Tuesday, February 21, 2006

KIZIM VE BEN

Daha başka ne olabilir ki. Hava güzel, kızım keyifli ve başbaşayız iki gün. Bakıcısının işi olduğundan bugün ve yarın ben de işe gitmiyorum. Çok güzel iki gün bizi bekliyor. Bugün ilk günümüz ve güzel bir plan yapmalıyız dedim ona. O da sanki çok anlıyormuş gibi "oldu" dedi. Hava sanki bahar. Sabah kalktık, anneannesi ve dedesi kahvaltıya geldiler hep beraber mamalar yedik. Daha sabah artı başladı güne. En sevdikleri yanındaydı; kahvaltıdan sonra ben evi toplarken o da salonun ortasına yaydığı oyuncaklarını topladı. Sıkılır yarım bırakır dedim ama şaşırttı beni. "Attaaaa" lafını duyunca ne söylesem yapıyor. Eh ben de biraz hain anne oldum. İşimiz bitti ve önce danışmanlık yaptığım bir şirketin bugün olan bir toplantısına biraz uğramak için Duru ile düştük yola. Kot pantalon altımda, üstümde beyaz bir tişört, spor ayakkabılarım ve bir elimde Duru diğerinde parka gideceğimiz için kocaman bir çanta. Ne yapalım "çocuk da yaparım kariyer de." demek kolay. Hadi göster kendini Banu Hanım. Toplantıya girmemizle çıkmamız bir oldu. Benimki bir çığlık, koskoca yönetim kurulu üyesi ve şirketin sahiplerinden birisi de toplantıdaydı ve adam bile mum gibi oldu bizimkinin çığlığına. Muhasebe müdürünün verdiği pembe ispirto boya kalemini ne ara şirketin gıcır gıcır granit zeminine sürdü bilmiyorum. Tek bildiğim pespembe olmuş bir yer..Hemen ıslak mendillerle yeri sildim tabi, toplantıdan çıkıp manzarayı görmesinler diye. Ben bunları yaparken benim küçük canavar bluetooth ile birilerine dosyalar gönderiyordu cepten. Daha fazla orada kalmanın bana olan maliyetini düşününce apar topar oradan ayrıldık. Bizi ancak Fenerbahçe Parkı paklar dedik. Arabamızı burundaki orduevinin otoparkına bırakıp önce parkta yürüdük, kedileri sevdik, zorla pötibör bisküvi yedirmeye çalıştık. Ardından kavanoz mama da teklif ettik meyvalı, ama kedi işte yemedi... Kızıp çocuk parkına gittik. Salıncaklarda uçtuk, kaydıraktan yüzüstü kaydık, üç beş çocuğun topuna musallat olduk. Arabayı alırken bugüne kadar orduevinin sadece otoparkından yararlandığımı hiç içeri girip birşeyler yemediğimi farkettim ve Duru ile öğle yemeği için içeri girdik. Köftelerimizi sipariş ettik ve Duru burada Ata adında üç yaşlarında bir çocukla çok iyi anlaştı. Ata ile oynarken yemeği de mideye götürmeyi ihmal etmedi. Yemeğimizi bitirip Ata ile romantik ve hüzünlü bir vedalaşmadan sonra denize taş attık ve annemin dün açtığı resim sergisine (yarın detaylı olarak bahsedeceğim) gittik. Ama malesef kovulduk. Çünkü burası aynı zamanda Kadıköy Belediye Başkanlık binası olduğu için ve üst katta başkan toplantıda olduğu için Durunun çığlıkları nedeniyle kibarca kapı dışarı edildik. Anneanne bile bakakaldı arkamızdan. Eve gelene kadar Duru Hanım bu kadar yorgunluğa dayanamayıp uyuyakalmıştı. O evde uyumaya devam ederken ben akşam için yemek hazırlıklarına başlamalıydım. Çalışırken insan bu kadar yorulmuyor gerçekten. Duru gözünü açar açmaz "anneee attaa" demez mi? Benim enerjim sıfırın altındayken nasıl oluyor da o bu kadar enerjik oluyor aklım almıyor doğrusu. Eh sen misin attaaa diyen. Yürü o zaman. Yine giyindik, toplandı ve kuzenimin Durudan 2 ay küçük oğlu olan Gediz'i yani annesini arayıp bu sefer onlarla parkta buluştuk. Benimki burada da fırtına gibi, oradan oraya koştu durdu. Şimdi yorulur oturur diye umarken o sürekli yeni aktiviteler buluyordu kendine.
Şu an gecenin bir vakti ve o baygın uyuyor, bense bu satırları yazdıktan sonra yarın için düşünmeye başlayacağım. Çünkü bugünün hızıyla, o yarın kalkınca
" Anneeeeeeeee , atttaaaaaaaaaaa" dediğinde başım dik cevap vermeliyim.
Siz buna annelik mi diyorsunuz?

2 comments:

Aslicin said...

Ben de düşünür dururum bu enerjiyi nereden buluyorlar diye.

Güzel bir gün geçirmişsiniz,ama çok yorucu olduğu da kesin.

MEHTAP said...

sizi yeni keşfettim, ne kadar da birbirine benzeyen hayatlarımız var diye de düşünmeden edemedim, 31 aylık bir oğlum var benim de, ve bir gece saat 2 de başımda "kalk anne, oynayalım odamda" diye ağladığını bile hatırlarım..:)
keyifle kalın