Wednesday, September 03, 2008

İŞTE SON FİLMLERİM


Bu ara biraz işlerimin azlığından dolayı bol zamanım olduğunu rahat rahat söyleyebilirim ve bu zamanı da tek başıma sinema keyfi yaparak geçirmek beni mutlu ediyor doğrusu. Vizyonda bana hitap eden o kadar güzel o kadar yumuşak o kadar duygusal filmler var ki işte ilk dörtteki sıralamam. Tabi bu sıralama tamamen benim zevkime göre;




İlk sırada hayranı olduğum Meryl Streep'in başrolde oynadığı "Mamma Mia" var. Babasını keşfetmeye çalışan bir genç kızın öyküsü ünlü pop grubu Abba'nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Yunan adaları, müzikler, oyuncular enfes.... Money money money must be funny in a rich man's world......money money money always sunny in a rich man's world....





İkinci sırada benim için "Annemin Yeni Sevgilisi" var. Meg Ryan ve Antoni Banderas aksiyon, komedi ve romantik denilebilecek bir filmde buluşmuşlar. Genç federal ajan, ajanın sanat eseri kaçakçılığı yapan kişiyle ilişki yaşayan annesi ve daha neler neler, izleyin derim.




Üçüncü olarak Bonneville, ölen kocasının küllerini üvey kızına götürmek için 66 model üstü açılan Bonneville ile yola çıkan Arvilla ve iki arkadaşının öyküsü. Üç kadının yaşadığı tam bir hayat macerası.







Ve son olarak "Kayıp Yüzük". 2.Dünya savaşında asker taşıyan B-17 uçağı sisde tepeye çarpar. Kaza öncesi bir asker nişan yüzüğünü sevgilisine ulaştırması için köylülerden birine verir. Yıllar sonra ortaya çıkan yüzük, geçmişte kalan sırları da gün yüzüne çıkarıyor. Biraz fazla abartı gibi gelse de tam bir aşk filmi.

Tuesday, September 02, 2008

KÖPÜŞ


Bir insan düşünün civciv bile eline alamasın, bahçede büyüdüğü halde hayvanlardan korksun, bırakın bir köpeğe ellemeyi bir kuş sevebilsin. İşte böyle ‘’hayvandankaçar ‘’ bir insandım ben. Hayvansever değildim diyemem çünkü uzaktan hepsini sever ama öyle çok mıç mıç olamazdım onlarla. Ta ki kızım doğana kadar. Doğuştan bir hayvan dostu idi Duru, çok sevdiği sokak kedisi onu tırmaladığı ve kuduz aşısı olduğu halde hala aynı kediyi gidip sevebilen hatta kediyi koruyup ‘yanlışlıkla yaptı’ diyen bir çocuk. Gördüğü her hayvanı seven, peşinden koşan bir tatlı cadı. E tabi hal böyle olunca bir anne olarak benim de hayvanlarla temas kurmam en azından onlara dokunabilmem gerekiyordu. Parkta köpeklerini gezdiren insanların bana ve Duru’ya bakışı çok farklı oluyordu zira. Köpekten kaçan bir anne ve köpeğe sarılan bir yer cücesi. Duru ile yavaş yavaş fiziksel temas kısmını aştım ama bir gün gelip de bir köpeği eline alacaksın hatta evinde köpek bakacaksın deseler herhalde dünyanın sonu geldi derdim. Dünyanın sonu geldi mi bilmem ama biz bir köpek sahibi olduk. Erkanın aşırı köpek isteği Duru’nun sürekli kardeş diye tutturmasına daha fazla karşı koyamadım ve Pamuk Köpek var artık evimizde. Adı gibi tam bir pamuk bembeyaz daha 3 aylık, biz onu 2 aylık aldık ve 1 ay geçti bile. Ha bebek ha Pamuk. Daha merdiven bile çıkamıyor biraz yorulsun hemen uyuyor, sürekli ilgi bekliyor, ilgi göremeyince ağlıyor. Ve ben … Pamuk kucağımda, Pamuk yanağımda, Pamuk elimden mama yiyor. Ve Duru….. Pamuktan kaçıyor, çok seviyor ama daha yeni yeni ellemeye başladı, çünkü Pamuk daha bir yavru ve her şeyi oyun sanıyor, Durunun ayaklarını yalıyor, elindeki oyuncağa saldırıyor ve Duru bu durumdan biraz tedirgin şimdilik. Ama o annesini alıştırdığı gibi annesi de onu alıştıracak.. En önemlisi Duru Pamuk’tan korkmuyor.

Monday, September 01, 2008

Bu pazar, diğer pazar, bir diğeri...

Pazar gecesi…Sapanca gölünün karanlığı koskocaman bir boşluk olarak karşımda. Gölün karşı kıyısında Eşme... ışıl ışıl görünüyor evlerinden sızan ışıklarla. Sadece köpek havlamaları duyuluyor ıssız karanlıkta. Pazar gecesi…Yarın Pazartesi ve yeni bir hafta. Nelere gebe, neler bekliyor bizi, bir daha ki pazar gecesine kadar neler yaşanacak…Şimdiden yapılan programlar, verilen randevular, tasarlanan işler… kaçı olacak, neler eklenecek, nelere gülünecek, nelere üzüleceğiz… Muamma, yaşanacak ve görülecek ve ben bir sonraki pazar hepsini yazacağım ve bir sonraki Pazar ve daha sonraki, sonraki….Hayat böyle sürprizlerle devam edecek, nereye kadar? Bu da sürpriz.

Friday, August 08, 2008

HEDİYELİK BUNLAR



İşte yeni bir aktivite..


Kitap ayıracı (böyle mi yazılır emin değilim!)


Etamin kumaş alınır, çeşitli renklerde evde kalmış etamin iplikleri çıkarılır.


İstenilen desenler işlenir.


Sonra etamin parçaları kesilir.


PVC kaplatılır.


Özenle kesilir ve evde var olan çıkartmalarla kenar süsü yapılır.


Arkasına asetat kalemiyle "Banu 2008" yazılır.


Yılbaşında sevdiklerine hediye vermek üzere saklanır.


Hatta boş vakitlerde yapmaya devam edilir.


Etamin işlemek bana hep huzur verir, rengarenk iplikler içimi açar, hem işlemeye dalınca abur cubur bile yenmez. (Rejim yapanlara ilk tavsiyem...)


Var mı etamin modeli olan?

Wednesday, August 06, 2008

İŞTE HAYAT

Yaz oldu mu işte böyle, ara veriliyor herşeye. Kışın sakin, rutin yaşamı yerine yaz daha hareketli, renkli, canlı geçer bizde. Hele bir de bu yazın çoğu Sapanca’da geçince ikiye bölündük resmen. Biz bu kadar hareketliyken maalesef ülkemizde de hareketli günler yaşanıyor. Üstelik bu hareketlilik keyif veren, insanı canlandıran cinsten de değil. Güngören’deki bombalama olayıyla başlayan hafta, Konya da bir kuran kursunun yıkılması ve 18 küçücük çocuğun ölümü ve yanan Toroslar... Hepsinde de suçlular birbirinden az ya da çok mu suçlu? Hepsi göz göre göre insanların canına kasıt, hepsi bir canilik, hepsinde bir insanlık dışı muamele…
Malum deniz mevsimi, bilinçsiz insanlar... yüzme bilmeden açılmak ve sonunda boğulmalar, üstelik yanında birkaç kişiyi de sürüklemek.

Ve Suna Pekuysal ve Osman Yağmurdereli. Üretken, son nefesine kadar çalışan, hafızalarda hep güzel kalacak insanlar.


Ne diyor Erol Evgin şarkısında; işte hayat böyle de sürüp gidiyor, işte hayat sensiz de yaşanıyor...Hayat devam ediyor işte, hayat göçüp gidenler olmadan da devam ediyor ve yaşanıyor. Bizim hayatımız da devam ediyor ve yeni bir canlı var hayatımızda artık...PAMUK...Kendisi evimizin yeni ferdi, bembeyaz pamuk gibi bir köpek. 29 Mayıs 2008 İzmit Pasteur Köpek Eğitim Merkezi doğumlu olup henüz iki ayı bir kaç gün geçmiş durumda bir erkek Golden. Bu kadar mı alışılır bu kadar mı sevilir bir köpek, hele ki hayvanlardan bu kadar korkan ben. Evimize neşe getirdi, sanki kalabalık bir aile olduk o da gelince.


İşte bazen minicik bir köpek, bazen bir çiçek, bazen bir bardak taze demlenmiş çay mutlu etmeye yetiyor insanı. Bazen de 18 kişinin canını almak hala yetmiyor insana . Tuhaf insanoğlu hakikaten tuhaf.

Tuesday, July 22, 2008

CİK CİK










Uzun zamandır hayalini kurduğumuz köy hayatını, yeşil hayatı Sapancada yaşamaya başladık. Uzaktan horoz sesiyle kalkıp, köy pazarından yumurta yiyip, kırmızı domateslerle süslenen kahvaltı sofraları ve akşam üstü sulanan çiçekler, bahçede çay keyfi, akşam gün batımında mangal. Tabi en güzeli de şu ara bahçemizde gezinen Hansel ve Gretel. Birbirlerinden ayrılamayan civcivcikler. Sapanca pazarından alınıp kendileri, evimize tarafımdan getirildi ve hayvanlara dokunamayan benim tarafımdan yine ellenmeye başlandı. Duru'nun tutturması en sonunda sonuçlandı ve civcivler eve yerleşti.




Güllerimiz, civcivlerimiz, petunyalarımız hatta ve hatta ayak deşen arılarımız....
''fotoğraflar Erkan tarafından çekildi''

Monday, July 21, 2008

KIZIM BÜYÜYOR














"Bir çocuk doğduğu anda bir anne doğarmış...."

Aynen böyle, onunla doğuluyormuş hakikaten. Her şey onunla güzel, hiçbir ses onun sesinden daha canlı değil, hiçbir renk ondan parlak değil, hiçbir tat onun tadını vermiyor ve dünyada karşılıksız verilebilecek başka sevgi yok herhalde. Uykusuzluğa, açlığa, yorgunluğa, şişmanlığa, gürültüye, dağınıklığa ve daha pek çok yorgunluğa değecek tek şey çocuk.

Kızım bugün bir yaş daha büyüdü, daha dün gibi 21 Temmuz 2004. Kucağıma verdiklerindeki bakışı, kokusu, sesi hala gözümde ve bugün... Prenses elbisesinin içinde o kadar mutlu ki. Sen ne zaman büyüdün de, kıyafet seçmeye başladın, ne zaman büyüdün de mumlar üfledin, ne zaman büyüdün de bu kadar arkadaşın oldu.










Güzel kızım canım kızım al yanaklım annesinin bir tanesi hep mutlu ol, hep canım ol.





Wednesday, July 16, 2008

BİZİMKİSİ BÖYLE BİR İŞ



Tam 12 yıl…Değişik şehirler, insanlar, şirketler, oteller, yemekler…Akşamdan bavul hazırlanır, yeni bir konu ise öğrenci gibi çalışılır, bazen bir havaalanından bazen bir taksi durağından başlar yolculuk ya da sabahın karanlığında araba çalıştırılır. Böyle bir iştir eğitimci olmak, bavul elimizde gezeriz biz iş gereği. Güzeldir ama , 12 yıldır tanıdığım insanları anlatsam cilt cilt kitap olur herhalde. Bazılarıyla olan ilişkimiz artık dostluk boyutlarındadır hatta. Her şehirde bir evimiz olur neredeyse, ya da uğrayacak, çalacak bir kapımız. Bir heyecandır her yeni eğitim. Acaba nasıl bir grup? Acaba nasıl insanlar? Eğitim sonundaki yorgunluğu teşekkürlerle biten cümleler alır götürür.

Hele bir de uzun süreli bir çalışmaysa, herkesle samimi oluruz, şirket dedikoduları hatta önce bize gelir. Her şirkette çalışan gibiyizdir, bazen bir bankacı, bazen bir sigortacı, bazen bir satış danışmanı bazen hastabakıcı…Çoğu zaman psikologluk yaparız aslında, çözümü olmayan sorunları dinler kişileri rahatlatırız.

Sevmeden yapılacak bir iş değil anlaşıldığı üzere. Önce insanları sevmek lazım, sabırlı olmak lazım, hoşgörülü olmak lazım, kibar olmak lazım, yol gösterici olmak lazım, rehber olmak lazım…. Lazım da lazım.

Ben hele bir de birkaç çalışma arkadaşımla gidiyorsam şehir dışı bir eğitime, keyfim yerinde olur işte o zaman. Uçakta başlar gülüşmeler, eğlenmeye zorlarız sanki kendimizi. Eğitim bitiminde nerede ne yesek nereyi gezsek derdi başlar bazen. Sanki aylardır İstanbul dışındaymış gibi.

Hiç mi yorulmayız? Ayaklar şişer, ellerdeki ojeler eskir, kıyafetlerin ütüsü bozulur, perişan bir görüntü olur eğitim sonunda.

Ama değer mi?

Her şeye herkese rağmen değer

Monday, July 07, 2008

YOLLARDA

İnsan ancak bu kadar mutlu olabilir herhalde, kızının büyüdüğünü görmek ve onunla tatil yapmak, gezmek, eğlenmek. ..Bir haftalık tatil maceramız başlamıştı, benim küçük teyzem, Duru’nun büyük teyzesi Güler, Duru ve ben. Direksiyonda ben, Yenikapıdan Bandırma feribotuna bindiğimizde sanki herkes tatil için yollarda görüntüsü vardı. Duru çıplak ayak feribota yayıldı ve oyuncaklarıyla oynamaya başlamıştı bile. Bense sabahın altısında kalkmaya alışkın olsam da feribot sonrası araba kullanacağımdan biraz kestirmeye koyuldum, bu arada Güler Teyzem ve Duru da birbirlerine alışmış olsalar gerek ki uyandığımda gayet mutlu oynuyorlardı. Feribottan inişte tatil heyecanı işte başlamıştı. Ayçiçek tarlaları sağ ve solumuzda bizi selamlar gibiydi Bandırma yolunda. Duru ısrarla ne zaman geleceğimizi sormaktan yorulmuş olsa gerek uykuya dalmıştı bile. Ayran mekanı Susurluk, Balıkesir geçilince benim için Altınoluk’a geldik demek olur hep. Çünkü artık ağaçlık ve daha eski yollar başlar, yol kenarlarında sebze meyve satan rengarenk şalvarlı Ege köylüleri bir tablo gibi dizilirler. İvrindi, Havran, Edremit daha çok bir şehir havasında iken Akçay ile tatil başlar. Yazlık evler, yollarda mayolu insanlar, bahçe mobilyaları satıcıları “Burada tatil var, deniz var, huzur var” mesajı verir. Kaplıcaları ile ünlü Güre’yi geçince artık yavaş yavaş yolun sonuna geliyoruz demektir. Sağda Afrodit ‘i gördüğümde hep hazırlanırım artık arabadan inmeye. Ve işte Duru da uyanmıştı. “Anneeeee ne kadar uzağa yapmışlar bu Altınoluğu” derken sesi ağlamaklı ve son derece gergindi, o da bizler gibi serin sulara atlamaya, akşam çarşı gezmeye, ikindi çaylarında kurabiye yemeyi, sahilden geçen satıcılardan abur cubur almaya sabırsızlanıyordu.
Bavullar inerken, Duru bir senedir görmediği oyuncaklarını anneannesinin çekyatlarının altından çıkarmak için sürekli bizi meşgul ediyordu. Çocuk işte, ne evin tozu, ne annesinin yorgunluğu umurunda değildi. Evde yüzüne bile bakmayacağı kırık dökük oyuncaklar salona yayıldı, biz onların üstünden atlayarak üst kata bavulları çıkarttık ve sanki deniz bir saat sonra bitip tükenecekmiş gibi mayolarımızı giydik ve doğru sahile.
Kalabalık aileyiz vesselam. Sahilde bizi Almanya’da yaşayan yazlarını ise Altınolukta sahildeki evlerinde geçiren teyzemler karşıladı. Bu sene 2 kızları ve bizim de ilk defa gördüğümüz 1 yaşındaki torunları Frida ile tatil yapıyorlardı ve biz cümbür cemaat, çocuk sesleri, çığlıklar, oyuncaklar ile dolu bir hafta geçirdik. Altonulukta tatil benim için teyzeler, kuzenler, çaylar, gözlemeler, börekler, yüksek sesle konuşmalar, şen kahkahalar demek.
Duru ile yaptığımız en eğlenceli şeylerden biri de annemin üç tekerlekli bisikleti ile sahile inmekti. Aslında yürüyerek çok yakın olan denize bu bisikletle gitmek bizim için bir hareketti. Çünkü denize giderken küçük çaplı bir ev taşıyor gibiydik ve Duru bu kalabalıkta arka sepette oturmaktan çok keyif alıyordu. Havlular, deniz şemsiyesi, kolluk, çay temosu, bardaklar, meyva,Durunun oyuncakları. Bunların hepsi o sepete sığıyordu ve o da bunların en üstüne oturmaktan inanılmaz zevk alıyordu. Tabi arada sırada ayağa kalkıp beni bağırtmaktan da zevk alıyordu.
İsviçre Alplerinden sonra dünyanın ikinci bol oksijenine sahip Kaz Dağları eteklerine kurulmuş olan Altınolukun birkaç kilometre ötesindeki Küçükkuyu’ya mutlaka uğramanızı tavsiye ederim yolunuz Ege’ye düşerse. Hele ki Altınolukla Küçükkuyu arasındaki sınırda bulunan Hasanaki Et ve Balık restorantta Egenin türlü otlarını, mezelerini tadıp taze balıklarından mutlaka yemelisiniz. Denize sıfır olan bu mekanda güneşin batışını izlemek herhalde ölmeden yapılması gerekenlerin başında geliyor.
Deniz, yemek, güneş Duru için elma şekeri, mısır, açma, pamuk helva, meyve derken güzel günler çabuk geçer misali bir haftayı işte böyle geçirdik. Anılarda kalan güzel bir hafta ile tekrar İstanbul’a gerçek hayata döndük ama hala tatil anılarını konuşmaya devam.

Monday, June 16, 2008

UZUUUUNNNN BİR ARADAN SONRA

Uzun aralar aslında bir sıkıntının mı habercisidir yoksa neşeden mi ara verilir bazı şeylere bilmem ama her ikisi de var deyip çok uzatmayacağım bu aranın nedenini. Neşe, keder, acı, elem hepsi insan içinse benim de vardı elbet yaz(A)mama sebeplerim ama işte uzun bir aradan sonra yine döndüm dünyama. Bu arada neler oldu neler yaşandı işte kısa bir gezintiye ne dersiniz?



Kızımın artık büyüdüğünü gördüm artık tek başına bir bireydi. Bizden bağımsız bir gruba üye idi ve çok başarılı bir birey, özgüveni yüksek, güleryüzlü, mutlu bir birey. Bir anne için en güzel duyguyu yaşattı bana tabi babasına da; topluluk karşısında bize gösteriler sundu arkadaşlarıyla. Yıl sonu gösterileri vardı 7 Haziranda ve Duru bale, folklor ve orf gösterileri ile gerçekten nasıl da büyüdüğünü gösterdi bize. Sahne açılıp da karşımda kuğu gibi duran o kız benim kızımdı. Gözleri nasıl da bizi aradı hemen. Canım kızım çok ama çok güzeldi o gün. Hele o mantar kıyafet yok mu, zaten minyon olduğu için tam bir mantar kızdı. Kafkas grubuyla başı çekti omzunda taşıdığı testisiyle ve en sevdiği şey bale.... Annesinin bir tanesi.



Büyük ailemizin en küçük ferdi, kuzenim Beyza'nın kızı Frida Sibel Arndt taaa Almanya'lardan bizi ziyarete geldi ve İstanbulda kaldığı süre zarfında bizim evimize konuk oldu tabi bu işe en çok sevinen Duru oldu. Ablalık keyfini doyasıya yaşadı bazen biraz karnı ağrısa da.





Geçtiğimiz pazar babalar gününü kutladık. Günler öncesinden çekirdek aile olarak fotoğrafımızı büyütmüştüm hediye olarak Erkan'a ama tabi bunu paket yapmak bir hayli zor olacaktı ve Durunun da emeği olsun diyerek beyaz kağıda sarılı hediyemizi Durunun resim yeteneği ile süsledik ve ortaya harika bir hediye paketi çıktı. Tabi bundan en çok keyif alan da Duru oldu.

Monday, May 12, 2008

DURU KIZIM



Bir gülüşünü dünyaya değişemeyeceğim, gözünden akan her bir yaşa canımı feda edebileceğim, senin mutluluğun için gözümü kırpmadan tehlikeye atlayabileceğim, ömrümü sana feda edebileceğim, karşılıksız hiçbir çıkar beklemeden seveceğim biricik kızım, DURU bebeğim senin annen olduğum için, bana bu duyguyu yaşattığın için ve hayatımda olduğun için sana sonsuz teşekkürler.

Friday, May 09, 2008

VİYANA USULÜ DANA ŞİNİTZEL

Herkes bilir şinitzeli. Tavuk şinitzel, dana şinitzel, hindi şinitzel...Kolay yemektir hele de çalışan bayan için cankurtarandır. Ama şinitzelin lezzeti de etindedir hani. Hele ki dana şinitzel yapacaksanız, eti iyi seçmek lazım. Evet evet bu akşam bizim menüde ne vardı anladınız. Açıkçası şinitzeli ya dışarıda yemeği tercih ederim ya da hazır tavuk şinitzel yapardım. Ama bu kez harika bir et aldım ve iyice incelttirdim ve bundan ne yapılır tabi ki harika bir şinitzel dedim. İnternetten baktığım tariflerin bana en uyanı, önce çırpılmış yumurtaya, sonra una ve en son da galeta ununa bulanarak kızgın yağda kızartılandı. Bu arada un dağılmasın diye çırpılmış yumurtaya biraz da su kattım.

Şinitzelin servis yaparken unutulmayanı bence üzerine eklenen terayağı. O tereyağ sıcacık etin üstünde eriyip üstüne limonu sıktınız mı, işte o tat.....nefis.....

Wednesday, May 07, 2008

BAŞUCU AYAKKABILARI

Sizin de bayramlarda yeni kıyafetleriniz oldu mu hiç? Biz çocukken bir heyecandı yeni bir kıyafet ya da yeni bir ayakkabı bayramda. Sonraları büyüdükçe unuttuk bu alışkanlığı ama küçükken annem alamasa bile mutlaka dikerdi yeni bir elbise. Tabi elbise, etek dikiliyor da ya ayakkabı? Ayakkabı her zaman alınmazdı o yüzden de daha kıymetliydi. Benim hatırımda kalan ilk ayakkabılarım, çok küçükken sanırım 3 ya da 4 yaşındayken bana alınan camlı ayakkabıydı. Alındığı zamanı hatırlamıyorum, hatırladığım onunla çekilmiş fotoğraflarım. Evet camlı ayakkabı. Aslında siyah rugan olup kenarı şeffaf bir madde olan bu ayakkabı benim için "camlı ayakkabı" oldu hep. Sonraları büyüdükçe annemin aldığı her ayakkabı önemli oldu, hatta hep başucuma koyup yattım onları. Dedim ya ayakkabı önemliydi, her zaman alınmıyordu.

Bugün de başucuma koyup yattım ayakkabılarımı. Bugün de aynı sevinci yaşadım, yaşattılar aynı heyecanı. Haftasonu çok beğenip de almaya karar veremediğim ayakkabıyı Erkan almış bana. Anneler günü hediyesini erken aldım bu sene: kızım ve kocamın çok ama çok değerli hediyesi. Bu gece ayakkabılarım başucumda uyuyacağım ve uyandığımda onları göreceğim. İşte bundan güzel daha ne olabilir hayatta?

Tuesday, May 06, 2008

ARKADAŞ




"Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş

Bir bakarsın volkan olmuş yanmışsın arkadaş

Dolduramaz boşluğunu ne ana ne kardaş

O en sıcak o en güzel duygudur arkadaş"


.......


Böyle başladı arkadaşlık,hep birlikte söyledik bu şarkıyı.Sırdaşlık, dostluk, evlilik, aile, babalık.....




Bugün doğum günün, bir zamanlar çocuk olarak kutladın, bazen arkadaş, bazen dayı, bazen patron, bazen eş ve şimdi "baba" olarak kutluyorsun. Hem de harika bir baba.

Ve biz seni çok seviyoruz, her zaman seni hep mutlu görmek istiyoruz Duru ve ben. Neşeli, içten, bizimle...Doğum günün kutlu olsun canım.

Sunday, May 04, 2008

ÇİLEK ZAMANI




En sevdiğim meyveler hangileri diye sorsalar, ilk üçün içinde çilek gelir. Hele ki biz küçükken Şile'den Ali Amca'nın kendi elleriyle toplayıp kocaman sepette getirdiği çilekler hala aklımda. Şimdi her mevsim çilek buluyor olsak da, şu anda çıkanların tadı başka. Duru da benim gibi bir çilek canavarı ama o pudra şekersiz yemiyor. Pudra şekeri ve çilek onun için ayrılmaz ikili. Çilekten neler yapılır; herhalde ilk akla gelen reçel olsa gerek. Ben saplarını koparıp derin dondurucuda da stok yapıyorum, kışın keklerde, pastalarda, cheese keklerde kullanmak üzere. Tabi bir de muhallebinin üstüne dökmek için sos yapılabiliyor. Bizde çilek nasıl yeniyor; Duru dediğim gibi pudra şekerli seviyor, ben üstüne krem şanti ekleyip yemeyi seviyorum en kalorilisinden....Erkan'a gelince o daha çok benim hazırladığım çilekli frappacinoyu tercih ediyor. Buz kırıcıda çilek, buz, biraz meyva suyu, pudra şekeri ve bir parça çilekli dondurmayı karıştırıp büyük bardağa koyup keyif yapıyoruz. Bu şekilde içilebildiği gibi alkol sevenler votka ya da cin de ekleyebilir tabi.

Eh konu frappacino olunca hepimiz oturup afiyetle içiyoruz vallahi, ama herkesin cüssesine göre bardaklarla.

Saturday, May 03, 2008

SIZI


Sızım sızım sızlar içim
Gözümde akmayan yaşlar
İçimde yıllardan kalma birikim
Bilmem ne zaman patlar
Bilirim sonu var bunun
Bilirim sonu gelir her sorunun
Bilirim sonu var bunun
Çaresi bulunur, bilirim her sorunun
Hiç aç susuz yaşamadım ki
Hiç parasız pulsuz kalmadım ki
Hiç aşksız, sevgisiz olmadım ki
Neden, neye, kime bu özlem
Sızım sızım sızlar içim
Yüreğimde fırtınalar
Ve suskun artık umutlarım
Sanki benden hesap sorar

Thursday, May 01, 2008

GÜZEL BİR MEKAN

Anadolu yakasında hele ki Kalamış tarafına yolunuz düşerse size tam marinanın karşısında, palmiyelerin altında sanki doğanın içindeymişsiniz hissi yaratan bir mekandan bahsetmek istiyorum: CHOCOLATE.

İlk olarak Nişantaşı'nda açılmış ama malesef orayı görme şansım olmadı fakat Kalamış Chocolate, İtalyan mutfağının zengin menüsüne sahip ve gerçekten çok şık bir mekan. Şık dediğime bakmayın öyle çok şık gidilesi yerlerden değil. Şıklığı; dekorasyonu, sıcaklığı ve doğası.

En güzel yanı da çayı cam bardakta getirmeleri ve de demli olması. Biz Erkan'la yemeğe değil de çaya gittik ve yanında bir de ağzınıza layık Elmalı Turta yedik. Gerçekten de gerek tadı gerek sunumu dillere destandı.
Park sorunu da yok, çünkü yol çok geniş ve istediğiniz her yer sizin. Güneşli mayıs günlerinde ideal bir mola derseniz Chocolate ideal.