sabah çayımızı içip, 5 metre sonra nasıl farklı bir ülkeye geçeceğimizi konuşurken, önce bir saygı duruşu sireni duydum. Hani önemli gün ve bayramlarda Ata’mız ve tüm şehitlerimiz için dururuz ya. O gün 29 ekimdi ve tüm yurtta bayram kutlanıyordu. İşte o an başladı kalbim titremeye ve arkasından İstiklal Marşımız. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamış, tüm şehitlerimizi düşünürken, ülkemin güney doğu sınırınd
Çok farklı bir 29 Ekimdi, bana çok güzel anılar bıraktı ve bana uzun zamandır düşünmediğim vatan sevgisini düşündürdü. Reyhanlı’dan baktım o gün ülkeme ve Reyhanlı’da dedim yine ‘’çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan’’
Free Hit Counter

