Wednesday, June 02, 2010

Viyana günleri,2

Güzel bir uyku ve harika bir kahvaltının ardından otelimizden çıktık ve Viyana'nın daracık sokaklarını keşfe çıktık. Şansımıza hava güneşli, sıcak ama bunaltmayan bir kıvamdaydı ve tam gezmek içindi. Otelimiz çok merkezi bir yerde olduğu için çoğu yere yürüyerek ulaşıyorduk. İlk durağımız Michaeler Meydanının hemen arkasında başlayan Hofburg İmparatorluk Sarayı oldu. Yeşil bir kubbe ve herkül heykellerinin süslediği çatı gerçekten de muazzam. Sarayda imparatoriçe Sisi'nin gümüş koleksiyonunun sergilendiği bir müze, eski imparatorluk daireleri, bir kilise, Avusturya Ulusal Kütüphanesi, Kış Binicilik Okulu ve Avusturya Başkanlık makamları yer alıyor. Sarayın yan bahçesindeki Mozart Anıtı 1896'da Viktor Tilgner tarafından yapılmış ve önünde çiçeklerle betimlenmiş bir sol anahtarı mevcut. Viyana'da bahçe ve park düzenlemeleri gerçekten de muhteşem, hepsi özenle tasarlanmış.

Hofburg Sarayının karşısında bir meydan var ki daha önce hiçbir şehirde bu kadar müze binasını bir arada görmemiştim. Müzeler meydanı denilen bu alanda karşılıklı ve çok benzer mimariye sahip iki müze var, birincisi Kunsthistoriches Muzeum yani Sanat Tarihi Müzesi diğeri Naturhistoriches Museum yani Doğa Tarihi Müzesi ve bunların ortasında Maria Terasa Anıtı. Daha görecek çok yer olduğundan bu sefer sadece Doğa Tarihi müzesini gezdik ve içindeki antropoloji, arkeoloji,mineroloji, zooloji ve jeoloji sergilerine hayran kaldık. "Willendorf Venüs" adı verilen bereket fiürünün yaklaşık 24.000 yaşında olduğunu duyunca ağzımız açık kaldı. Müze iki kata yayılmış. Zemin katta değerli taşlar ve mineraller var ki yaklaşık 20 milyon çeşit obje olduğu yazıyordu. Darwin'in evrimini anlatan ve tarih öncesi parçalardan oluşan kolleksiyonlar gerçekten de görülmeye değer. Birinci katta zooloji kolleksiyonları görülebiliyor.

Müzeden çıkıp sola doğru yürüyünce az ileride devasa Parlamento binasını görüyoruz. Parlamentonun girişi sokak seviyesinden yüksek ve buraya geniş bir rampadan ulaşıyorsunuz. Rampanın başında çok muhteşem heykeller var. Merkezdeki sütunlu girişin önünde tanrıça Pallas Athena figürünün hakim olduğu Athene Brunnen Çeşmesi bulunuyor. Parlamentoyu geçince Rathaus yani Belediye Sarayı bizi karşılıyordu. Bizim gittiğimiz tarihler Viyana Sanat Festivali zamanı olduğundan burası da dahil, bütün büyük binaların bahçesinde konser alanları oluşturulmuştu. Gün boyunca etkinlikler düzenleniyordu. Parlamentonun tam karşısında Burgtheather var yani tiyatro binası. Almanca konuşulan ülkelerin en prestijli sahnesi diye gösterilen Burgtheather 1888 yılında inşa edilmiş. Buradan biraz yürüyünce IV.Rudolf'un kurduğu üniversite binasının önüne gelmiştik ki burası aynı zamanda merkezi bir istasyon ve bizim akşam yemek için gitmeyi düşündüğümüz Grinzing'e giden 38 nolu tramvay buradan kalkıyordu. Programımızı değiştirip hemen biletlerimizi aldık ve iki katlı bağ evlerinden oluşan Grinzing'e doğru yola çıktık. Viyana'dan 20 dakikalık uzaklıkta bulunan Grinzing'de "Heurigen" adı verilen meyhaneler var ve özellikle akşamları çok hareketli oluyormuş. Buralarda kendi imalatları olan şaraplar çok güzel oluyormuş. Bize burada yemek yemek kısmet olmadı ama Grinzing sokaklarını gezmek çok keyifliydi. Viyananın hareketliliğinin tersine burası çok sakin, sessiz bir köy gibi. Özellikle evlerin çatı katlarının mimarisi çok değişik. Grinzing'den 38A nolu tramvayla Viyana korularının en yüksek tepesi olan 484 metre Kahlenberg'e çıktık. Zirvede bir televizyon anteninin dışında bir kilise, gözlem terası ve bir de restoran var. Bağları, kent manzarasını ve Tuna'nın köprülerini görebileceğinizi bu tepe özellikle bahar ayında çok güzel bir manzaraya sahip. Bu tepenin bizim tarihimiz açısından özelliği, 2. Viyana kuşatması sırasında Osmanlı Ordusunun Viyana'da gelebildiği sınır olması.









Tepeden yine 38A nolu tramvayla aşağı inip, Grinzing'in güzel kafelerinden birinde eiscafe ve apfeltorte dedikleri elmalı turtanın tadına baktık. Hakikaten Viyana tam bir pasta cenneti ve sizi resmen cezbediyor vitrinler. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazabilirim çok yakında.




Viyana'nın benim için en kötü yanı mağazaların ve alışveriş merkezlerinin pazar günü kapalı olmasıydı. Cumartesi günü de akşam 18:00 de hepsi kapanıyor ve bizim alışveriş için çok az zamanımız kalmıştı. Bunu en iyi şekilde değerlendirmek ve birçok markanın bulunduğu aynı zamanda da kahvelerin sık bulunduğu Viyananın en işlek caddelerinden biri olan Mariahilfer'de yürümeye başladık. Tabi ben alışveriş yaparken Erkan her zamanki gibi bir kafede oturdu. Klasik bir bay-bayan sahnesi. Aslında bizim ülkemizde herşeyin en güzel var ama malesef benim Avrupa gezilerimde uğramadan geçemediğim ve çoğu ürünleri Türkiye'den giden H&M mağazaları var ki, kızım için harika ayakkabı, kıyafet,bijuteriyi buradan çok ucuza alabiliyorum. Türkiyeden ihraç edilmesine rağmen Türkiye'de malesef bu mağazadan yok olsa da eminim aynı fiyat olmaz. Otelimizin bulunduğu caddede 2 tane olmasına rağmen Mariahilferdeki çok daha büyük ve ferah.



Akşam olmuştu ve artık ayaklarımın altı su toplamıştı ama durmak yoktu. Kısacık zamanımızı iyi değerlendirmeliydik. Akşam yemeği sonrası havanın da güzel olmasını fırsat bilip Viyana'nın en ünlü simgelerinden olan tarihi dönmedolap için lunaparka gittik. Prater adı verilen dönme dolap 1896 yılında İngiliz mühendis Walter Basset tarafından yapılmış, 1945'de büyük kısmı yandığından orijinal kabinlerin ancak yarısı bugüne kalabilmiş. Biz yeni, üstü açık olana bindik ve Duru'nun bizi burada görse, onu bırakıp gittiğimiz için bize ne kadar kızacağını konuşarak ışıklar içindeki Viyana'yı tepeden seyrettik. Bu devasa lunaparkta çarpışan arabalardan korku tünellerine, çok yükseklere çıkan değişik makinalardan atlıkarıncalara kadar herşey mevcut.

Yoğun, hızlı ama bir o kadar da keyifli geçiyor Viyana günleri ve geceleri...

Tuesday, June 01, 2010

Viyana günleri-1

İşte Avrupa'da müziğin başkenti Viyana'dayız. Daha uçak havaalanına inerken öyle bir yeşilin içine doğru süzüldü ki harika güneşli bir üç günün bizi beklediğini anladık. Pırıl pırıl Viyana'ya oranın yerel saati ile sabah 9:30 da vardık. Daha önceden araştırdığım üzere CAT yani City Airport Train adı verilen trenle şehir merkezine ulaştık. Kalacağımız otele de metro ile çok çabuk ulaşınca hakikaten de dedikleri gibi Viyana'da ulaşımın çok rahat olduğunu gördük. Otele sadece valizlerimizi bırakabilecektik çünkü odalara giriş için henüz çok erken bir saatti.

Otelimiz bizim İstiklal Caddesi gibi şehrin en merkezi bölgesi ve caddesi olan Kartner Strasse'de Austria Trend Europe Hotel. Ünlü St.Stephans Katedrali le Opera binası arasında kalıyor ve her ikisine de yürüyerek 2 dakikada ulaşıyorsunuz. En önemlisi de NordSee adlı deniz mahsülleri fast food restoran zincirinin bir tanesi otelimizin tam karşısında. Üç gün boyunca her öğlen burada yemek yedik dersem!!!Karides hastası olan ben nereyse geceleri otele bile taşıyacaktım.

Viyana'da neredeyse her binanın tepesinde bir heykel var ve yürürken nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. İlk durağımız, kentin en büyük meydanında bulunan ve şehrin simgesi olan St.Stephans Kathedrali oldu. 1360-1440 arasında inşa edilen yapı, gotik mimarinin harika bir örneği. Katedralin güney kulesine çıkmak için daracık bir koridor boyunca tırmandığımız 343 basamak neredeyse kalp krizi geçirmeme sebep olduysa da gördüğümüz manzaranın buna kesinlikle değdiğini söyleyebilirim. Şehir tamamen ayaklarımızın altındaydı, kulenin çinili çatısı da muhteşem bir renk ve geometri harikasıydı. Kuzey kule ise reform hareketlerinin kurbanı olmuş ve hala tamamlanamamış. Katedralin çevresinde satılan akşamki Mozart&Strauss konseri için biletlerimizi aldıktan sonra Opera yönüne yürüyüp 1860'da yapılmış bu harika binanın hemen karşısında bulunan Hotel Sacher'in cafesinde bu sefer Viyana'nın ünlü pastası Sachertorte'yi denedik. Pürüzsüz çikolata kaplamasının altında bir tabaka kayısı reçeli bulunduran tart, Viyana'nın geleneksellerinden. Tatlımızı yiyip, kahvemizi içtikten sonra iyice dinlenmiştik, ne de olsa sabah 04:30 da yollara düşmüştük.




Bir sonraki durağımız yüzyıllar boyunca Viyana'yı sahiplenmiş Habsburg Hanedanının imparatorluk saraylarından biri olan Schönbrunn (güzel çeşme) oldu. Saray, Viyanalılara göre şehrin dışındaydı ve uzak diyorlardı tabi İstanbul'da yaşayan bize göre şehre 10 km. uzaklıkta bulunan ve metro ile 15 dakikada gidilen bu yer artık şehir içiydi. İmparatorluk ailesinin yazlık konutu olan sarayın ilk kısmı girişte muhteşem görünüyor ama asıl ilk binaya sırtınızı verip harika bahçe düzenlemesi ve yemyeşil bir patika boyunca yukarı doğru yürüdüğünüzde sizi Gloriette denilen bir taç misali zafer takı ve arkasında bir gölet karşılıyor. Bu kadar güzel bir mimari, bu kadar zevkli bir bahçe düzenlemesi bugüne kadar görmedim doğrusu. Tabi Neptün Çeşmesi adı verilen çeşmenin önünde bir Schönnbrunn hatırası fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. Saray o kadar geniş bir alana yayılmış ki tüm bahçeyi gezmek için 1 tam gününüzü ayırmanı gerek. Biz havanın sıcaklığı ve zaman darlığından dolayı fazla yürümek istemedik ve faytonla yemyeşil alanları, gül bahçelerini gezerek Schönbrunn'a veda ettik. Tabi yine saray içinde bulunan ve dünyanın en eski hayvanat bahçesinini de (Tiergarten) vakit darlığından gezemedik. Schönbrunn dönüşü yüne Viyana'lıların şehir dışında dediği Hundertwasser evlerine gittik. Friedensreich Hundertwasser adlı bir mimar tarafından 1985 yılında doğada hiçbir şeyin düz çizgileri olmadığından hareketle tasarladığı bina gerçekten de çok ilginç. Barselonadaki Casa Mila'yı andıran bu geometrik ve yamuk evlerde yaşayanlar var. Nasıl bir düzen kurmuşlar, eşyaları nasıl yerleştirmişler bilemem ama dışarıdan çok sevimli ve eğlenceli gözüküyor evler. Olabildiğince bitkilerden oluşan binalarda dış duvarlar asimetrik çizgiler ve seramiklerle kaplı, pencerelerin ise hepsi birbirinden farklı ve yamuk. Evlerin tam karşısında bir de Hundertwasser Village adıyla hediyelik eşya satan, kafe bulunan ve yine asimetrik şekilli bir tuvalet bulunan bir alan var.

Hundertwasser dönüşü, artık otele tam giriş yapmıştık ve bir duş alıp günün yorgunluğunu atmaya çalıştık. Akşam gideceğimiz konser için daha vakit olmasına rağmen ciddi kıyafetlerimizi giymiştik. Konserler Viyana için bir ritüel. Çok özel giyinilen konser ve gösteriler olduğu gibi bizimki o tarihlerde devam eden Viyana Festivalinin konserlerinden biri olduğundan daha rahat ama yine de daha ciddi giyindik.

Yıllar boyunca Viyana deyince ilk aklıma gelen şinitzel olmuştur, işte şimdi şinitzelin vatanındaydım. Gelmeden önce arkadaş, internet, yazılı basın gibi araştırmalarım sonucu şinitzelin en iyi adresi olan Figlmüller'i aramaya koyulduk eşimle. Otelimizin hemen ilerisinde bulunan St.Stephans meydanının arkasında bulunan faytonların olduğu meydanda bir pasaj. Pasajı geçip diğer pasaja girince sağda küçük, tıklım tıklımve kapısında kuyruklar olan dükkan. Bize bu şubeleri değil de bir sonraki sokakta bulunan diğer şubelerini tavsiye etmişlerdi allahtan. Daha ferah, daha geniş ve daha az kalabalık. Menü klasik: Figlmüller şinitzel ve patates salatası. Yanlız iki kişiydik ve 1 şinitzel istedik, çünkü devasaydı şinitzeller, tabi patates salatası 2 tane. Yedikçe yiyesiniz geliyor o kadar güzel bir salata ki. Restornatta kola yok, sadece şarap ve meyveli soda mevcut, bunun nedenini sorduğunuzda yanıt : GELENEK. Bizim Bursa'daki iskenderciye benziyor burası, menü belli, yer ufak, sıra çok, yani "ye ve kalk", ama bunu asla hissettirmiyorlar, güzel olan bu.

Yemek sonrası pasajın çok yakınında bulunan Mozart'ın 1784'den 1787'ye kadar yaşadığı barok binayı gezerken içim bir tuhaf oldu. Yıllarca hayranı olduğum bu müzik adamı bu evde yaşamış ve yine çok sevdiğim eseri "Figaro'nun Düğünü"nü burada bestelemişti. Bu ne büyük bir hazdı. Bu hazzın devamını yaşayacağımız konser salonunun bulunduğu Kursalon, şehir parkının hemen yanındaydı. Johann Strauss, Mozart, Haydn eserlerini canlı canlı dinlemek, güzel insanlardan aryalar duymak ve harika bale gösterisi hem de hepsi Viyana'nın tatlı serin bir gecesinde...

Daha Viyana'ya geleli birkaç saat olmuştu ama şimdiden gördüğümüz St.Stephansdom, Opera Binası, Schönbrunn, Hundertwasser, Mozart'ın evi, Mozart Konseri bize bu şehrin ne kadar sanata, mimariye, tarihe ev sahipliği yaptığını gösteriyordu.

Sabah 04:30 dan gece 23:30 a kadar geçen süre, 19 saat. 19 yıl daha kattı yaşamımıza.

Thursday, May 27, 2010

Ben güzel gözlü kadınları severim....

Ben güzel gözlü kadinlari severim
Bir de küçük ayaklıları, uzun boyluları
Hem nasıl severim, öyle severim iste
Terler avuçları, kesilir solukları
Ben mahzun kadınları severim
Yavru ceylanca kadınları, ürkekçe
Hem nasıl severim, öyle severim iste
Bilemezsiniz ne güzeldirler, öpüstükçe
Ben akıllı kadınları severim
Düsünen, az konusan, çok bilen
Her yerde, her zaman nazı çekilen
Hem nasıl severim, öyle severim iste
İçimde büyük, sonsuz atesler yanmalı
Ölümüm bile o kadının yüzünden olmalı


Ümit Yaşar OĞUZCAN'ın bu güzel şiiri beni hep derinlere götürür. Buna ne denir, tutku, aşk, sevgi, zaaf....bilemiyorum ama geçenlerde tekrar dinlediğim bu şiiri paylaşmak istedim, hele bir de okuyanın sesinden dinleyebilseydiniz.....

Wednesday, May 26, 2010

PORTAKALLI KEKİM VE ÇAYIMLA MUTLUYUM



Sessizlik, evde tek başına olmak ve çayını alıp öylece oturmak...Çalıştığım zamanlarda en çok özlemini duyduğum şey bu. Evimde kekimi yapıp sıcakken daha çay ile yemek ve o sessizliği yaşamak. İçimden nasıl oturmak geliyorsa, ne yapmak istiyorsam, ne izlemek istiyorsam özgürce yapmak. Bazen insan istiyor tek kalıp kafasını dinlemeyi. Belki de akşam herkesin eve geleceğini bildiğim için seviyorum bu sessizliği, sakinliği. Yoksa hep böyle olursa hoşuma gider mi? Sanmam.

Kaynayan çay bozuyor sadece sessizliği ve havadaki kokuyu pişen portakallı kek değiştiriyor. İşte bu benim için mutluluk, ötesi var mı?

Monday, May 24, 2010

İÇİNDEKİ ÇOCUĞU ÖLDÜRMEYENLER

Bayılıyorum yaşı kaç olursa olsun çocuk neşesi ile gülen, şen kahkahalarıyla inleten, her olayda bir pozitiflik arayan ya da hiç üşenmeden sürekli bir aktivite peşinde koşan insanlara. Ben böyle miyim, her zaman değil. Depresif bir yanım var benim hep, benimle bütünleşen. Çok neşeli iken bir anda sessizleşiveririm, çok aktifken bir anda ölü toprak gibi yatabilirim. Gerçi çocuk olunca bu yönümü biraz daha törpülemeye çalışıyorum ve onunla çocuk oluyorum ama bir de hep çocuk gibi kalabilen hep o yaşlarını koruyabilenler var. İş hayatından, okul arkadaşlarımdan, sosyal ortamlarda kazandığım dostlarımdan böyle olanlar çoğunlukta benim, belki de bu yüzden bendeki enerji. Geçenlerde Sirince seyahatimizde kızımın papatya taçlı fotoğrafını birkaç dostla paylaşınca işte içindeki çocukla yaşayan sevgili Servet Abla da bir fotoğraf yolladı bana. Servet Erkenez, Unesco Dünya Mirası arasında yer alan Safranbolu'da, sadece oranın değil bence Türkiye'nin en güzel konağı DEĞİRMENCİ KONAĞIN sahibi ve işletmecisi. En iyi restore edilen ev yarışması kapsamında 2007 Koruma Onur Ödülünü alan konakta bir gece kalınca neden bu kadar iddialı konuştuğumu anlayacaksınız. Servet Abla koca konağı harika bir şekilde çekip çevirirken kırlarda koşan, papatyadan kendine taçlar yapıp anın tadını çıkarabilen ve aramızda kronolojk yaş olarak çok çok fark bulunan ama kafa yapısı olarak benden çok daha genç olan arkadaşlarımdan biri. Onunla geçenlerde yaptığımız sanal ortam sohbetlerinde son anneler günündeki yaşadıklarını şöyle aktardı bana;




"O gün anneler günüydü ve benim 3 evladımdan yanımda hiç biri yoktu özel bir gün oldugu için çok duyguluydum, konaktaki misafirler kahvaltılarını yaptıktan sonra çıktılar ve benim telofonlarım çalmaya başladı , allahım ne güzel şey aranmak... Yavrularım eşim dostum ve yegenler aradılar. O mutluluk beni çok gerilere götürdü, rahmetli eşim sag o zaman. İki kızım ve oglum 1 aylık bebek. Ben kırklı lohusa sayılırım. Ölümden dönerek dogum yaptıgım için ancak sokaga çıkabileceğim. Eşim bizi Safranbolu'nun çok yakınında bir kıra götürmeye karar vermiş ve küçücük kızlarımla beraber hazırlamışlar hediyemi, orada vereceklermiş. Ben de bir aydır dışarıya çıkmamışım onun için çok sevindim. Ogluşum da sokakla tanışacaktı ve gittik. Öyle güzel bir papatya tarlası idi ki hemen kızlar papatyalara daldılar ve bende onlara tac ördüm. Bayıldılar ve papatyalar solana dek günlerce taktılar. Hediyemi de benim için topladıkları papatyalarla verdiler. Çok güzel bir gündü sevdigim eşim çocuklarım yanımdaydı. İşte anneler gününde o günü hatırladım hemen bahçeye kendimi attım bahçemden bu papatyaları topladım tac ördüm ve yanlızlıgımı o günün anısı ile doldurdum. Kimse olmadıgı içinde kendime taktım kızlarımın yerine çiçek de topladım vazoma koydum ne güzel bir gün dedim saglıklı oldugum için bunları yapabildigim için şükrettim allahıma binlerce defa şükürler olsun bütün sevdiklerim saglıklı olsun."

İşte yaşama sevinci ve olaylara bakış açısı. Anın tadını çıkarıp, olumsuz olabilecek günü olumluya dönüştürebilmek. Sizi seviyorum ÇOCUK EBEVEYN arkadaşlarım.

Thursday, May 20, 2010

CENGİZ HOCA ve BÜYÜK EFE

Bu hafta bizim evde ilkler yaşanıyor. İlk kez Duru'nun okula servisle gidip gelmeye başlamasının ardından bu heyecan bize yetmedi şimdi de ilk binicilik dersimize başladık. Evet evet beraber başladık. Kızımın hatırına ben de ata bindim bugün ve keyif de aldım doğrusu. Nasıl almayalım ki; Polonezköy taraflarında Cumhuriyet Köyü'nde bulunan Pegasus Binicilik Merkezi'nin değerli hocası Cengiz Güngör'ü tanıyıp da bu at işine sevdalanmamak elde değil. Kendisi 64 yaşındaymış ama galiba rakamları ters söyledi bana 46 gibi geldi. E tabi insan işini bu kadar severek yapar, bu kadar insan psikolojisinden anlayıp bir de iyi bir iletişimci olursa yıllar ona çok etki etmez herhalde. Cengiz Hoca Kara Kuvvetlerinden emekli bir albay, süvari birliklerinde geçmiş yani yılları. Şu an hem eğitmen hem hakem yani at ile aklınız gelen herşeyi hem teoriden hem pratikten size çok kolay anlatabiliyor ve siz de kendinizi güvenli ellerde hissediyorsunuz. Yoksa 650 kg eden bir canlının üstünde ilk binişte rahat rahat dolanmak mümkün olabilir mi? Ya da benim gibi 6 yaşında atın bacağının yarısı kadar olan minyon kızınızı nasıl emanet edebilirsiniz? Atların dilini, neden iğdiş edildiğini(kısırlaştırıldığını), iyi bir binici hocasının özelliklerini, bir çocuk için ideal ders süresi ve zamanlarını o kadar iyi anlatıyor ki, hele bir de baba ve dede olduğu için hiç aklınızda yokken siz de bu işe hevesleniyorsunuz.

Duru o kadar rahat bindi ki ata, tabi onore edilmek de çok hoşuna gitti ve bir sonraki ders için anlaştı bile. Hele sonrasında bindiği Büyük Efe'yi taramak ve yıkamak çok hoşuna gitti. Bundan sonra havuçlarımızla Pegasus yollarındayız. Ders sonrası atları beslemek ayrı bir zevk.



Çayı da çok güzel bu arada. Pegasus Binicilik, Polonezköy'e giderken Cumhuriyet Köyü'nde tabi Cengiz Hoca'da.

Tuesday, May 18, 2010

KIZIM SERVİSLİ OLDU

Bugün kızım okula servisle gitmeye başladı. Daha önce yüzme , gösteri , tiyatro gibi nedenlerle servise biniyordu okulundan ama bu sabah artık evden çıkıp sanki işe gidiyormuş gibi bindi ve akşam da aynı şekilde gelecek. Onun büyüdüğü ve artık bir birey olup hayata karıştığını ilk defa bugün çok daha fazla hissettim. Ne zaman büyüdü, ne zaman okula başladı, ne zaman konuştu, ne zaman yürüdü....Servis beklerken onunla bunlar aklımdan bir bir geçti. Sabah yürüyüşünden gelen komşumuzun "ya daha Duru'nun ilk doğum gününü bahçede kutladığımız dün gibi, nasıl oluyor da bu sene 1. sınıf olacak" demesi içime öyle bir işledi ki...o an hayırrrrrrrr çocuğumu servise vermiyorum, okula da göndermiyorum o hep benimle kalacak evde, biz hep yan yana olacağız demek geldi içimden. Onun hazır olması ve alışması için başlatmıştım servise peki ya ben? Ben hazır mıyım onun okula başlamasına, kocaman bir okulda öğrenci olmasına, servisle gidip gelmesine...İşte mesele bu. Onu hazırlamak için değil galiba kendimi hazırlamak için yapıyorum tüm bunları. O herşeye adapte oluyor, biraz kaygıları olsa da benimle konuşunca geçiyor hepsi ama ben...
Büyüse diyorduk küçükken hep, bir an önce yürüse, konuşsa, okula gitse...Şimdi de ah küçükken ne güzeldi hep dizinin dibinde, yarım yamalak konuşmaları hep öyle kalsa....
Büyümesi gereken biz miyiz acaba?

Monday, May 17, 2010

SEFERİHİSAR VE URLA

Turumuzun son durağı kuzenim Bahar'ın haftanın neredeyse yarısını geçirdiği Seferihisar'a bağlı Gödence Köyü oldu. Burası hasret kaldığımız gerçek köylerden.. tezek kokusu, köy meydanı, arnavut kaldırımlı dar sokakları ve sabah ezanında öten horozlarıyla bizi gerçekten yıllardır köyde yaşıyormuş hissini yaşattı. Gödence, rakımı 450 olan oldukça virajlı yollardan geçilen Seferihisar'a bağlı bir köy ama çok fazla özelliği var. Necati Cumalı'nın kitabını yazdığı, içinde 3 zeytinyağı fabrikası bulunan bir köy. Ayrıca Ege Rallisinin etaplarından biri de bu köyden geçiyor. Zeytinyağının yanısıra, üzümü, pekmezi, kuru inciri de ünlü.

Kuzenimin evi ise köyün en şirini, en güzeli ve en ucundaki. Ahşaptan yapılmış bu sıcak ev tabi biz gelince daha bir ısındı daha bir canlandı. Benim Duru ve onun oğlu Deniz kah boğuşarak kah anlaşarak kah oynayarak kah hizipleşerek hepimize neşe kaynağı oldular. El üstünde kimin eli mi oynanmadı, Güzellik mi Çirkinlik mi...İskambil kağıtlarıyla oyunlar, masallar...
Gödence, Seferihisar'a bağlı olmakla beraber Urla'ya da çok yakın olduğundan ilk olarak bir Urla turu yaptık. Öğle yemeğimizi yediğimiz ''Beğendik Abi''den bahsetmeden geçemeyeceğim. Urla'nın geleneksel yemeklerini ve Ege'nin türlü ot yemeklerini tadabileceğiniz mekan bir aile işletmesi. Handan Hanım, eşi ve çocukları. Urla'nın denizinin çekiciliğine kapılıp sahildeki balıkçılar sizi şaşırtmasın çünkü içeride Urlanın asıl merkezinde Malgaca Pazarındaki Beğendik Abi'de yemeği kaçırırsanız bu dünyada çok şeyi kaçırmış olacaksınız. Neredeyse 14:00 e kadar tüm yemeklerin piştiği mekanda envayi çeşit enginarlardan birini ve çalkama yemenizi tavsiye ederim. Ya da en iyisi siz tüm lezzetlerden tadabileceğiniz karışık bir tabak söyleyin ama aklınız güveçte kalırsa bilemem...Urla'nın yerel halkının yaşamını, pazarını gördüğümüz tarihi turdan sonra iskeledeki deniz kokusu hafızama o kadar yer etti ki beni bir süre idare eder bu Ege kokusu. Çocukların oyun parkı diye tutturması üzerine park ararken önünden geçtiğimiz Urla'da doğan ve burada okula başlayan Yunanlı şair Yorgo Seferis'in evi şu an butik otel olarak kullanılıyor.



Seferihisar'ın 5 km. batısında bulunan doğal bir liman olan Sığacık'ın kalesi bizim veletlerin en az park kadar hoşuna gitti. Kale duvarlarına zıp zıp çıkıp kalenin tepesindeki kubbenin en ucuna kadar çıkıp yüreğimizi ağzımıza getirseler de çok güzel anlar yaşattılar bize. Sığacık; kalesi, meydanı, dar sokakları, iskelesi ile tam bir sayfiye kasabası.

Seferihisar'ın ''sakin şehir'' ünvanı olan ilk Türk şehri olduğunu da burada öğrendim. Uluslararası bir belge olan bu ünvanı alan Seferihisar gerçekten de özellikle emekliliği geçirmek için ideal bir yer.
Nereye gidersek gidelim, dönüp geldiğimiz Bahar'ın evi her yerden daha güzeldi. Hele yaptığı yemekler, bahçeden toplayıp hazırladığı gelincik şurubu, reçelleri..hepsinin tadı damağımızda kaldı. Sofrada yapılan sohbetler, muhabbetler, çocukların çekişmeleri, annemle Alp'in coğrafi müzakereleri ile harika bir tatili Gödence'de tamamladık.

Sabah Gödence'den çıkıp İzmir üzerinden Bornovayı geçince olan Yaka Köyünde bir kahvaltı ettik ki, bunca yıl böyle bir köyün varlığından nasıl haberdar olmamışız şaşırdım doğrusu. İstanbul'un Polonezköy'ü gibi bir köy Yakaköy. Çok fazla kahvaltı, yemek mekanı olsa da biz Çiçekli Doğa'yı tercih ettik. İyiki de burayı seçmişiz, harika kahvaltısı, kibar sahiplerinden Fransızca öğretmeni Reyhan Çelik'in güleryüzü, mis gibi köy havası ile yol için enerji depoladık.

Bir seyahatimiz de böyle geçti, çok okuyan mı bilir çok gezen mi...İkisi de.

Sunday, May 16, 2010

ALAÇATI

Yıllar önce gitmiştim, sadece şöyle bir ucundan görüp pek bir şey yokmuş deyip bugüne kadar çok şey kaçırmışım meğerse...Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, taş evleri, değirmenleri, şık küçük butikleri ile Alaçatı gönlümde öyle bir yer etti ki kelimeler yetersiz. St.Tropez'i beğenenler gelip görsün Alaçatı'yı, kıyaslanamaz bile.




Alaçatı'nın halkı 1924deki mübadeleden gelenlerin çocukları ve torunlarından oluşuyor. Bir de büyük şehirlerin gürültüsü ve stresinden kaçan eğitimli insanlar çoğunlukta. Kapıları ve pencereleri maviye boyanmış taş evlerin çoğu butik otel ya da bizim konakladığımız Çiprika gibi bir aile pansiyonu. Esma Hanım ve eşi Hilmi Bey'in beraber işlettikleri bu taş ev aynı zamanda dedelerinden kalmış ve neredeyse yüz yıllık. Adı da dedelerinin zamanında çorbalara, et yemeklerine, zeytin üzerine ektiği KEKİK anlamına geliyor. Esma Hanım tam bir hanımefendi, Duru ile hiç sıkılmadan saatlerce sohbet edebilecek kadar sabırlı. Eşi Hilmi Bey de otelcilik kökenli olduğundan tam misafirperver bir işletmeci. Sabah kahvaltısında bir kuş sütü eksik dersem yeri hele o bahçede asma altında içtiğimiz çaylar yok mu hala tadı damağımda. Tabi Paşa adlı köpeklerini de unutmamak gerek, Duru'nun biricik arkadaşı.

Alaçatı, Sakız Ağacının merkezi. Sakızlı muhallebi, sakızlı kurabiye favorilerimiz arasına girdi bile. Küçük sevimli kafelerinde ya da restoranlarında bu tatları keşfedebilir, egenin otlarının keyfini çıkarabilirsiniz. Alaçatıya gelince herşey dahil otel anlayışının, açık büfe sıralarının ne kadar anlamsız ve yavan olduğunu anlıyorsunuz. Serpme köy kahvaltısı, güveçte pişmiş enginarın tadı hiçbir beş yıldızlı otelde bulunamaz.

Alaçatı aynı zamanda dünyanın en iyi windsurf merkezleri arasında. Rüzgarı olmasından ötürü biz Ilıca'yı tercih ettik denize girmek için. 13 mayısta deniz sezonunu açtık Ilıca'nın bembeyaz kumlu plajında. Ilıca'da kumru, Çeşme'de Rumeli Pastanesinden sakızlı dondurma yemeden döner miyiz hiç?
Ilıca, Çeşme ve Alaçatı....Bize o kadar tatlı anlar yaşattı ki rüyada gibiyiz.








Thursday, May 13, 2010

BİRGİ ve TİRE

Şirince'den sabah yola çıkıp, papatya ve gelincik tarlaları arasından geçerek geldiğimiz Birgi bizi adeta büyüledi. Betonlaşmanın hayatımıza büyük şehirlerde ne kadar çok girdiğini Birgi'ye girince çok daha acı bir şekilde hissettik. Yollarıyla, evleriyle Anadolunun en iyi korunmuş yerlerinden biri. Küçük Menderes nehrinin suladığı geniş bir ovanın kenarına kurulmuş olan Birgi, M.Ö. 3000 yıllarına dayanan bir tarihe sahip. Zamanında Aydınoğulları Beyliğine başkentlik yapmış olan Birgi'de ilk durağımız Ege'nin en eski camilerinden olan Aydınoğlu Mehmet Bey Camii. Caminin en çarpıcı özelliği, minberi ve pencere kanatları. Caminin bahçesinin içindeki, Aydınoğlu Mehmet Bey Türbesinin kubbe eteğindeki ayrıntılar ve çini mozaik süslemeli pencereler de görülmeye değer.

Cami sonrası hemen alt sokakta bulunan Çakırağa Konağı, Ege Bölgesinin ilk yapılışındaki mimari üslubu korumuş ender konaklarından biri. Çakırağa bir tüccarmış, biri İzmirli diğeri İstanbullu iki hanımı varmış. Memleket özlemi çekmesinler diye odalarına kentlerinin resimleri yaptırılmış. İstanbul Odası ve İzmir Odası diye adlandırılan bu odadaki manzaraları maalesef şu an konak gezmek için tehlikeli olduğundan göremedik. Konağın mimari yapısıyla beraber kalemişleri de çok dikkat çekiyor. Çiçekler, manzaralar, perde ve sütunlar o kadar nazik çizilmiş ki büyülenmemek elde değil. Konağın bir kaç ev ilerisinde bulunan ve emekli Felsefe Öğretmeni Gülsün Başaranbilek tarafından işletilen Konakaltı Andaç Kafe Birgi'nin en güzel binalarından. Tarihi eser mi desem, hoş bir müze mi desem, lezzet durağı mı desem bilmem ki. Mutlaka gidilip görülmesi gereken yerlerden bence.
Sessiz sakin Birgi'den ayrılıp Ödemişten annemin ipek kumaşlara bakmadan geçmesini sağlayamadık tabi. Ödemiş sonrası geldiğimiz Tire çok turistik bir yer olmamasına rağmen gezilip görülecek yerler arasında çok zengin bir yer. Rengarenk, mütevazi Türk evlerinin restore edildiği Gülcüoğulları Konakları görülecek yerlerin başında geliyor. Tire Ovasının en güzel manzarası ise merkeze 4 km. uzaklıktaki son derece virajlı yollardan çıkılan 460 rakımlı Kaplan Köyü.Tire yemeklerinin ve ege otlarının en güzelini bulacağınız Kaplan Dağ Restaurant bir gelenek adeta Tire'de. Kaplan Dağ Restoran’ın yanıbaşındaki küçük dükkanında Rafet Amca şifa dağıtıyor. Doğanın ve bitkilerin dilini çok iyi anlayan Rafet Bey dükkanında kendi imal ettiği kekik suyu, ısırgan suyu reçel, salça gibi mevsimine göre değişen bu bölgeye has ürünleri satıyor.

Tire'den çıktık yola, bakalım nereye götürecek bizi rota?

Wednesday, May 12, 2010

Şirince'deyiz

Sabah çıktık yola çelebi misali. Gezgin annem, onun daha gezgin kızı ben ve benim en gezgin kızım Duru...Üç nesil bir arada. Ben kızımı, annem beni koruyarak kah bağırış çağırış kah neşeli kah sessiz ve heyecanlı olarak direksiyonda ben dizildik İzmir yoluna. Tabi benim Bilal'le. Bilal benim arabam, plakadan dolayı ona bu adı taktık.



Bursa, Balıkesir, İzmir ve şu an Şirince'deyiz. Harika bir köy olan Şirince'de Kilisealtı Pansiyonda kalıyoruz. Mürverçiçeği şurubu ile karşılandığımız bu şirin pansiyonda bahçemiz, avlumuz, yeni doğmuş dört kedimiz ile güzel bir gece geçireceğe benziyoruz.



Şirince, İzmir Selçuk'a 8 km. uzaklıkta. Yani İzmir'deb günübirlik bile gelinecek kadar yakın. Köyün kuruluşu M.S. 5yy.a kadar uzanıyor. Eski adı Kırkınca ya da Çirkince'nin havası suyu o kadar güzel ki insanın burada yaşayası geliyor. Çirkince ismi bir grup derebey halkının beylerinden kendilerinin azad edilmesini ve yerleşmek için bir yer bulduklarını söylerler.






Şirince'nin en ünlü şeyi ise meyve şarapları. Her yer şarap evleri ile dolu ve hepsinden tatmaya kalktığınızda sonunuz çok iyi olmuyor. Nar ve karadut favorim bu arada. Şirincenin mimarı yapısı diğer köylerden farklı olup, tüm evler kagir, çok pencereli ve pencere ebatları aynı oranda yapılmış 2 katlı. Balkonları asma balkon olarak yapılmış, bodrum kat kiler ve mutfak olarak kullanılıyor. Evlerin pencere kenarlarında mutlaka gül ve sardunya var. Köyde iki kilise, restore edilmiş bir okul ile 40'a yakın manastır var.

Şu an Şirince'de akşam olmaya başladı, hava hafiften kararıyor, pansiyoncularımız akşam hazırlıklarına başladılar, kızları Ada ve Duru bahçede çimlerin üstünde oynuyorlar, ben bembeyaz Şirince evlerine tepeden bakarak yazımı yazıyorum. Şirince'de yaşam çok başka, çok küçük, çok sakin, çok sade ama çok renkli.

Saturday, May 08, 2010

EN SEVDİĞİM KÖŞEM

Ne yaz köşesi ne kış köşesi, işte bu köşe benim en sevdiğim yer evimde. Çalışma odamızın kütüphane ve bilgisayarla buluştuğu nokta. Fazlaca vakit ayırdığım internete girdiğim, eğitim hazırladığım, blog yazdığım nokta. Burada unuturum tüm dertlerimi, giderim uzak diyarlara, buluşurum dostlarla, hele bir de çayım varsa yanımda değmeyin keyfime.

Burada araştırırım gezilecek yerleri, burada bulurum en yeni yemek tariflerini, buradan alırım tüm dedikoduları, buradan selamlaşırım arkadaşlarımla, uzak ülkelerdeki dost ve akrabalarla.

Bu köşe benim köşem, nefes aldığım yer.

Thursday, April 29, 2010

KUL KURAR KADER YIKAR


Kelimlerin yetersiz kaldığı, ne diyeceğini, nereye gideceğini, elini nereye koyamayacağını bilemediğin anlar..Yolların uzadığı 10 dakikalık yolun 10 saat olduğu, 2 saatlik yolun 2 yıl gibi geçtiği anlar. Gidip bulamayacağını bildiğin, bir daha göremeyeceğini bilip de buna başkaldırmaya çalıştığın, yakınlarına ne diyeceğinin kafanda sürekli provasını yapıp o anda kilitlendiğin anlar..ÖLÜM.


Sen nasıl birşeysin ey ölüm, bu kadar mı ezer geçersin?


Akşam hangi filme gidelim diye düşünüyordum, o arada da eşimden telefon bekliyordum. Eğitimi bitince kaçta bulaşacağız diye arayacaktı. Saat 15:00 de arayınca erken bittiğini ve buluşmamızı öne alacağımızı düşündüm. Telefonda sesi kötüydü, Volkan dedi...Volkan trafik kazası geçirmiş..Eee hangi hastanede gidelim diyecem, ona yakışan ancak tek tük kırık...Eğitimi yarıda kestim dedi, niye ki? Volkan ölmüş. Volkan, bizim Volkan, eğitim odasında dedikodularımızla kahkahalara boğulduğumuz, gençlik anılarımızı anlatıp eğlendiğimiz, kızlarımızın gösterilerini beraber alkışladığımız bizim Volkan, 37 yaşındaki Volkan....Yok ya şaka bu, kalkınca sabah kahvaltıda anlatacağım bir rüya...Volkan'ı ölmüş gördüm rüyamda hay allah... ömrü uzamış..diyeceğim kötü bir rüya olmalı bu.

Ama Bolu'ya doğru giderken yolda hiç de rüya olmadığını anladım. Kalbim sıkışıyordu, çalan telefonlar, doğru mu diye arayanlar, sessiz çığlıklar atıyordum içimden. Gerede'ye gelince iyice yaklaştık Volkan'a, dar geldi o yollar, nefret ettim Gerede'den.

Sonra Volkan önde, biz arkada döndük, Acıbadem morguna. Nasıl hikaye? Mercedesle giden Volkan ambulansla döndü.
Kul kurar kader yıkarmış, ne hayaller kuruyordu kim bilir...
Nur içinde yat arkadaşım.


Monday, April 19, 2010

NELER OLUYOR BİZE

MR, Manyetik Rezonans, açık MR, kapalı MR, MR anjiyo, doppler, renkli, renksiz, annem, Kartal Devlet Hastanesi, Pendik Devlet Hastanesi SGK, Özlem, Sadık, iç kanama, kollesterol, unutkanlık, boğazda kanama, Vicdan....

Neler oluyor bize, neler oluyor canım, neler oluyor... yine bize neler oluyor? Bilemiyorum ne oldu bu ara? Annem için kapılarda bekledim bugün, dün arkadaşım için yine bir hastane kapısındaydım. Soğuk, sıkıcı, üzücü, korkutucu, kaygılı, endişeli bekleyişler.

Nasıl bir duygudur hastalık, acil beklenmedik durumlar? Siz baharı karşılarken, yeni güzel heyecanlara kol açmış, farklı ülkelere seyahatler planlarken ne oluyor da bambaşka yerlerde bambaşka şeylere göğüs geriyorsunuz...O gün için bambaşka planlarınız, gideceğiniz yerler varken kendinizi bir hastanede beklerken buluyorsunuz.

Bilir miydi Sadık sabah evden çıkarken hastanede günün son bulacağını, annemle iki gün sonra uçacağımız ülkenin planlarını yaparken bugün MR sonucunu beklemeyi hayal eder miydik hiç? Yarın ne olacaz, nerede olacaz hangimizin garantisi var?

Ne mutlu bana ki sevdiklerimin yakınındayım, birşeyler yapabiliyorum onlar için, sadece fiziksel olsa da yanlarında olup ellerine dokunabiliyorum. Elimden geleni yapabiliyorum en azından. İnsan ne kadar ihtiyaç duyuyor paylaşıma bu günlerde. Şükrediyorum iyi ki ülkemdeyim, ne olursa olsun bir telefon kadar yakınım sevdiklerime. Biliyorum ki bu güçlerimiz birleşecek ve bahar harika geçecek, yaz gelecek herşey çok güzel olacak.

Hayat pamuk ipliği, iplik koptuğu anda gerisi boş.

Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, insan içinden geldiği gibi yaşamalı, kariyer, hırs, başarı hepsi boş. Sağlık gittiği anda ne oturduğunuz koltuğun, ne aldığınız madalyaların, ne terfilerin, ne evinizin eşyalarının bir anlamı var. Hepsi bu hayattaki mutluluğumuz için bir araç ama biz bazen araç yerine amaç yapıyoruz tüm bunları, o zaman da anlamı kalmıyor hiçbirinin.

Vehbi Koç ne güzel demiş hayatta sağlığınız kocaman 1 , sonra gelenler 0. mesela para 0, başarı 0, güzel ev 0, araba 0, kıyafetleriniz 0, mücevherler 0, kariyer 0.

100000000.....

Başındaki 1 giderse anlamı ne peki?

Kala kala kocaman 0000000

1 li günler bizim olsun

Thursday, April 08, 2010

ÖLENLE ÖLÜNMÜYOR DA...

Ölenle ölünmüyor da ölen çok özleniyor, hele de çok sevdiğin, canın, aklında çok güzel anılar olansa. Ölünce zaten niye ağlar insan, göremeyeceği için, özlemine nasıl dayanacağını bilemediği için. Ölen gidiyor, nasıl ne yapıyor bilmiyoruz ama burada kalana çok zor.

Bugün canım anneannemin ölümünün ikinci yılı. Onu andık onun istediği, onun bizi topladığı şekilde. Kaç kişiydik o zaman, kaç kişi kaldık şimdi....melodisi geldi aklıma. O bizi bayramlarda evinde öyle toplardı ki, 5 kız, 5 damat, 11 torun. Hepsi bir evde. Gürültü, neşe, bağırtı hepsi var ama çok mutlu bir ev. Almanyadan gelen teyzemler, İstanbul'un iki yakasında oturup zar zor görüşenler...hepimiz toplanırdık ve tadını çıkarırdık. Ne güzel günlermiş ne dolu günler.

Bu akşam toplandık, kalanlarla. Şehir dışı, yurt dışı, ölüm, hayat kavgası ve daha başka ne varsa bizi ayıran ona rağmen toplandık. O bizi gördü, duydu ve mutlu oldu, hissettim. Ama keşke yanımızda olsaydı. Duymasa da konuşmasa da varlığı yeterdi.

Çok zor be anneanne , hele bir de tam karşı apartmanımda olduğunu düşününce, çok zor. Köpek hala geziyor, bahçedeki felçli adamı hala eşi hava almaya çıkarıyor. Mustafa ekmek dağıtıyor ve işe devam. Ama sen yoksun. Keşke dizinin dibinde oturabilsek yine. Seni çok özlüyorum.

Saturday, April 03, 2010

PES DOĞRUSU

İşin ne olduğu önemli olmadan, işini severek yapan kişi hakikaten belli oluyor. İstediğiniz okulu okuyun, üstüne yüksek ihtisas yapın, ne kadar deneyiminiz olursa olsun eğer sevmiyorsanız o işi üstünüze birkaç beden fazla geliyor. Mesleğim gereği çok sayıda kuruma ve o kurumların her kademesindeki çalışanlara eğitim verirken hep şunu gördüm, işi iş yapan kişinin kattığı değer. Kimisi sattığı bir kaleme bile öyle önem veriyor ya da kalemi alacak kişiyi öyle değerli görüyor ki sanırsınız apartmanlar hanlar için konuşuyor. Kimisi de çok yüksek meblağlar için satış yapıyor ama kafanızı kırmaya ramak kalıyor.


Kişi eğer yaptığı işi severse bu onun yüzüne, konuşmasına, ruhuna yansıyor. İşte bizim apartman görevlimiz Nihat gibi. O geldiğinden beri apartman çiçek bahçesi oldu, herşey düzene girdi. Üstelik herşeyi yazılı yapıyor Nihat. Yangın merdiveni her hafta çarşamba günü mü temizlenecek, sizin unutup oraya çamaşır filan asmanıza fırsat vermeden salı akşamından renkli yapışkanlı kağıtlarını yazıp asıyor her katta en görünen yere. Sizi adeta yönetiyor, yanlışlığa hataya izin vermeden. Çünkü işin sorumluluğunu üstüne tamamen almış, olacaklara karşı her türlü tedbirini alıyor gerisi allah kerim.

Son olarak geçen hafta yaptığı bir davranış bana hakikaten "pes" dedirtti. Malum geçen cumartesi gecesi saatler 1 saat ileri alındı ve pazar sabahı biz kızımla kalktık Bebek Parkına kahvaltıya gitmek üzere evden çıktık. Öğlene de dönüp arkadaşlarımızla buluşacağımızdan saat bizim için çok önemliydi. Asansöre binip düğmeye basacakken yine Nihat'ın pusulasıyla karşılaştık. Fotoğraftaki pusula. Saati tamamen unutmuştum ve eğer o yazı olmasaydı gün içindeki tüm randevular karışacaktı.

Bunun yetkiyle, iş tanımıyla alakası var mı sizce? Biri ona işe girerken "senede iki defa saatler değiştiğinde asansöre yazılı olarak asacaksın" mı dedi acaba? Bu tamamen onun kişisel değerleri ve işine verdiği önem ile ilgili.

Apartmanın önünden kesinlikle ayrılmaması konusunda bir sorumluluğu var ama, o bunu nasıl kullanıyor? Girişte kendine yaptığı köşede maket yapıyor, son olarak da bizim apartmanın maketi. Kullandığı malzemeler karton, gazete kağıdı, süt kutuları, çikolata kağıtları, artık kumaşlar, ağaç dalları...Maketlerin içine ışık koyuyor ve gece lambaları yapıyor. Maketler bu arada benim diyecek mimarların hazırladığı site maketlerine beş basar. Bu maketleri, gece lambalarını herkes o kadar beğeniyor ki satıp para bile kazanıyor. Sorumluluğunu yerine getiriyor mu, fazlasıyla...Öyle ona rapor vermeden bizim kata çıkamazsınız. Boş vaktini değerlendiriyor mu , fazlasıyla.



Ben daha ne deyim?

Friday, April 02, 2010

HAMURDAN GÜNLER

Bazı günler olur hani herşeyin üst üste geldiği. Bir yandan "allah beterinden korusun" dersiniz diğer yandan "niye hep beni buluyor" diyen iç sesinizi susturamazsınız. İşte o günler vardı benim taraflarda bu ara. Halbuki doğum günümdü bu hafta başı. Ama ne doğum günü, dudak yarık, ağızda aft, boğazlar şiş, öksürük krizleri. Evde yatmak güzel de hasta olunca değil. Huzursuz, kırık, yorgun...Ne izlediğinizin, ne okuduğunuzun, ne yaptığınızın, ne konuştuğunuzun tadına varırsınız.

Böyle zamanlarda hep iyileşince yapacaklarımı düşünürüm ve daha çabuk toparlanmaya çalışırım. Bu defa hastalandığımda aklıma hep yemek geldi, hamur işi olan yemekler ama. Özellikle de patlıcanlı kiş düşündüm durdum hep, neden bilinmez. Bugün kendimi dört günün sonunda iyi hissettim ve koştum hemen mutfağa. Bu mevsim patlıcanlara güven olmadığından hazır közlenmiş patlıcan kullandım bir kavanoz. Kiş hamurunu yapmak son derece kolay: 2 su bardağı un, 1 su bardağı erimiş margarin, 1 kabartma tozu ve bir fincan sütü bir çimdik tuz ile iyice yoğurup yumuşak bir hamur yapıyorsunuz ve yarım saat kadar buzdolabında bekletiyorsunuz. O beklerken harcı için, 1 çorba kaşığı tereyağ eritip 1 çorba kaşığı un ile kavurup üzerine 1,5 çay bardağı süt ekleyip kaynayana kadar pişiriyorsunuz ve son olarak içine 1 küçük kavanoz patlıcan közünü döküp 5 dakika kadar daha pişiriyorsunuz ve soğumaya bırakıyorsunuz. Dolaptaki hamuru çıkarıp yuvarlak bir kaba altını yağlayarak ortası çukur kenarları yüksek kalacak şekilde yayıyorsunuz. Hamurun kabarmaması için çatalla birkaç yerinden deliyorsunuz. Sonra soğumuş harcı hamurun üzerine döküp, kaşar rendesi ekleyip hamur kızaran kadar pişiriyorsunuz. Bu kadar basit. Patlıcan yerine, ıspanak, pırasa da güzel oluyor. Bununla kalmadım tabi, hamur işi günüydü bugün dedim ya. Akşam değişik birşeyler yemek isteyen Duru için AÇAÇ yaptım. Aylin'de kahvaltıda yediğimiz açaç çok pratik ama biraz tehlikeli, durduramayabilirsiniz kendinizi. Sade yapın peynir ya da reçelle yiyin, içi peynirli yapın çayla yiyin harika bir tat. Un, yoğurt ve karbonat. Tüm malzeme bu. 3 çorba kaşığı koyduğum yoğurt ve 1 su bardağı una 1 tatlı kaşığı karbonat ekledim ve yumuşak bir hamur yaptım, hamur sert olursa yoğurtla açabilirsiniz kıvamını, merdane ile 2 cm kadar açıp kalıplarla kesip kızgın yağda kızartıyorsunuz. Siz isterseniz içine peynir koyabilirsiniz biz sade yapıp yanında kahvaltılıkla yedik. Hamurdan günlerin ardından sporu ihmal etmemek gerek tabi.....