Wednesday, September 12, 2007

YAZA DAMGASINI VURANLAR



Bu yazın benim için önemli olayları vardı, ilkler.... İşte hayatımızdaki önemli olaylar ve bazı ilkler..



***Duru'nun ilk kez saçını kestirdik. Doğumundan bu yana kestirmeye kıyamadığım lüle lüle sapsarı saçlarını malesef kestirdik. Yazın sıcağına dayanamayan kızım Alım Kuaföre koşa koşa gitti.



***Canım kuzenim Beyza'nın güzeller güzeli prensesi Frida Sibel Arndt dünyaya geldi. Daha dün gibi hatırlıyorum Beyza'yla yaşadığımız küçüklük anılarımızı. Şimdi kızlarımızın tanışacağı günü iple çekiyorum.










***Kuzen çok olunca bebek de çok bizde. Kuzenim Bahar'ın oğlu Deniz ile Duru ilk defa bu yaz tanıştı. Biz onların yaşındayken zaman zaman kavgalar ederken onlar çok mutlu ve çok samimi oldular oyuncakları özellikle de gazoz kapaklarını paylaşırken.








***Annem bir kişisel sergi daha açtı. Maaile oradaydık.












***İlk defa mavi tura çıktık. Bir hafta hayata sadece suda devam ettik.






***Uzun bir aradan sonra spor yine hayatımda. Bu yaz spora başladım ve çok canlıyım.

Tuesday, September 04, 2007

MUSKAT, FARKLI BİR MEKAN


Bazı mekanlar vardır, oralarda gezerken kendimi Avrupa'da bir sokakta zannederim; Beyoğlu'nun arka sokakları, Asmalı Mescit gibi. Farklı bir ruh vardır oralarda farklı bir hava. İşte bugün öyle bir mekandaydım ki, Paris'in şık pastanesi gibi biraz, Amsterdam'ın çiçekli bir cafesi gibi azıcık, İsviçre'nin kurabiye dükkanları gibi bir yer ve bu mekan İstanbul'da. Sevgili Gül Abla'nın Gül CERGEL'in Arnavutköy'deki şirin butik pastane ve cafe karması olan mekanı Muskat'tan bahsediyorum. Yaklaşık 2 sene önce açılan bu güzel yere malaesef yeni gidebildim ama ne kadar çok şey kaçırdığımı bugün anladım. Gül Abla'nın o nefis tatlarını bundan 7 yıl önce tatmaya başlamıştım ve hep hayalindeki cafe açma fikrini ondan duyardım. Bu güzel, içten gülen kadının çok başarılı bir iş kadını olacağını tahmin etmemek mümkün değildi. Güzelliğini, gülücüklerini, kibarlığını ve mütevaziliğini tatlılarına ve mekanına da katınca ortaya bir yer çıkmış ki; isterseniz yol üstünden geçerken uğrayıp sabah çöreklerinizi alabilir, isterseniz beş çayının yanına beyaz çikolatalı frambuazlı pastanızı paket yaptırabilir ya da küçücük mekanda bir türk kahvesi eşliğinde browninizi atıştırabilirsiniz. Bebek doğum şekerleri, renkli kurabiyeler Gül Abla'nın kendi yarattığı aksesuar koleksiyonundan seçeceğiniz kutucuklara konuyor ve siz bu mağazadan cıvıl cıvıl çıkıyorsunuz.



El yapımı çörek, kurabiye, pastadan hoşlanıyor ya da misafirlerinize enfes bir beş çayı ziyafeti çekmek istiyorsanız, anneler günü ya da çocuğunuzun özel gününde ona özel kurabiyeler vermek istiyorsanız ya da Gül Abla gibi sıcak ve içten, Ali Bey gibi beyefendi insanların olduğu mekanda gazetenizi okuyup çayınızı içmek istiyorsanız Arnavutköy 1.caddede 63/A nolu adreste bulunan Muskat'a mutlaka uğrayın derim.


Tel: 0212.287.59.43

Monday, September 03, 2007

İTALYAN SİRKİ



Çocuğunuz olunca bazı şeyleri siz de onunla ilk defa yaşıyorsunuz. Sirk izlemek gibi. Ben hiç hayatımda sirke gitmedim bu yaşıma kadar, götürmeyi düşünen de pek olmadı galiba. Anne babam öyle çok heyecanlı gösterilere ilgi duymadıkları için herhalde. Benim de açıkçası pek ilgim olmasa da Duru ile yapılabilecek herşeyi yapmaya çalışıyorum boş zamanlarımda.




Kartal'da açılan ve bugünlerde kaldırılacak olan İtalyan Sirki geçen haftaki gezilerimizin bir durağı oldu. En ön sıralarda yerimizi aldık ve heyecan dolu gösteriler başladı. Vals yapan atlardan tutun da, motosiklet gösterilerine, akrobatik hareketlerden kaplanlı, aslanlı şovlara kadar herşey vardı bu sirkte. Artık klasikleşen "kadın kesme" ve "kutuya saklama" sihirbazlıklarının ne kadar göz yanılması olduğunu bilsem de Duru kadar etkiledi beni de.




En son Afrikalıların ellerinde taşıdıkları yılanı anlatmak ise mümkün değil.




Friday, August 31, 2007

EDİRNE, KIYIKÖY

30 Ağustos Zafer Bayramında yurdumun zamanında en fazla düşmanla çatıştığı yerlerden birinde ve sınırda olan Edirne'de özgürce gezebilmek herhalde bize fazlasıyla bugünün önemini hatırlattı diyebilirim. Osmanlı İmparatorluğunun ikinci başkenti olan bu şehre ne zamandır özel bir gezi yapmak istiyorduk özellikle de Duru'nun sürekli olarak cami gezme isteğini buradaki muhteşem Selimiye Camii ile gerçekleştirmek fikri geçen haftalarda aklıma düşmüştü. 3o Ağustosun da tatil olmasıyla küçük aile olarak sabah kahvaltısından sonra yola koyulduk. İstanbul'a sadece 228 km olan Edirne'ye iki saat içinde vardık. Mimar Sinan'ın ustalık şaheseri olan Selimiye Camisi bizi şehrin girişinde hemen heybetiyle karşıladı ve şehrin her yerinden takip etti. Selimiye camisinden çıkıp Arastadan mis kokulu sabunlardan almadan çıkmak olur mu? Rengarenk meyve figürlü sabunları yememek için insan kendini zor tutuyor.




Edirne Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayan karayolu üzerinde olduğundan, tam bir Avrupa şehri havasında. Şehrin her yanında çay bahçeleri var ve buralarda oturan modern insanlar şehre çok asri bir hava veriyor. Eski camii karşısında oturduğumuz çay bahçesinden sonra eski zamanda şifahane olarak geçen 2. Bayezid Külliyesi gerçekten de görülmeye değer. 2004 Avrupa müze ödülü alan külliye Osmanlı döneminde müziğin ruh hastalıklarına derman olmasının yanısıra, fiziksel tedaviler için de nasıl kullanıldığını anlatıyor size ve insan maketleriyle canlandırıldığı için de ayrı bir görsellik katıyor gezinize. Özellikle Duru buranın eski bir hastane olduğunu ve maket hastaların da yataklarda yattığını görünce çok heyecanlandı. Özellikle hastanenin dev tencerelerinin mutfak onun için bu gezinin en keyifli yeriydi.

Öğleni çoktan bitirmiştik ve gezinin en güzel anı gelmişti: YEMEK. Edirne deyince akla ciğer gelir. Meşhur Aydın Ciğercisinde kuru biber eşliğinde yediğimiz ciğerin tadı hala damağımda. Sırf ciğer için Edirne'ye en kısa zamanda yine gideceğim galiba.

Harika bir yemeğin üzerine bana göre tavşan kanı çay, Erkan'a göre orta şekerli türk kahvesi gider. Ama ortak görüşümüz Meriç nehrinin kenarında serin bir ağaç altı. Meriç Köprüsünü izlerken buranın gerçekten de tam bir Avrupa şehri görüntüsünde olduğunu bir kez daha düşündüm.

Arnavut kaldırımlı, ağaçlarla bezenmiş Karaağaç yolu buranın kar yağdığında da görülmeye değer olacağını düşündürdü bana. Yol boyunca taze sebze satan yerliler ve Karaağaç yolu sanki bir masaldaymış hissi veriyor insana. Yolun sonundaki Trakya Üniversitesi bahçesindeki Lozan Anıtına arabanın içinden bakmayı yeğledik. 38 derece hava sıcaklığı bu serin yolda bile kendini hissettiriyordu zira.

Edirne turumuzu bu şekilde bitirip dönüş yoluna girdiğimizde Kırklareli'ne bağlı Kıyıköy'e uğradık. İki ırmak arasında Karadeniz'e kıyısı olan sakin bir balıkçı köyü Kıyıköy. Aslında Tem'den Çerkezköy sapağından sapıp, Saray yoluna devam ettiğinizde Kıyıköy'e çok daha kolay ulaşıyorsunuz. Kıyıköy'de inanılmaz bir manzara var. Marina cafe adlı salaş kahvede oturup çıtır sigara böreği yemenizi tavsiye ederim. Kıyıköy Kalkan balığıyla ünlüymüş aslında ama biz ne balıkçı ne de bir balık satan yer gördük. Kıyıköy'den vakitlice çıktık karanlığa kalmadan ve eve döndüğümüzde hava kararmıştı. Keçecizade'den aldığımız badem ezmesi ve deva-i misk şekerini büyük bir heyecanla açıp yemenin ve kızım ve eşimle güzel bir günü geride bırakmanın mutluluğu vardı içimde. Daha ne olsun?

Friday, August 24, 2007

EVLİYA ÇELEBİ


Evliya Çelebi oldum bu hafta. Salı günü başlayan Ankara yolculuğu perşembe İzmir, cuma Adana ile bitti. 4 günde 6 kez uçağa binmek benim gibi uçak fobisi olan bir insan için ne kadar keyifli siz düşünün. Ama bu dört günde sabahın kör karanlığında yola düşmek her ne kadar zor olsa da kalabalık, canlı İstanbul'u sessiz, ıssız, sadece ışıklarla yaşarken görmek de işin güzel kısmıydı. Herkes uyurken ne kadar da sakin şehir hele gün doğumuna şahit olmak...


İstanbul'u bırakıp Ankaraya, İzmir'e ve Adana'ya inişte hep farklı duygular hep farklı manzaralar...Her şehir ne kadar da farklı birbirinden. Ankara çok resmi, çok daha düzenli. Havaalanında hep takım elbiseli koyu renk giysili insanlar. Belli ki resmi yerlerde çalışanlar. Yol boyunca neredeyse heryerden görünen Anıtkabir.



İzmir, canlı cıvıl cıvıl. Havaalanında şortlu, tişörtlü, rengarenk giysili insanlar. Tatil havası kokuyor bu şehir. Hele erken gittiğimizden Gamze'yle Pasaport'da yaptığımız çay-simit keyfi. Sanki Avrupa'nın bir şehrindeyim hissi veriyor burası bana hep.



Ve Adana, işte yurdum insanı. Doğal, heyecanlı, sıcak, rahat. Havaalanı değil sanki sıradan bir alışveriş merkezi. Yol boyunca çok kimse yok etrafta belli ki herkes yaylalara kaçmış.



4 gün 4 farklı şehir; farklı hayatlar, farklı insanlar, farklı düşünceler. Bir gerçek var ki ama ben bu topraklarda doğmaktan ve burada yaşamaktan çok ama çok keyif alıyorum.

Tuesday, August 21, 2007

Ev bilgisayarımızın bozuk olması sebebiyle yazılarıma ara vermek zorunda kaldım. Fotoğraf yüklemeden yazı eklemeyi çok sevmediğimden ve de ancak ev bilgisayarına fotoğraf yükleyebildiğimden çok kısa bir süre beni mazur görün.

Sunday, August 12, 2007

BİR BAŞKADIR BENİM MEMLEKETİM

Sıcacık bir yaz sabahı, mis gibi bir havada mavinin en mavi yeşilin en yeşil sıcağın en sıcak anında güzelim Fethiye'den bindiğimiz Özkan adlı tekneyle seyahatimiz başladı. Teknenin adının evlenmeden önceki soyadım olmasından mı yoksa mürettebatın sıcak karşılamasından mı bilinmez ilk bindiğim anda ısınıverdim bu küçük ama şirin tekneye. Seyahatimiz boyunca beraber olacağımız dostların yakınlığı da büyük bir unsur tabi.


Daha önce hiç mavi tura katılmamış olan ben önce biraz şaşırdım kaldım dersem yalan olmaz. Yıllarca yapmış olduğum tatillerden farklıydı bu sefer herşey. Ne pırıl pırıl otel odası, ne şıkır şıkır akan su ve geniş banyolarda küvet keyfi, ne açık büfe yemekler, ne peşimde gezen garsonlar, ne havuz keyfi, ne beş çayındaki pastalar kekler, ne de her çeşit aktivite. Bunların yerine toplam 2 metrekareye yerleşmiş bir kamara, tuvalet, hem lavabo hem duş olarak kullanılan ve aynı anda iki kişinin duş yapmasına izin vermeyen bir musluk, üç öğün tabldot şeklinde yemekler... İkisi arasında dağlar kadar fark olunca ve yanımda bir de 3 yaşında bir cadı olunca ilk başta paniğe kapıldım. Bir de hiç karaya çıkmayacağımızı duyunca acaba vaz mı geçsek diyordum ki tekne çoktan lacivert sulara açılmıştı. Kendimi güverteye çıkıp manazaraya ve uçsuz bucaksız sulara bırakınca bu tatilin çok farklı ama çok değişik olacağını anladım ve işte o hayatımın en doğru kararını verdim.



6 gün boyunca her gece kızım ve eşimle el ele yatıp yıldızları seyrederek güvertede uyumak, sabah gözümü açtığımda yerimden kalkmadan elimi suya daldırmak, akvaryumdan hiç farkı olmayan berrak sulara atlamak, yeşil ve maviyle her an iç içe olmak, yunuslarla selamlaşmak onların ailece yaptıkları seyahatlare çok yakından tanık olmak, akşamları rakı balık sefası yapmak, kimsenin olmadığı koylarda denize girmek, karaya sadece yüzerek ulaşabilmek..





Kalbimde güzel bir yere, hafızamdan çıkmayacak anlara, damağımdan hiç gitmeyecek tatlara vesile olan bu tatili çok daha uzun yazacağım.

Thursday, August 02, 2007

TATİLE GİDİYORUM




Bir hafta kadar yokum. Mavi sulara, ıssız koylara, derinlere yandaki tekneyle gidiyorum. Görüşmek üzere.

Monday, July 30, 2007

HAYAT AKIP GİDİYOR




Günler ne kadar hızlı geçiyor, hayat akıp gidiyor yakalamak mümkün değil. Kalkıyorum pazartesi, oturana kadar cuma...Neler oluyor hayatta gün güne uymuyor. Bir mutlu bir mutsuz bir sevinçli bir kederli bir dargın bir barışık zaman zaman çok karışık zaman zaman çok bulanık. Kızımın çiçeklere verdiği su gibi herşey berrak ve temiz değil. Sağlık her zaman dört dörtlük değil. Bir tırnağın değerini onu kaybedince mi anlamak gerek? Ya daha kaybedeceklerimiz? Niye herşey elimizin altındayken bilmeyiz değerini, niye hep gidenin arkasından ağlarız da yanımızdakine gülmeyiz?

Sunday, July 22, 2007

En Güzel 3 Yıl



Daha dün gibi Duru'ya hamile olduğumu öğrendiğim gün. Dünyanın en mutlu insanıydım ne yalan söyleyim bir kızım olsun istemiştim. Tabi fark etmezdi cinsiyeti ama seçme şansım olsa kız seçerdim diyordum hep içimden. 9 ay boyunca hergün yazdım her dakika onunla konuştum. Sonra o doğdu minicik pembecik birşey. İlk kez kucağıma aldığım an hala hatırımda. Bana bakışı, kokusu, rengi... Sonra biraz keyifsiz günler başladı benim için, kızımla arama bir hastalık girdi neredeyse kırk gün çok ilgilenemedim onunla. O günlerim hayatımın karanlık günleri.Sildim onları yaşamımdan. 40 gün yok hayatımda.
Sonra 1 yaşına girdi meleğim, büyüdü, yürüdü. Beni hiç ama hiç üzmedi. Derken 2 yaş en güzel zamanları, yeni yeni konuşması ve işte 3 yaş....Arkadaşım olmaya başladı, ufak ufak benimle dertleşmeye, sohbet etmeye. Canımın içi, hayatımın neşesi, bugüne dek yaptığım en güzel şey. Üç güzel yıl nasıl geçti nasıl bu kadar büyüdü nasıl hayatımızın odak noktası oldu...
Canım kızım hayat sana hep güzellikler getirsin, hep güzel şeylere eş etsin, mutlu ve duyarlı ol, sevildiğin kadar sevmeyi de bil. Seni çok seviyorum Bebeğim.

Thursday, July 19, 2007

1907 - 2007

Fenerbahçe kulübünün kuruluşunun 100.yılı. 1907 de kurulan takımımızın bu büyük gününü 19.07 de büyük bir coşkuyla kutladık Bağdat Caddesinde. Artık iyice yaklaşan seçimin son sesleri eşliğinde başlayan kutlamalar gerçekten de çok büyük şovlarla devam etti. Bu kadar kalabalığı bir arada daha önce hiç görmemiştim. Günler öncesinden ışıklandırılan Bağdat Caddesi sanki bir Champs Elysee. Orada bile ancak yılbaşı arifesinde bu kadar ışıklandırma oluyor.
Ülkemi bu yüzden seviyorum insanlarımızı bu yüzden; hep bir yürek, hep bir ses olabiliyoruz hep birden çocuk, hep birden yaşlı...Tek bir ses.. sanırım hareketli günler geçiren Türkiye'de bu gece en azından biz Fenerbahçe taraftarına bir moral oldu.

Nedense fotoğraf yükleyemiyorum şu an. Ama en kısa zamanda paylaşacağım fotoğraflarımızı.

Thursday, July 12, 2007

FESTİVALE GEL


Güzel şeyler oluyor artık ülkemde, yararlı aktiviteler, geliştirici organizasyonlar, gelecek nesillere daha doğru bir gelecek için çalışmalar...Bu akşam daha bir umutlu daha bir pozitif baktım geleceğe. Ben küçükken şanslı bir çocuktum çok bilinçli bir ailem vardı. Annem sosyal yetiştirdi bizi, eğitimci olmasının da etkisiyle sadece okul ile sınırlı kalmadı eğitimimiz. Örneğin daha ilk okuldayken yılda en az 6 kez tiyatroya giderdim. Ama çevremde her arkadaşım bu kadar şanslı değildi, o zamanlar çok daha dar bir açıdan bakılıyordu herşeye. Zamanla aileler daha bir geleceğe yönelik düşünen, daha aydın, daha araştırıcı oldular. O aileler belki de şimdi bizleriz ve bizler çocuk yetiştiriyoruz. Şanslı da çocuklarımız bizim çocukluğumuza göre. Neden mi tüm bu yazdıklarım; bu akşam Duru ile birlikte çocuk tiyatrosundaydık. Kadıköy Belediyesi ve Çocuk ve Genç Tiyatrocular Derneği'nin ortaklaşa düzenlediği "6. Çocuk Tiyatroları Festivali" Özgürlük Parkı'nın içindeki amfi tiyatroda 6-16 Temmuz tarihlerinde her akşam farklı bir çocuk oyununun sergilendiği bu organizasyon gerçekten de beni inanılmaz mutlu etti. Kışın yüksek fiyatlara izlenen oyunlar bu tarihler boyunca bu sahnede ücretsiz izleniyordu. Her akşam gittiğinizde içeri girebiliyorsunuz ve kışın oynanan tüm oyunları ücretsiz izliyorsunuz. Üstelik harika koltuklarda ve tertemiz havada. Bundan daha iyi ne olabilir? Oyunlarda verilen mesajlar, görselliğe dayalı öğretme metodu, küçücük yaşta çocuklara verilen tiyatro sevgisi de işin cabası. Üstelik her kesimden her yaştan yüzlerce çocuk. Gerçekten de güzel bir nesil yetişiyor ve ne olursa olsun bu ülkede güzel şeyler de oluyor.

Tuesday, July 10, 2007

PRENSES KAPKEK

Karşınızda prenses kapkeklerimmm. Çok sevdim bu ismi, sevgili Eltoş dan duymuştum ilk kez. Muffin diyorlar yurtdışında hatta artık ülkemizde de hayli bir çoğunluk bu kelimeyi kullanıyor ama tercihim her zaman kapkekten yana. Duru babasıyla parka gidince mutfak bana kaldı ve iş yorgunluğumu ve stresimi ancak bu giderir deyip yemek tariflerimi karıştırmaya başladım. Tatlı, renkli birşeyler beni de canlandırır dedim ve sevgili Gülsen Teyze'min bana Kanada'ya giderken bıraktığı kapkek kalıbını görünce hemen işe koyuldum. Teyzem kapkek konusunda gerçekten bir uzmandır ve bana da bu işin sırrının tüm malzemeyi tahta kaşıkla karıştırmak olduğunu söylemişti. Önce beyazları karıştırdım; yani un, şeker, kabartma tozu, bir çimdik tuz, vanilya ve süt. Daha sonra yumurtaları ayrı bir yerde çırpıp karışıma ekledim ve en sona da sıvıyağı ekledim. Bu arada portakal kabuğu rendesini de ihmal etmedim.Hepsini tahta kaşıkla karıştırıp kapkek kalıplarına döktüm. Önceden 160 derecede ısıttığım fırında üstleri pembeleşene kadar pişirdim. Dr.Oetkerde çalışan canım kuzenim Bahar'ın bana Hollanda'dan getirdiği pembe sosu da benmari usulü eritip kapkeklerin üzerine dökünce prenses kapkeklerim hazırdı. İşim bitince benimkiler de kokuyu almış olmalı ki kapıdan içeri girdiler. Ne kadar yorgun olursam olayım Duru'nun "anneciğimmmmm eline sağlıkkkk" demesi yok mu işte tüm emeklere değiyor.


Kapkek malzemesi:

*2 su bardağı un

*1 su bardağı tozşeker

*2 yumurta

*1 su bardağı süt

*Bir çimdik tuz

*1 paket kabartma tozu

* 1 paket vanilya

İsteğe bağlı olarak taze meyva ve ceviz de eklenebilir.

Sunday, July 08, 2007

SEDA ARTIK TÜRKİYE'DE


Uzun yıllardır Türkiye'den uzakta yaşayan sevgili arkadaşım Seda artık Türkiye'de. Ve işte Türkiye'den ayrı kaldığı yıllarda kazandıkları ve bize kazandıracakları. Seda tüm hanımlarla çok değişik konularda buluşuyor ve onların yaşamlarına ortak oluyor. Seda'yı ya da www.lotuskadinlarkulubu.com u tıklamanız yeterli onu tanımak için.
Sevgili Seda tekrar aramıza hoşgeldin.

Saturday, July 07, 2007

KABAK ÇİÇEĞİ DOLMASI



Bazı tatlar özeldir benim için, işte bunlardan biri de kabak çiçeği dolması. Tadı, yapılışı, adı, ikram edilen mekanları benim için hep özel olmuştur. Öyle her restoranda yapılmaz, her markette bulunmaz, herkes bilmez. Genelde Ege yöresinde bulunur ama artık İstanbul mekanlarında da ismini duymaya başladık.
Geçen gün Metro'da paket içinde bulunca kabak çiçeklerini dayanamadım aldım. Nasıl olsa normal dolma gibi hazırlanıp pişirilir dedim ama bir noktayı atlamışım. Çok hassas ve ince yapraklarını yıkamak bile büyük bir hüner. Sanki çok dikkatle heykel yapıyor gibi hissettim kendimi çiçeklerin içini doldururken.

Dolma içini bu aralar çok sık kullandığım Knorr Zeytinyağlı Dolma Harcı nı kullanarak hazırladım. Fıstığı, üzümü baharatı herşeyi içinde tadı da çok güzel. Yıkadığım çiçeklerin içini harcla doldurup yaprakları birbirine çapraz gelecek şekilde kapattım ve biraz su ve limon suyuyla pirinçler yumuşayana kadar pişirdim.


İşte kabak çiçeği dolmam hazırdı. Ege'den tatlara yaz boyu devam.

Friday, July 06, 2007

BU NE İLK NE DE SON



Barış ne ilk ne de son....Trafik canavarına bir kurban daha gitti. Ama canavar kim burada asıl konu bu. Barış'ın kaza yaptığı yerde yıllardır sürekli bir ambulansın durması acaba ne anlama geliyor? Buraya ambulans yerine trafik lambası konamaz mıydı? Yolların bu durumu, işaret ve levha eksikliği acaba sadece bütçe yetersizliği mi? Adnan Kahveci, Barış, Kerim, Ajlan ve daha bilemediğimiz bir sürü isim. Nice anaların, çocukların, sevgililerin canı yandı gözü yaşlı kaldı.
Yetmedi mi bu kadar can yetmedi mi bu kadar sırazsız ölüm. Bırakın artık mazotu, başörtüsünü, para yemeyi biraz daha gerçekçi olun biraz daha samimi olun biraz daha dürüst olun. olamayacaksanız da çekilin.

Tuesday, July 03, 2007

HERŞEYE RAĞMEN


Hastalıklara, üzüntülere, iş yoğunluğuna, kine, nefrete, kişisel çatışmalara, maddi sorunlara, havaya, trafiğe..... RAĞMEN hayat güzel.

Kurabiye hamuruna sadece sevgi kattık Duru ile ben.

Siz 1 yumurta, 2 bardak un, 1 bardak pudra şekeri, 1 paket kabartma tozu da eklemeyi unutmayın.

Sunday, July 01, 2007

UÇURTMA ŞENLİĞİ


"Uçurtmayı vurmasınlar" adlı bir film beni çok etkilemişti yıllar önce. Annesiyle hapishanede yaşayan bir çocuk vardı. Kaderin cilvesi derler ya tam bu deyişe uygun bir kader, şans her ne ise. Bugün sahilde düzenlenen uçurtma şenliğinde bir an nasıl olduysa geldi bu film aklıma. Herhalde üçümüz güzel havada, uçsuz bucaksız gökyüzünde uçurtmaları seyrederken aslında ne kadar özgür ve aslında ne kadar şanslı olduğumuzu düşünürken bir yerde aklıma geldi. Masmavi pırıl pırıl deniz, sıra sıra dizilmiş prenses adaları, rengarenk yelkenliler ve gökyüzü canlı mı canlı renkli mi renkli. Öğle saatlerinde uçurtmalarımızı aldık ve doğru sahile indik. Biz küçükken uçurtmamızı kendimiz yapardık. Rengarenk kağıtlar arar bulur, özel çıtalar kestirir onlardan harika uçurtmalar yaratırdık. Bugün artık ne vaktimiz olduğundan ne de çıtaları bulacak o mahalle marangozları olmadığından eskiden aldığımız uçurtmaları alıp düştük yola. Malesef iki uçurtmamız da bizi yarı yolda bıraktı aslında. İşte bizim yaptığımız uçurtmalar bize bunu yapmazdı. Birinin yapışkanı çıkmış diğerinin de ipini evde bırakmıştık ve yeni bir uçurtma almamız şart oldu. Baba kız büyük hazırlıklardan sonra uçurtmayı uçurtmayı başardılar.
Ama en güzel uçurtma en yüksekte salınan Türk bayraklı olanıydı. Göklerde dalgalanıyor ve Türk'ün gücünü sanki herkese kanıtlıyordu.