Bir zamanlar birbirlerine âşık iki genç vardı. Kızın adı Tispe, delikanlının ki, Piremus idi. Yan yana evlerde otururlardı; birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine âşıktılar. Aileleri bu aşka karşıydı. Ama onlar, bu derin sevgiden vazgeçemiyorlardı . Bir gece, gizlice ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe, ağaca Piremus'tan önce varmıştı. Uzaktan ağzından kanlar akan kocaman bir aslan gördü. Korktu; hemen yakındaki bir mağaraya saklandı. Ama koşarken boynundaki eşarbı düşürmüştü. O sırada Piremus geldi. Kocaman aslan, biricik sevgilisi Tispe'nin eşarbını parçalıyordu. Tispe'nin öldüğünü düşündü;onsuz yaşayamazdı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Cansız bedeni kanlar içinde yere düştü. Tispe korkusunu yendi; mağaradan çıktı. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle karşı karşıya geldi. Piremus'un cansız bedeni yerdeydi; elinde Tispe'nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu. Piremus'un, kendisinin öldüğünü sanıp, canına kıydığını anladı. Bir an bile düşünmeden hançeri alıp göğsüne sapladı. Ölüm bile onları ayıramadı. Bedeni, Piremus'un vücudunun üzerine düştü.Ve Tanrı, o yüce aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla, bu çiftin buluştuğu ağacı onlara adadı.Piremus'un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe'nin gözyaşlarını ise, ağacın yapraklarına verdi. O günden beri, karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus'un kan lekesini), dutağacının yaprakları (Tispe'nin gözyaşları) temizler...Bilir misiniz, karadutun lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alıp ovuşturursanız, o lekenin çıktığını görürsünüz.Monday, October 24, 2011
KARADUT
Bir zamanlar birbirlerine âşık iki genç vardı. Kızın adı Tispe, delikanlının ki, Piremus idi. Yan yana evlerde otururlardı; birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine âşıktılar. Aileleri bu aşka karşıydı. Ama onlar, bu derin sevgiden vazgeçemiyorlardı . Bir gece, gizlice ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe, ağaca Piremus'tan önce varmıştı. Uzaktan ağzından kanlar akan kocaman bir aslan gördü. Korktu; hemen yakındaki bir mağaraya saklandı. Ama koşarken boynundaki eşarbı düşürmüştü. O sırada Piremus geldi. Kocaman aslan, biricik sevgilisi Tispe'nin eşarbını parçalıyordu. Tispe'nin öldüğünü düşündü;onsuz yaşayamazdı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Cansız bedeni kanlar içinde yere düştü. Tispe korkusunu yendi; mağaradan çıktı. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle karşı karşıya geldi. Piremus'un cansız bedeni yerdeydi; elinde Tispe'nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu. Piremus'un, kendisinin öldüğünü sanıp, canına kıydığını anladı. Bir an bile düşünmeden hançeri alıp göğsüne sapladı. Ölüm bile onları ayıramadı. Bedeni, Piremus'un vücudunun üzerine düştü.Ve Tanrı, o yüce aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla, bu çiftin buluştuğu ağacı onlara adadı.Piremus'un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe'nin gözyaşlarını ise, ağacın yapraklarına verdi. O günden beri, karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus'un kan lekesini), dutağacının yaprakları (Tispe'nin gözyaşları) temizler...Bilir misiniz, karadutun lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alıp ovuşturursanız, o lekenin çıktığını görürsünüz.Tuesday, October 11, 2011
Sonbaharda Bozcaada
Yazın gelen insan selinin arkasında bıraktığı sessiz,ıssız, biraz hüzün daha çok dinlenmişliğin hissedildiği Bozcaada, sonbaharda mutlaka ziyaret edilmeli.
Begonvillerin hala canlılığını koruduğu arnavut kaldırımlı sokaklarda yürünmeli, kedilerin tüm yaz yemekten doydukları için her buldukları yerde miskin miskin yatışları keyifle izlenmeli, Çiçek Fırın'dan damla sakız
lı bademli kurabiye alınıp, Çınaraltı kahvede tahta sandalyelerden istediğin birine oturup çay yanında yeme özgürlüğü yaşanmalı, yazın tıka basa dolu olan Ayazma'da Vahit'in Yeri'nde huzurla acele etmeden rüzgarın ve denizin sesi dinlenmeli, Polente Fenerinde rüzgar gülleri eşliğinde gün batımını
n renklerinde kaybolmalı, Asmalı Meyhane'nin taş plakları eşliğinde Rojida yavaş yavaş yenmeli, sabah gelincik ve domates reçeli eşliğinde denize sıfır kahvaltı edilmeli üstüne sakız likörü eşliğinde kahve içilmeli ve dönüş yolunda vapurdan iner inmez Geyikli'nin tenekelere ekilmiş sardunya ve fesleğen dolu sokaklarında son bir tur atılmalı.
lı bademli kurabiye alınıp, Çınaraltı kahvede tahta sandalyelerden istediğin birine oturup çay yanında yeme özgürlüğü yaşanmalı, yazın tıka basa dolu olan Ayazma'da Vahit'in Yeri'nde huzurla acele etmeden rüzgarın ve denizin sesi dinlenmeli, Polente Fenerinde rüzgar gülleri eşliğinde gün batımını
n renklerinde kaybolmalı, Asmalı Meyhane'nin taş plakları eşliğinde Rojida yavaş yavaş yenmeli, sabah gelincik ve domates reçeli eşliğinde denize sıfır kahvaltı edilmeli üstüne sakız likörü eşliğinde kahve içilmeli ve dönüş yolunda vapurdan iner inmez Geyikli'nin tenekelere ekilmiş sardunya ve fesleğen dolu sokaklarında son bir tur atılmalı.Bunların hepsi sonbaharda mutlaka bir kez yapılmalı ve mümkünse çocuksuz yapılmalı.
Sunday, October 02, 2011
AMİN
Önce herşey bir tutulma ile başladı, bel tutulması. Kızımı almaya gittiğimde arabadan inemedim. Evden güle oynaya çıkıyorsunuz, su balesi yapan kızınızı antreman sonrası çıkışında karşılamak için keyifle arabanıza binip okula gidiyorsunuz ve hop tutuluyorsunuz. O gün zor bela geçiyor. Ertesi gün ağrıdan ne yatabiliyorsunuz ne kalkabiliyorsunuz ne eğilebiliyorsunuz..hani iki büklüm olmak vardır ya onu bile yapamıyorsunuz, iki büklüm olabilmek için uğraşıyorsunuz yok olmuyor. Ankara'dan çok sevdiğiniz ve uzun zamandır görüşmediğiniz arkadaşınız arıyor ve üzülerek buluşamayacağınızı söylüyorsunuz, hayatınız sekteye uğramaya başladı işte. Yürüyerek doktora gidiyorsunuz ağrı içinde. Kas spazmı diyor ilaç veriyor biraz bekleyelim diyor. Bekliyoruz bekliyoruz bekliyoruz geçmiyor, ağrı belden karına, karından bacaklara yayılıyor. Gece uykunuz kalmıyor, sabah uyanmanız hayal. Herşey size bakıyor, okula gönderilecek çocuk, iş seyahatine giden kardeşiniz ve onun bakıma ihtiyaç duyan bebişi, bir sürü iş. Hepsini yapmak size keyif verirken yapamıyorsunuz ya da zorla yapıyorsunuz, ağrıyla. Sonra bir anda vücudunuzu döküntüler kaplıyor, ilaç allerjisi sanıyorsunuz eh günde 8 ilaç az değil. Yok geçmiyor, kalkıp acile gidiyorsunuz ağrılarınızdan bahsediyorsunuz, eklemlerinizde gezen berbat ağrı. Döküntüler, vücutta yüksek çıkan iltihap...Romotolog görmeli diyor acil doktoru. O ne? Romotolog kimdir? neyle ilgilidir? Niye olur? Bu satırları sol kolumda döküntülerimin geçmesi için takılan serum varken sağ kolumla acil bölümünde yazıyorum. Allahım ne mutlu bana sağ kolum serbest, sosyal paylaşım siteme girebiliyorum, şu anda evde piyano dersinde olan kızımın bu hafta hangi parçaları çalışacağını telefonda dinliyorum, şehir dışında olan eşime dakika dakika haber veriyorum üstelik bunları bana kötü kötü bakan hastabakıcıya rağmen yapabiliyorum. Herşeyi hala kontrol edebiliyorummmm. Hala özgür olmak için direniyorum, sırada romotologlarla tanışmalarım var. Bakalım daha neler göreceğim, ama ne olur onlar da kontrol edebileceğim şeyler olsun. Tek duam bu. AMİN.
Sunday, September 25, 2011
Benim domateslerim...
Benim domatesi en yakıştırdığım yer simit ve beyaz peynirin yanı doğrusu. Tadından doyum olmaz yanında tavşan kanı çay ile. Bir de Sapanca'da kendi yetiştirdiğim domateslerin
tadından geçilmiyor bu sene. Özellikle pembe domateslerim bu sene oskara aday vallahi. Sabah kahvaltı öncesi kızımın zevkle topladığı kiraz domatesler ise mini mini ama pek lezzetli. E tabi normal kırmızı domateslerimi de unutmamam gerek onlar benim ilk göz ağrılarım. Üstelik hepsi o kadar da bereketli ki, gelen konuklarımıza hediye ettik, İstanbul'a ailemize konu komşuya getirdik, okul açıldı kızım sınıf arkadaşlarıyla paylaştı.
Uzmanlar domatesin faydalarını saymakla bitiremiyor.
Cildinizi Korur: Kabuğu incecik bu meyvenin, cildinize güneş koruyucu krem etkisi sağladığını biliyor muydunuz?
Yaşlanmaya Karşı Savaşır: Domatesleri, az miktarda zeytinyağı ile birlikte tükettiğinizde, yaşlanmaya karşı vücudunuz daha güçlü bir hale gelir.
Kan Basıncınızı Düşürür: Hipertansiyondan şikayetçi bir grup hasta üzerinde yapılan bir araştırmada, hastaların günlük besinlerine domates eklendi. 8 hafta süren araştırmada her gün domates tüketen hastaların sistolik kan basıncınca 10 derece düştüğü ve diyastolik kan basıncı değerlerinin de 4 derece düştüğü gözlendi.
Gribi Önler: Karotenler (likopen ve beta karoten) gibi sebze ve meyvelerden elde edilen koruyucu pigment değerleri düşük olan insanların, günlük domates tüketmesi önerilir. Bakteri ve virüslerle savaşmaya yardımcı olan karoten bileşikleri çok önemlidir. Günlük domates ihtiyacınızı bir bardak domates suyu ile giderebilirsiniz. Göreceksiniz, soğuk algınlığı ve gribe karşı vücudunuz çok daha dirençli olacaktır.
Kolesterolü Kontrol Eder: Günde bir domates, sizin arter ve kalp sorunlarınıza karşı olan savaşınızda en güçlü dostunuz olabilir. Günlük domates yemeye başladıktan sonraki 4 hafta içerisinde HDL kolesterol seviyeniz %15 artar, bununla beraber LDL kolesterol seviyeniz düşer.
Sunday, September 18, 2011
Sistem mi sistemsizlik mi?
İster çalışan anne olalım ister ev hanımı hepimiz değişik şekillerde bir sistemin içindeyiz. Ev hanımı isek genelde sistemimizi kendimiz kurarız. Sabah kalkma, çocukların ev ya da okul düzeni, günlük yapılacak işler, temizlik, yemek, alışveriş, hobiler tüm bunları bir sisteme koymaya çalışırız. Bazen dış faktörlerden kaynaklı sistemin takıldığı noktalar oluşabilir ama yine de sistemi düzeltmek tekrar rayına oturtmak için liderlik rolü evdeki anneye düşer.Ev hanımı, sistemin koyucusu, uygulayıcısı ve uygulatıcısıdır çoğu zaman.
Çalışan anne için ise durum biraz daha farklıdır. Yaşam koçluğu yaptığım çalışan annelerin en büyük sorunları işyerlerindeki sistemlerle evlerindeki sistemin çakıştığı ve bundan kaynaklı yaşanan aksamalar oluyor çoğunlukla. Çalışan an
ne hem evdeki sistemin bir parçası hem de işyerindeki sistemin. Üstelik evdeki sistemi çoğu zaman kendi kurarken, iş hayatında sistemi uygulayan oluyor. Çalışma saatleri sistemi, doğum izni sistemi, yıllık izin sistemi, eğitim sistemi, raporlama sistemi, mesai dışı çalışma saatleri sistemi vs. Üstelik bu sistemleri değiştirme lüksü yoktur çoğu zaman. Tam evdeki sistemi yerine oturtur, çalışma saatlerinde bir değişiklik olur hop evdeki tüm sistem çöker. Kendi hobileri ya da çocukların sosyal aktiviteleri için bir sistem oluşturur pat diye mesai saati dışında çalışması gerekir ve sistem alt üst olur. Çocuğunun doğum tarihini bile yıllık iznine göre planlamaya çalışan ve buna denk getirmeye çalışan anneler tanıyorum. Hal böyle olunca da annenin iş kadını – ev kadını – anne rollerinin çakışması, duyduğu vicdan azapları, yetersizlik hissi, başarısızlık duygusu kaçınılmaz oluyor. Hatta iş bazen kendi fiziksel ve ruhsal sisteminin bozulmasına kadar gidiyor.
Sistemlerin bizi yönetmesine izin vermek yerine bizim sistemleri yönetmekten başka çaremiz yok o zaman. Hayattaki asıl hedefimizi, bizi mutlu edecek şeyi belirleyip diğer tüm yaptıklarımızı bu hedefe ulaşmak için bir amaç olarak görürsek sistemler bizi daha az etkiliyor. Hayattaki tek hedefimiz nefes almak değil elbet, ama dar bir mekanda nefessiz kaldığımızda değerini anlıyoruz nefes alıp vermenin. Aynı bunun gibi hayattaki hedefiniz neyse diğer tüm sistemlerin bu hedefi gerçekleştirmekteki adım olduğunu unutmazsanız zorunlu sistemlerin sizi daha az etkilediğini göreceksiniz.
Çalışan anne için ise durum biraz daha farklıdır. Yaşam koçluğu yaptığım çalışan annelerin en büyük sorunları işyerlerindeki sistemlerle evlerindeki sistemin çakıştığı ve bundan kaynaklı yaşanan aksamalar oluyor çoğunlukla. Çalışan an
ne hem evdeki sistemin bir parçası hem de işyerindeki sistemin. Üstelik evdeki sistemi çoğu zaman kendi kurarken, iş hayatında sistemi uygulayan oluyor. Çalışma saatleri sistemi, doğum izni sistemi, yıllık izin sistemi, eğitim sistemi, raporlama sistemi, mesai dışı çalışma saatleri sistemi vs. Üstelik bu sistemleri değiştirme lüksü yoktur çoğu zaman. Tam evdeki sistemi yerine oturtur, çalışma saatlerinde bir değişiklik olur hop evdeki tüm sistem çöker. Kendi hobileri ya da çocukların sosyal aktiviteleri için bir sistem oluşturur pat diye mesai saati dışında çalışması gerekir ve sistem alt üst olur. Çocuğunun doğum tarihini bile yıllık iznine göre planlamaya çalışan ve buna denk getirmeye çalışan anneler tanıyorum. Hal böyle olunca da annenin iş kadını – ev kadını – anne rollerinin çakışması, duyduğu vicdan azapları, yetersizlik hissi, başarısızlık duygusu kaçınılmaz oluyor. Hatta iş bazen kendi fiziksel ve ruhsal sisteminin bozulmasına kadar gidiyor.Sistemlerin bizi yönetmesine izin vermek yerine bizim sistemleri yönetmekten başka çaremiz yok o zaman. Hayattaki asıl hedefimizi, bizi mutlu edecek şeyi belirleyip diğer tüm yaptıklarımızı bu hedefe ulaşmak için bir amaç olarak görürsek sistemler bizi daha az etkiliyor. Hayattaki tek hedefimiz nefes almak değil elbet, ama dar bir mekanda nefessiz kaldığımızda değerini anlıyoruz nefes alıp vermenin. Aynı bunun gibi hayattaki hedefiniz neyse diğer tüm sistemlerin bu hedefi gerçekleştirmekteki adım olduğunu unutmazsanız zorunlu sistemlerin sizi daha az etkilediğini göreceksiniz.
Monday, September 05, 2011
Nereden geçtim bu yoldan?
Bugün kızımla sabah arabayla giderken bir mezarlığın yanından geçiyorduk. "Anne biz ölünce nereye gömecekler, mezarımız nerede?" diye bir soru geldi arka koltuktan. Hadi buyurun bakalım. Boğazıma düğümlenen o şeyi nasıl çıkaracağım da yanıt vereceğim, yanıtım ne olacak, ne demeliyim, ideal anne bu soruya nasıl tepki vermeli, duygusal anne ben ne demeliyim....saniyeler içinde bunlar geçti aklımdan ama o hala devam ediyordu. E bizi kim gömecek, berab
er mi ölecez...Allahım nereden geçtim bu yoldan sabah sabah. Dokunsalar ağlayacağım ama arkada yanıt bekleyen bir cadı var, toparladım kendimi. Başlayacağım da nereden? 7 yaşında bir çocuğa ne demeliyim, onu korkutmadan üzmeden nasıl anlatmalıyım ve gerçekten biz bir mezar yeri almalı mıyız şimdiden? Ama o susmadı tabi, ev alıyoruz da niye mezar almıyoruz demez mi...Ay bayılacağım ya da arabayla mezarlığa uçup bir yer bulacağım. Elimden geldiğince anlattım ama şuna daha kendim karar veremedim, her canlı birgün ölümü tadacaksa bugünden bir mezar yeri satın almalı mı? Ne dersiniz, fikirlerinizi yazarsanız belki bir yol bulurum ben de...
er mi ölecez...Allahım nereden geçtim bu yoldan sabah sabah. Dokunsalar ağlayacağım ama arkada yanıt bekleyen bir cadı var, toparladım kendimi. Başlayacağım da nereden? 7 yaşında bir çocuğa ne demeliyim, onu korkutmadan üzmeden nasıl anlatmalıyım ve gerçekten biz bir mezar yeri almalı mıyız şimdiden? Ama o susmadı tabi, ev alıyoruz da niye mezar almıyoruz demez mi...Ay bayılacağım ya da arabayla mezarlığa uçup bir yer bulacağım. Elimden geldiğince anlattım ama şuna daha kendim karar veremedim, her canlı birgün ölümü tadacaksa bugünden bir mezar yeri satın almalı mı? Ne dersiniz, fikirlerinizi yazarsanız belki bir yol bulurum ben de...Sunday, September 04, 2011
Frenk yemişi
Üstelik inanılmaz vitamin deposu. Vücut direncini artırma, güç ve zindelik verme, bağırsakları çalıştırmanın yanısıra açlık hissini bastırma özelliği ile diyet yapanlar için de ideal. Kan yapma, yara kapatma gibi özelliklerinin yanısıra doğal viagra etkisi de yaratıyormuş. Bilmedim, görmedim, duymadım sonuncusunu diyelim ve bu meyvenin marmara bölgesine de yavaş yavaş gelmesi için dua edelim:)
Monday, August 15, 2011
İŞTE DÖNDÜM ve TEŞEKKÜRLER HAYAT
Teşekkürler hayat; sağlıklıyım bu yüzden de en büyük özgürlüğe sahibim-hareket edebilme özgürlüğü
Teşekkürler hayat;ailem ve yakınlarımın sağlıkları ile ilgili problemleri çözülebilir durumda-bir de dostlarımdan bazılarının sağlıkları eski güzel hallerine gelse
Teşekkürler hayat; dil biliyorum ve başka ülkelerde çok rahat iletişim kuruyorum-iletişim özgürlüğü
Teşekkürler hayat; dostlarım var hem de gerçek dostlar, evimiz dolup taşıyor, paylaşıyoruz, biz gidiyoruz onlar geliyor-paylaşma özgürlüğü
Teşekkürler hayat; hobilerim var, canımın sıkılmasına izin vermiyorum-yanlız kalabilme özgürlüğü
Teşekkürler hayat; küçük şeylerden mutlu olabiliyorum, büyük meblağlar gerekmiyor mutlu olmam için - gönül zenginliği
Teşekkürler hayat; serbest çalışabiliyorum-seçme ve seçilme özgürlüğü
Teşekkürler hayat; aranıyorum, neredesin diye telefonum çalıyor-arayanla soranla görüşme özgürlüğü
Teşekkürler hayat; sadece satın alarak mutlu olmuyorum, alışveriş merkezi olmadan da yaşayabiliyorum-ıssız bir köyde yaşayabilme özgürlüğü
Teşekkürler hayat; harika bir ailem olduğu için-YAŞAMA ÖZGÜRLÜĞÜ
Tuesday, June 14, 2011
KUŞ LOKUMU
Çocukluğuma dair hatırladığım en güzel karelerden biri...Okul çıkışı varsa cebimde azıcık param, kapı önünde gazete kağıdından yapılmış küçük kese kağıdında satılan rengarenk lokumlardan alışım. Kuş lokumu, kuş gibi minicik lokumlar. Hatta dersin bitmesini iple çekerdim ki o yeşil renk olan nanelilerden kalsın satıcıda. En çok rağbet gören oydu nedense. Alıp yemeye başlayınca bir de çabuk biterdi ki, daha okulun sokağını geçmeden hüsrana uğrardım hep, kimseyle karşılaşmak istemezdim ikram etmek zorunda kalmayım diye. Eh bize öyle çok harçlık da verilmezdi, beslenme çantasına ne konmuşsa onunla idare etmek zorundaydık. Bu yüzden lokumlar da çok kıymetliydi. Ne yerken boğazıma kaçması, ne dişlerime yapışması, ne zar zor arttırdığım paranın bitmesi beni almaktan vazgeçiremezdi.
Bugün yine o lokumlarla karşılaştım 21 yıl sonra..Beyaz renkte olanları artık yok galiba ama hepsi yine aynı canlılıkta. Hemen bir paket aldım ama nedense 21 yıl önceki tadı alamadım, cebimde param vardı, çok çok almamı sağlayacak, hasretini çekmeyecektim 1 hafta ondan mı, yoksa artık küçük tatlar büyük mutluluk mu vermiyor bilmem ama eve gelince ve kızımla paylaşınca "aynı jelibona benziyor ama jelibon daha parlak daha güzel" dedi o da ve ben iyice hayal kırıklığına uğradım. Jelibon neredeeeeee benim kuş lokumum nerede...Koydum kaseye, girip çıkıp yiyorum ama ne ben eski ben ne lokum eski kuş lokumu...
Monday, June 13, 2011
Çatışmayı yok mu edelim yönetelim mi

'İnsanın olduğu yerde anlaşmak zordur' derler ya hep, ne kadar kötü aslında. İnsanın olduğu yerde anlaşma olmuyorsa nerede olacak ki? Alemin en akıllı yaratıkları anlaşamıyorsa kim anlaşacak, diyoruz da olmuyor işte. Çatışmaları yok etmeyin yönetin dedik yıllarca hep eğitimlerde. Çatışmanın olduğu yerde hareketlilik olur, verimlilik olur, yeni fikirler çıkar dedik durduk. Diyoruz da niye olmuyor, niye kimse uygulayamıyor?
Son günlerde hep bir çatışma...Bu sizin isteğinizle olmasa bile hayatın akışı sizi tam da çatışmanın ortasına getiriyor bazen. Bu çatışmalarda hep görüyorum ki herkes kırıyor, eziyor, üzüyor hatta üzülüyor. Seçimler yapıldı bitti herkes birbirine yazdı çizdi sanal ortamlarda. Hayat görüşü farklı diye birbirini olmayacak şekilde yargıladı, kendi fikrinde olmayanı aşağıladı durdu. Kimse kimseyi dinlemiyor ama herkes dinlenmek, anlaşılmak istiyor. Annem babam çatışıyor hep kendilerinin nasıl üstün olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Kızımla ders konusunda çatışıyoruz, hangimiz üstünüz bunu kanıtlamaya çalışıyoruz. Bir hediyeye karar vereceğiz, amacının mutlu etmek hoş ortam yaratmak olduğunu unutup ortamları geriyoruz, biz daha çok geriliyoruz ve daha neler neler...Bunların herbirinin sebebi farklı, kişisel görüş ayrılıkları, kendi değer yargılarımız, sistemler ve daha neler neler....Hiç biri verimlilikle, yepyeni bir fikirle bitmiyor, kırılma, gücenme, tepkiyle bitiyor. Niye? Acaba bazen uyum sağlamak, kaçınmak, boyun eğmek gelecekte sağlam ilişkiler yaratmak için etkili olabilir mi? İllaki her çatışmayı kazanmak mı gerekir? Bugün ben bir adım geri atarsam yarın karşı tarafta benim için geri adım atar mı? Bilmem sadece soruyorum, bugüne kadar çözemedim de. Belki çözen vardır...
Friday, June 03, 2011
Anne gözü farklı görür
Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Annesine göre, kızı nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu annesinin.
Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, önceleri onlara inanmadı. Ama birkaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçekbozuğu bir cilde sahipti."Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden ona yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen, yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen, düzelmiyordu.
Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında, annesinin yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip ondan kızına bakmasını rica etti.
Genç kız, bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla başbaşaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek, kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı gözü görmekten korkuyordu.
Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozuklar tamamen kaybolmuştu. Kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüştü.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak; "Sanki yeniden dünyaya geldim,"dedi. "Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?" Yaşlı doktor;"Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!" diye gülümsedi. "Annenin ölmeden önce bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!"
Wednesday, May 25, 2011
Kalbiniz başka beden de atar mı hiç
Bir insanın kalbi nasıl başka bedende çarpar, nasıl başkasının heyecanını, kaygısını, neşesini, üzüntüsünü yaşayabilir kendi bedeninde. Ancak "anne" olunca yaşayabiliyor bu duyguları ve yaşı kaç olursa olsun çocuğunun annelik böyle devam ediyor. 60 yaşındaki babam için babaannem hala endişe duyuyor üşür mü diye...Hiç bitmiyor kalp çarpıntısı çocuk varsa.
Bugün kızım ilk kez tek başına sahneye çıktı piyano solosu için. Eni topu iki parça çalacak ama gelin görün benim heyecanımı. Akşamdan başladı heyecan, sabah onu okula gönderdim hazırlanıyorum, aklım hep onda. Provada heyecanlanacak mı, kendini tanıtacağı metni ezberleyecek mi, çalamazsa üzülürse utanırsa çok üzülür mü, bir sürü heyecan ama hepsi de onun yaşayacaklarını düşünüp duyulan kaygılar...
Okula gittik hep beraber, provadalardı. Sonra konser başladı, sırayla geliyor eserlerini çalıyorlar tek tek...Sıra bizimkine gelmiyor, perdenin arkasından arada görüyorum , çok heyecanlı belli. On kişi geçt
i yok hala, biliyorum sıkıldı beklemekten, heyecanı dorukta dokunsan ağlar şimdi. Ya ben? Oturduğum yer sırılsıklam terden, ellerim ve ayaklarım sanki yok, kalbim boğazımda atıyor...Babası her an sahneye fırlamaya hazır en önde oturduğumuzdan, kızımız nota defterini koymaya yetişemez ya da mikrofonu açamazsa kendini tanıtırken diye..ne saçma olası şey değil ama işte insan her türlü olasılığı düşünüyor.
İşte o an geldi, elinde defteriyle girdi sahneden..Selam verdi, kendini tanıttı, çalacağı parçaları
-9.Senfoni ve Yaşasın Okulumuz-anons etti ve çaldı. Çalarken yüzünden neler hissettiğini, hangi anda heyecanlandığını hangi anda rahatladığını hepsini okudum, çünkü kalbim ondaydı o an. Ben oydum. Onun eli, onun kolu, onun kulağıydım o an.
Anne olmak demek hakikaten kalbinin başka bir bedende atması demek, bunu tekrar anladım bugün.
Monday, May 23, 2011
Ben her bahar böyle mi olacağım

Ben her bahar böyle mi olacağım?
Her bahar bir heyecan, bir sıkıntı, bir kaygı,bir kalp çarpıntısı...Sebebi bazen belli değil bazen çok belli, bazen bir hastalık bazen bir belirsizlik...Ama her bahar bir hüzün, bir iç sıkıntısı, güneş geç gösterdi yüzünü ondan mı acaba? Ama güneşe göre mi belirlenecek ruh halimiz, öyle şey olur mu? Hava kötüyse biz de kötü, hava iyiyse biz de iyi. Yok canım daha neler...
Toparlanmak lazım, çok şükür etmek lazım, her uyandığımız sabaha, yastığa sağlıklı olarak koyduğumuz başa, aldığımız her nefese, özgürce yediğimiz herşeye binlerce kez şükretmek lazım. Biliyorum bilmesine de işte bazen depresif oluyorum ben. Özellikle de bahar aylarında.
Ben her bahar böyle mi olacağım?
Sunday, May 08, 2011
Saturday, May 07, 2011
Beyrut ve çevresi
Beyrut ve yakınındaki şehirler ve bu şehirlerin her birinde gezip görülecek çok yer var ama vaktiniz bizim gibi sınırlıysa anlatacağım üç yeri özellikle gezmenizi tavsiye ederim. Jeita Grotto, Harissa ve Byblos. Beyrutta tavsiye edilen iki önemli turizm şirketi var ve onlar size tüm bölgeleri çok profesyonelce gezdiriyorlar: Kurban
ve Nakhal. Kurban’ın gezi günleri bize uymadığından biz Nakhal’i seçtik ve Cuma gününden Cumartesi turu için anlaştık. Cumartesi sabahı dedikleri saatte yani dakik bir şekilde bizi otelden aldılar ve çok konforlu bir şekilde yola koyulduk.
İlk durağımız bir doğa harikası olan Jeita Grotto mağaraları oldu. Beyrut’a yaklaşık 18 km. uzaklıkta olan mağaralara harika yemyeşil bir yoldan giderek ulaşıyorsunuz. Bu blgeyi 1800 lü yıllarda William Thompson adlı bir Amerikalı avlanmaya geldiği zaman keşfetmiş. İki mağaranın arasından geçen nehir zamanında kurtların yaşaması nedeniyle Wolf River olarak bilinse de bugün Dog River olarak biliniy
or. Nehir aynı zamanda Beyrut’un içme suyunu da karşılıyor. Önce Upper Cave yani üst mağarayı ziyaret etmek için, otobüsten inip biletlerimizi alarak kırmızı bir teleferiğe bindik. Yemyeşil bir ormanın arasından akan nehrin üstünden geçerek mağara girişine vardık. Mağaraya girdiğimiz anda bir doğa harikası ile karşı karşıyaydık. Hayatımda ilk defa bir mağaraya giriyordum hem de Ortadoğu’nun en büyük mağarası. Üstelik bu mağara öylesine bir mağara değildi; 1,5 milyon yıl boyunca kireçtaşının oluşturduğu sarkıt ve dikitlerin bir tiyatro sahnesi gibi dizildiği olağanüstü bir mağara. İnsanın nefesi kesiliyor manzara karşısında. Üst mağarayı yürüyerek geziyorsunuz ve her bir sarkıt sizi alıp götürüyor geçmişe. O an bir tiyatro sahnesindesiniz rengar
enk ışıkların süslediği. Lower Cave yani Alt Mağara ise tekneyle geziliyor. Romantizm, gizem, büyü, korku ne arasanız var bu gezi boyunca. Işık gölgeleri düşüyor suyun üzerine, daracık yollardan ustalıkla geçiyor tekne sürücüsü. Jeita Grotto hakikaten büyülüyor insanı, boşuna Dünyanın Yeni Yedi Harikası aday listesine girmemiş.
Jeita’dan yola çıkıp daha çok Beyrut’lu Hıristiyanların yaşadığı ve genelde yazlık evlerin bulunduğu Junieh’ e doğru yola koyulduk. Beyruttan 25 km. kadar uzaklıkta ve Beyrut’un sırtını dayadığı Harissa tepesine biz otobüsle
çıktık. Genelde teleferikle çıkılan bu yolu biz araçla çıkıp teleferikle geri dönmeyi tercih ettik. Harissa, Meryem Ana Heykeli ve Maruni Kilisesinden ibaret ama bir manzara var ki, bizim Çamlıca Tepesi ayarında. Tüm Beyrut ayaklar altında. Zaten neredeyse yol boyunca her yerden koskoca hacıyla kiliseyi ve tepeyi görüyorsunuz. Hıristiyanlığın gücünü hissettirdiği bir tepe harissa.

Özellikle büyük teleferikle ilk etapta indiğiniz yerden görünen manzara bir harika. Bu noktaya kalabalık bir grupla ve büyük kırmızı teleferiklerle iniyorsunuz. Sonrasında dört kişilik teleferiklere binip sahile kadar inerken ki manzara inanılmaz, tabi teleferikler vızır vızır ve apartmanların arasından geçtiği için, B
eyrut evlerinin içini, yaşam alanlarını da izleme şansınız oluyor. Şahsen bu apartman dairelerinde oturmak istemezdim, düşünsenize odanızın penceresinin önünden dakika başı bir araç ve insanlar geçiyor, mahrem alan diye bir şey yok. Bu arada yükseklik ve kapalı mekan korkusu olanlar için en iyi yol araçla çıkıp inmek Harissa’ya.
Dünyanın en eski yerleş
im yerlerinden biri olan, son durağımız Biblos’a doğru yola çıktığımızda içimi bambaşka bir heyecan sardı. Yaklaşık 8000 yıl önce kurulmuş bu şehir, dünyada görmek istediğim yerler listesinde bulunuyordu. Yaşım ilerledikçe hepsini sırasıyla görmeye başladım ve işte şimdi Biblos’taydım. Sebebi belki de yazının sonunda bahsedeceğim konudan dolayıdır kimbilir…
Biblos özellikle biz kitap sevenler için mutlaka görülmesi gereken bir yer, çünkü modern alfabe ilk kez burada bulunmuş. Harflerin sembol yerine seslere tekabül ettiği ve bugü
n okuduğumuz kitapların temeli işte burada atılmış. Eski çağlarda Fenikelilerin liman şehri olan Biblos, tarihi kalıntıları, Obelisk tapınağı, kalesi ile göz kamaştırmakla beraber, tarihi çarşısı, hediyelik eşya dükkanları, kafeleri, fosil müzesi ile buram buram tarih kokuyor. Beyrut’a 45 km. uzaklıktaki Byblos ya da Yunanlıların diliyle Jbeil’i görmeden Beyrut’u gördüm demek doğru olmaz.
Gelelim benim Biblos tutkuma, 13.yy. sonuna kadar Biblos, Banu Hamada adlı bir yerel ailenin yönetimindeymiş. Banu; hatun, sultan anlamına geliyor bunu biliyorum ama bu kadar da hakimiyet de pek göz ardı edilecek gibi değil doğrusu.

Dönüş yolunda sahil kıyısında Makhlouf Sur Mer adlı deniz ürünleri restoranında yediğimiz Lübnan mezelerinin ve balığın güzel tadıyla Beyrut’un tadı karıştı ve hoş bir duyguyla ertesi sabahın erken saatlerinde Beyrut’a veda edip güzel ülkemizin yolunu tuttuk.
İlk durağımız bir doğa harikası olan Jeita Grotto mağaraları oldu. Beyrut’a yaklaşık 18 km. uzaklıkta olan mağaralara harika yemyeşil bir yoldan giderek ulaşıyorsunuz. Bu blgeyi 1800 lü yıllarda William Thompson adlı bir Amerikalı avlanmaya geldiği zaman keşfetmiş. İki mağaranın arasından geçen nehir zamanında kurtların yaşaması nedeniyle Wolf River olarak bilinse de bugün Dog River olarak biliniy
or. Nehir aynı zamanda Beyrut’un içme suyunu da karşılıyor. Önce Upper Cave yani üst mağarayı ziyaret etmek için, otobüsten inip biletlerimizi alarak kırmızı bir teleferiğe bindik. Yemyeşil bir ormanın arasından akan nehrin üstünden geçerek mağara girişine vardık. Mağaraya girdiğimiz anda bir doğa harikası ile karşı karşıyaydık. Hayatımda ilk defa bir mağaraya giriyordum hem de Ortadoğu’nun en büyük mağarası. Üstelik bu mağara öylesine bir mağara değildi; 1,5 milyon yıl boyunca kireçtaşının oluşturduğu sarkıt ve dikitlerin bir tiyatro sahnesi gibi dizildiği olağanüstü bir mağara. İnsanın nefesi kesiliyor manzara karşısında. Üst mağarayı yürüyerek geziyorsunuz ve her bir sarkıt sizi alıp götürüyor geçmişe. O an bir tiyatro sahnesindesiniz rengar
enk ışıkların süslediği. Lower Cave yani Alt Mağara ise tekneyle geziliyor. Romantizm, gizem, büyü, korku ne arasanız var bu gezi boyunca. Işık gölgeleri düşüyor suyun üzerine, daracık yollardan ustalıkla geçiyor tekne sürücüsü. Jeita Grotto hakikaten büyülüyor insanı, boşuna Dünyanın Yeni Yedi Harikası aday listesine girmemiş.Jeita’dan yola çıkıp daha çok Beyrut’lu Hıristiyanların yaşadığı ve genelde yazlık evlerin bulunduğu Junieh’ e doğru yola koyulduk. Beyruttan 25 km. kadar uzaklıkta ve Beyrut’un sırtını dayadığı Harissa tepesine biz otobüsle
Özellikle büyük teleferikle ilk etapta indiğiniz yerden görünen manzara bir harika. Bu noktaya kalabalık bir grupla ve büyük kırmızı teleferiklerle iniyorsunuz. Sonrasında dört kişilik teleferiklere binip sahile kadar inerken ki manzara inanılmaz, tabi teleferikler vızır vızır ve apartmanların arasından geçtiği için, B
Dünyanın en eski yerleş
Biblos özellikle biz kitap sevenler için mutlaka görülmesi gereken bir yer, çünkü modern alfabe ilk kez burada bulunmuş. Harflerin sembol yerine seslere tekabül ettiği ve bugü
Gelelim benim Biblos tutkuma, 13.yy. sonuna kadar Biblos, Banu Hamada adlı bir yerel ailenin yönetimindeymiş. Banu; hatun, sultan anlamına geliyor bunu biliyorum ama bu kadar da hakimiyet de pek göz ardı edilecek gibi değil doğrusu.
Dönüş yolunda sahil kıyısında Makhlouf Sur Mer adlı deniz ürünleri restoranında yediğimiz Lübnan mezelerinin ve balığın güzel tadıyla Beyrut’un tadı karıştı ve hoş bir duyguyla ertesi sabahın erken saatlerinde Beyrut’a veda edip güzel ülkemizin yolunu tuttuk.
Tuesday, May 03, 2011
Beyrut'ta yaşam
Gitmeden önce Beyrut hakkında o kadar övgü dolu sözler duymuş o kadar çok yazı okumuştum ki, açıkçası merak ediyor ve pek de inanamıyordum Ortadoğu’nun Paris’i denen şehrin bu kadar muhteşem olabileceğine. Gece yarısı uçaktan inip de havalimanının açık alanına çıktığımızda sıra sıra dizilmiş taksilerin lüks ve son model hallerinden denildiği kadar olduğunu anlamıştık bile. Havaalanından otele kadar olan yol boyunca gördüğümüz binalar , son model arabalar, capcanlı gece hayatı, ışıl ışıl caddeler sanki bir Avrupa şehrindeyiz hissi verdi bize.
Otelimiz Beyrut’un kalbinin attığı Hamra caddesinin tam üstündeydi. İlk gece daha uçaktan iner inmez saatin çoktan bizim sınırlarımızı aştığını bilsek de bu canlı şehri kaçırmak istemedik ve gece yarısını çok ço
k geçmesine rağmen ünlü Beyrut Amerikan Üniversitesinin önünden yürüyerek Corniche adı verilen sahil boyuna geldik. Bizim aç olduğumuzu bilen ve güzel menüleriyle karşılayan Hard Rock cafe hemen Corniche’in başında. Girişindeki Beatles’a ait dev yazı da enteresan doğrusu; “The Time Will Come When You See We Are All One. Hepimizin bir olduğunu göreceğimiz o gün gelecek.
Madem gece hayatı dedik, Beyrut’un kalbi geceleri Monot Caddesinde atıyor. Gece kulüpleri, barlar ve restoranlar yaklaşık 1 km olan bu dar ve uzun sokakta. Beyrutta ikinci akşamımızda taksi bizi bıraktığında karanlık, ıssız bir sokakta bulduk kendimizi, hatta yanlış geldiğimizi bile düşündük fakat hafif hafif müzik seslerini takip ederek öyle bir ortama girdik ki her yer harika tasarımları olan barlarla doluydu. Lime Bar, tam lime limon renginde hoş bir ambiyansı olan bahçeli ılık Beyrut gecesi için harika bir seçim oldu. Tabi buralarda hayat 23:00 sonrası başladığından bizim için biraz geç bir vakitti ama yine de çocuksuz olunca ve yetişmek ya da sabah erken kalkma derdi olmadığından hakkını verdik diyebiliriz Monot caddesinin.

Gündüz güzelliği ve canlılığı kadar gece de hareketli olan Place de L’Etoile yani Özgürlük Meydanı Beyrut’un simgesi..Venedik için San Marco meydanı, Barcelona için Rampla Caddesi, İstanbul için Taksim Meydanı ne ise Beyrut için de Özgürlük Meydanı ve bu meydana çıkan tüm sokaklar aynı. Özellikle Lübnan Mutfağını tadabileceğiniz çok sayıda restoran bulunan caddede nargile içerek günü tamamlayabilir, dünyanın her yerinden gelen çeşit çeşit insanları izleyebilirsiniz bu meydanda oturarak. Beyrut denince aklımda kalan ilk ve en güzel şey meydandaki cafede oturup elma aromalı nargileyi tüttürmek oldu ne yalan söyleyim, sigara içmeyen biri olarak o kokuyu hiç unutamadım.
Beyrut’un merkezi olan ve downtown olarak adlandırılan bu bölge Beyrut’ta görülebilecek tüm tarihi bina ve eserlerin de toplandığı bir meydan. Savaş zamanında en sıcak çatışmaların olduğu ve yeşil hat olarak adlandırılan bu meydanda şehitler adına yapılmış Place Des Martyrs anıtını, Ömer Paşa Camisini, Parlamento binasını, Roma İmparatorluğu kalıntılarını, Public Parkı aynı anda gezebiliyorsunuz. Beyrutta gezer
ken binaların üzerinde bulunan savaş izlerini görüyorsunuz sürekli. Taranmış binalar, kurşun izleri, delik deşik duvarlar. Kimileri yeniden restore edilmiş, kimileri hala restorasyon halinde, kimileri de kurşun deliklerinin içini doldurup oturmaya devam ediyor. Dolayısıyla şehirde sürekli bir inşaat durumu söz konusu.
Yeşil hat denilen sınırın kuzeyinde Hıristiyanlar güney kısmında ise Müslümanlar oturuyor, tabi bu ayrım sadece hatta kalıyor yoksa dinlerin kardeşliğinin en güzel örneği Beyrut. Ezan sesi ile çan sesi aynı anda kulağa o kadar hoş geliyor ki.
Beyrut aslında hareketliliği, sürekli trafiği, insanların sabırsızlığı, korna sesleri ile İstanbul’a çok benziyor bu yüzden de maalesef kendimizi çok rahat hissettik Beyrut’ta. Genelde toplu taşıma aracına hiç rastlamadık, herkes ya taksilerle ya da kendi araçlarıyla gidiyorlar bir yerden bir yere. En ilginci de taksilerin pazarlığa açık olmaları öyle ki yarı yarıya iniyorlar pazarlıkla. Taksiye binmeden önce gideceğiniz adresi söylüyorsunuz o size 15 dediyse 5’e gidiyorsunuz.

Ortadoğu’nun Paris’i olur da Paris alışverişsiz olur mu hiç? Hamra caddesi ilk gece gezdiğimizde ünlü markaları barındırıyor gibi görünse de alışverişin merkezi Solidere Bölgesi bence. Hamra caddesi biraz İstiklal Caddesini andırıyor, arada yerel mağazalar, turistik eşya satan mağazalar oysa downtown denilen bölgede Beyrout Souk adı verilen açık hava alışveriş merkezi ve çevresindeki sokaklar, modanın merkezi şeklinde. İşte burada kendinizi hakikaten Paris’te hissediyorsunuz. Ayrıca Doğu Beyrut’taki ABC alışveriş merkezi de görülebilecek yerlerden. Fiyatlar inanılmaz yüksek, herşey çok parlak, taşlı cıngıl cıngıl ama görmeye değer doğrusu. Bu kadar hareketli bir yaşamın olduğu Beyrut’ta yemek başlı başına bir şölen. Lübnan mutfağının ününü zaten hepimiz biliriz mutfakla yemekle aramız biraz iyiyse. Tüm dünyada Çin Mutfağı, İtalyan Mutfağı kadar yeri vardır Lübnan Mutfağının da. Ama yerinde tatmak doğrusu bir başka. Bizim Antakya yöresinin tüm meze çeşitleri burada ve aynı isimle. Hommos – Humus, Kebap, Tabbouleh-Maydanoz, domates, roka salatası, Abbaganush- Abagannuş.
Lübnan Mutfağını tadabileceğiniz en güzel yerlerden biri Karam Beirut. Dünyada birkaç ülkede şubesi bulunan Karam, bizim Bursa İskender ya da Develi Kebap gibi artık geleneksel olmuş. Downtownda bulunan bu mekanı tavsiye ederim. Ayrıca Monot caddesinin hemen paralelinde bul
unan Abdel Wahap da bir diğer adres Lübnan Mutfağı için. Eğer Lübnan mutfağı ile sınırlı kalmak istemezseniz Fransız mutfağının güzel bir örneği le “Relais de l’Entrocote”. Bizim cafe de Paris diye yediğimiz et ve patates kızartması…Yalnız restoran sadece bu ikiliyi sunuyor başka bir yemek şansınız yok. Monot caddesinde ve Özgürlük Meydanında iki şubesi var ve hakikaten güzel. Bunun dışında İtalyan, Çin, Asya yemeklerini hemen hemen heryerde bulabilirsiniz.

Genç nüfusuyla, güzel alımlı bakımlı genç kızlarıyla kordon boyunu andıran Corniche ve güvercin kayalıklarıyla Beyrut pırıl pırıl parıldıyor. Arap müziğinin sokaklara yayılan kıvrak melodisi, saat başı çan sesi, her renk begonvilleri, sarı renkli taş binaları ve içinizi zaman zaman ürperten savaş kalıntılarıyla Beyrut savaşın izlerini çoktan silmeye başlamış.
Otelimiz Beyrut’un kalbinin attığı Hamra caddesinin tam üstündeydi. İlk gece daha uçaktan iner inmez saatin çoktan bizim sınırlarımızı aştığını bilsek de bu canlı şehri kaçırmak istemedik ve gece yarısını çok ço
Madem gece hayatı dedik, Beyrut’un kalbi geceleri Monot Caddesinde atıyor. Gece kulüpleri, barlar ve restoranlar yaklaşık 1 km olan bu dar ve uzun sokakta. Beyrutta ikinci akşamımızda taksi bizi bıraktığında karanlık, ıssız bir sokakta bulduk kendimizi, hatta yanlış geldiğimizi bile düşündük fakat hafif hafif müzik seslerini takip ederek öyle bir ortama girdik ki her yer harika tasarımları olan barlarla doluydu. Lime Bar, tam lime limon renginde hoş bir ambiyansı olan bahçeli ılık Beyrut gecesi için harika bir seçim oldu. Tabi buralarda hayat 23:00 sonrası başladığından bizim için biraz geç bir vakitti ama yine de çocuksuz olunca ve yetişmek ya da sabah erken kalkma derdi olmadığından hakkını verdik diyebiliriz Monot caddesinin.
Gündüz güzelliği ve canlılığı kadar gece de hareketli olan Place de L’Etoile yani Özgürlük Meydanı Beyrut’un simgesi..Venedik için San Marco meydanı, Barcelona için Rampla Caddesi, İstanbul için Taksim Meydanı ne ise Beyrut için de Özgürlük Meydanı ve bu meydana çıkan tüm sokaklar aynı. Özellikle Lübnan Mutfağını tadabileceğiniz çok sayıda restoran bulunan caddede nargile içerek günü tamamlayabilir, dünyanın her yerinden gelen çeşit çeşit insanları izleyebilirsiniz bu meydanda oturarak. Beyrut denince aklımda kalan ilk ve en güzel şey meydandaki cafede oturup elma aromalı nargileyi tüttürmek oldu ne yalan söyleyim, sigara içmeyen biri olarak o kokuyu hiç unutamadım.
Beyrut’un merkezi olan ve downtown olarak adlandırılan bu bölge Beyrut’ta görülebilecek tüm tarihi bina ve eserlerin de toplandığı bir meydan. Savaş zamanında en sıcak çatışmaların olduğu ve yeşil hat olarak adlandırılan bu meydanda şehitler adına yapılmış Place Des Martyrs anıtını, Ömer Paşa Camisini, Parlamento binasını, Roma İmparatorluğu kalıntılarını, Public Parkı aynı anda gezebiliyorsunuz. Beyrutta gezer
Yeşil hat denilen sınırın kuzeyinde Hıristiyanlar güney kısmında ise Müslümanlar oturuyor, tabi bu ayrım sadece hatta kalıyor yoksa dinlerin kardeşliğinin en güzel örneği Beyrut. Ezan sesi ile çan sesi aynı anda kulağa o kadar hoş geliyor ki.
Beyrut aslında hareketliliği, sürekli trafiği, insanların sabırsızlığı, korna sesleri ile İstanbul’a çok benziyor bu yüzden de maalesef kendimizi çok rahat hissettik Beyrut’ta. Genelde toplu taşıma aracına hiç rastlamadık, herkes ya taksilerle ya da kendi araçlarıyla gidiyorlar bir yerden bir yere. En ilginci de taksilerin pazarlığa açık olmaları öyle ki yarı yarıya iniyorlar pazarlıkla. Taksiye binmeden önce gideceğiniz adresi söylüyorsunuz o size 15 dediyse 5’e gidiyorsunuz.
Ortadoğu’nun Paris’i olur da Paris alışverişsiz olur mu hiç? Hamra caddesi ilk gece gezdiğimizde ünlü markaları barındırıyor gibi görünse de alışverişin merkezi Solidere Bölgesi bence. Hamra caddesi biraz İstiklal Caddesini andırıyor, arada yerel mağazalar, turistik eşya satan mağazalar oysa downtown denilen bölgede Beyrout Souk adı verilen açık hava alışveriş merkezi ve çevresindeki sokaklar, modanın merkezi şeklinde. İşte burada kendinizi hakikaten Paris’te hissediyorsunuz. Ayrıca Doğu Beyrut’taki ABC alışveriş merkezi de görülebilecek yerlerden. Fiyatlar inanılmaz yüksek, herşey çok parlak, taşlı cıngıl cıngıl ama görmeye değer doğrusu. Bu kadar hareketli bir yaşamın olduğu Beyrut’ta yemek başlı başına bir şölen. Lübnan mutfağının ününü zaten hepimiz biliriz mutfakla yemekle aramız biraz iyiyse. Tüm dünyada Çin Mutfağı, İtalyan Mutfağı kadar yeri vardır Lübnan Mutfağının da. Ama yerinde tatmak doğrusu bir başka. Bizim Antakya yöresinin tüm meze çeşitleri burada ve aynı isimle. Hommos – Humus, Kebap, Tabbouleh-Maydanoz, domates, roka salatası, Abbaganush- Abagannuş.
Genç nüfusuyla, güzel alımlı bakımlı genç kızlarıyla kordon boyunu andıran Corniche ve güvercin kayalıklarıyla Beyrut pırıl pırıl parıldıyor. Arap müziğinin sokaklara yayılan kıvrak melodisi, saat başı çan sesi, her renk begonvilleri, sarı renkli taş binaları ve içinizi zaman zaman ürperten savaş kalıntılarıyla Beyrut savaşın izlerini çoktan silmeye başlamış.
Thursday, April 28, 2011
SON NEFES
''Büyütmem gereken bir kızım var, şalteri nasıl kapatırım ki" demiş Arman Kırım pazar günü ropörtajında...Çarşamba sabahı da şalterler kapanmış....ÖLÜM....
Biz istemesek de şalterler iniyor, aynı bundan tam bir yıl önce daha hayatının baharında 37 yaşında aramızdan ayrılan Volkan'ımız gibi. Onun da büyütmesi gereken bir kızı vardı aynı Arman Kırım'ın kızının yaşında. Tıpkı aynı kazada ölen Bahadır gibi, aynı yaşta oğlu vardı onunda...hepsi 8 yaşında bebeler daha. Tıpkı aynı kazada ölen Ali gibi....Babalığa hazırlanan...Bu şalterlere ne oluyor, niye durmadan kapanıyor, kime göre neye göre....ah bir bilebilsem.
Biz daha yarışalım hayatla, yetiştiremeyelim işleri, kariyer koltuklarına yapışalım, bitmesin projeler, paraya doymayalım, aldıkça alalım, sevdiklerimizi ihmal edelim, çocuklarımızla akşamdan akşama görüşelim, büyümesini kaçıralım, lükse, markaya, çula çaputa yatırım yapalım, aramayalım birbirimizi sormayalım, hep küselim, fesatlıklar düşünelim, istemediğimiz şeyleri istemeden yapıp, içimizden geldiği gibi yaşamayalım, ana babamıza hasret olalım, kardeşimizi umursamayalım, işten güçten hiçbirine vakit ayırmayalım, en sevdğimiz arkadaşımızı yoğunluktan unutalım ŞİMDİ. NASILSA DAHA ÇOKKKK VAKTİMİZ VAR, YAPARIZ BİR GÜN HEPSİNİ.Volkan, Bahadır, Ali, Arman..... ve bugün şalteri inmiş herkesin mekanı cennet olsun.
Thursday, April 21, 2011
DİŞ PERİSİ
Çıkarken de düşerken de bir tantana oldu bizim dişler valla. 11 aylık, neredeyse doğum günü olacaktı ama kızımda hala diş belirtisi yoktu. Akranları altı aylık çıkarmışlardı hatta onun zamanına gelene kadar neredeyse tüm dişleri tamamdı. Ben de aldı mı bir telaş, acaba dişleri çıkmayacak mı, acaba niye geç kaldı bı kadar. Allahtan tam bunları düşünürken biri patlayıverdi de hepimiz bir oh çektik. Çok ağrı sızı olmadı bizde, öyle huysuzluk, ateş filan yaşamadık çok şükür. Tabi diş çıkınca diş buğdayı yapıldı, çoluk çocuk cümbür cemaat toplanıldı, buğdaylar haşlandı, toz şekerle karıştırıldı afiyetle yenildi. Haşlanmış buğday taneleri ipe dizildi toka niyetine kızımın saçına takıldı, kısmetli olsun niyetine. Buğdayın içine para konuldu, hangi misafire çıkarsa kızımı donatsın diye. Makas, kitap, ilaç kutusu, müzik cd si gibi çeşitli meslek gr
uplarını temsilen nesneler kızımın önüne kondu ki, hangisini seçerse ileride o mesleği yapacak diye. Anlayacağınız diş çıktı çıkmasına ama bizim kutlamalar günlerce sürdü. Eh şimdi çıkan dişlerin dökülme zamanı, ne tuhaf di mi çıksın diye uğraş bekle, sonra da dökülsün. Tabi biz yine geç kaldık, kızımın arkadaşlarının hepsinin dişleri çoktan döküldü hatta yenileri çıkmaya başladı ama bizde tık yoktu bugüne kadar. Artık deneyimli olduğumuzdan "niye dökülmüyor" diye telaş yapmadık hatta geç dökülen dişlerin daha sağlıklı çıkacağını duyunca pek bir rahat davrandık ebeveyn olarak ama gel gör ki kızımız bizimle aynı fikirde değil. Okulda bir prestij meselesiymiş meğerse b
u diş çıkması. Dişsiz olmak, öyle gezmek büyümenin bir sembolüymüş ve daha dişi dökülmeyenler için çok da iyi şeyler düşünülmüyormuş. Hergün dişlerine asılmak mı dersiniz, sallanmayan dişi sallanıyor diye sevmeler mi dersiniz, "anne çıkacak di mi" diye günde beş defa sormak mı dersiniz hepsi var. Yani çıkarken bu kadar sıkıntı yaşamadım ama düşerken yandık gibi. İşte bu sabah beklenen an geldi ve benim de günüm aydınlandı. Alt sıradaki orta dişimiz sallanıyor. Ben üzüldüğümü hatta ağladığımı hatırlıyorum küçükken dişim çıkıyor diye. Ne ağlaması koşa koşa, sevinçle gidildi okula haberi vermek için arkadaşlarına. Tuhaf valla tuhaf şimdiki çocuklar. O rahatladı akşam sabah düşer o sallanan diş. Pekala ben ne yapacam şimdi, ilk diş düşmesinde neler yapılıyor, diş perisi diye birşey varmış bilen var mı, ne gibi kutlamalar var acaba, nerede saklanacak çıkan diş, kutu nerede satılır, özel bir yemek var mı pişirilmesi gereken....Aman çıkması ayrı düşmesi ayrı dertmiş bu dişin.
uplarını temsilen nesneler kızımın önüne kondu ki, hangisini seçerse ileride o mesleği yapacak diye. Anlayacağınız diş çıktı çıkmasına ama bizim kutlamalar günlerce sürdü. Eh şimdi çıkan dişlerin dökülme zamanı, ne tuhaf di mi çıksın diye uğraş bekle, sonra da dökülsün. Tabi biz yine geç kaldık, kızımın arkadaşlarının hepsinin dişleri çoktan döküldü hatta yenileri çıkmaya başladı ama bizde tık yoktu bugüne kadar. Artık deneyimli olduğumuzdan "niye dökülmüyor" diye telaş yapmadık hatta geç dökülen dişlerin daha sağlıklı çıkacağını duyunca pek bir rahat davrandık ebeveyn olarak ama gel gör ki kızımız bizimle aynı fikirde değil. Okulda bir prestij meselesiymiş meğerse b
u diş çıkması. Dişsiz olmak, öyle gezmek büyümenin bir sembolüymüş ve daha dişi dökülmeyenler için çok da iyi şeyler düşünülmüyormuş. Hergün dişlerine asılmak mı dersiniz, sallanmayan dişi sallanıyor diye sevmeler mi dersiniz, "anne çıkacak di mi" diye günde beş defa sormak mı dersiniz hepsi var. Yani çıkarken bu kadar sıkıntı yaşamadım ama düşerken yandık gibi. İşte bu sabah beklenen an geldi ve benim de günüm aydınlandı. Alt sıradaki orta dişimiz sallanıyor. Ben üzüldüğümü hatta ağladığımı hatırlıyorum küçükken dişim çıkıyor diye. Ne ağlaması koşa koşa, sevinçle gidildi okula haberi vermek için arkadaşlarına. Tuhaf valla tuhaf şimdiki çocuklar. O rahatladı akşam sabah düşer o sallanan diş. Pekala ben ne yapacam şimdi, ilk diş düşmesinde neler yapılıyor, diş perisi diye birşey varmış bilen var mı, ne gibi kutlamalar var acaba, nerede saklanacak çıkan diş, kutu nerede satılır, özel bir yemek var mı pişirilmesi gereken....Aman çıkması ayrı düşmesi ayrı dertmiş bu dişin. Monday, April 11, 2011
Beni bu kokular öldürüyor
Vazo içinde sapları çürümüş çiçek kokusundan, Sigara içilen ortamda uzun süre bulunan bir insanın kıyafetinin üzerine sinen kokudan, Uzun süre camları açılmamış bir odaya girdiğimdeki ilk kokudan, Birkaç saat önce lahmacun yenilen ortamın kokusundan, Karnabahar pişmiş mutfak kokusundan, Binlerce parfüm denenmiş olan parfümeri dükkanının kokusundan, Paspasları yıkanıp kurumadan serilen araba kokusundan, Eve tamire gelen tamircinin gittiğinde arkasında bıraktığı ayak kokusundan, Çocuk vitamin şuruplarının kapağı ilk açıldığı andaki kokusundan, Ve tüm kokulu silgilerden nefret ediyorum...
Sunday, April 10, 2011
Bu çocuklar başka yerden...
Olay büyük alışveriş merkezlerinden geçer; eşime makosen almak için girdiğimiz bir mağazada, annesi babası ayakkabı bakan beş yaşlarında bir çocuk, mağazanın minik puflarını araba yapmış bir uçtan bir uca itiyordu. Düttt dütt diye oradan oraya giden puflar tabi ki amaca hizmet edemiyordu bu afacan sayesinde, halbuki onlar insanlar rahat rahat oturup ayakkabısını denesin diye oradalardı. Hem çocuğa bunu hatırlatmak hem de biraz onu kızdırmak için "bu araba benim" dedim pufun birini tutup, "yaaaaaaaa benim" dedi tabi, ona acıyacağımı susacağımı sandı velet ama ben tekrar " hayırrr benim" dedim ve pufu çektim kendime doğru. Benimle başa çıkamayacağını anlaya
n çocuk babasına koştu ve "babaaaa bu araba benim" dedi, babası da "tamam oğlum,senin" dedi, ama o an için çocuğu başından savmak istercesine...İşte çocuğun verdiği yanıt: "araba benimse, ruhsatını benim üstüme yap o zaman bana neeeee yaaa"
n çocuk babasına koştu ve "babaaaa bu araba benim" dedi, babası da "tamam oğlum,senin" dedi, ama o an için çocuğu başından savmak istercesine...İşte çocuğun verdiği yanıt: "araba benimse, ruhsatını benim üstüme yap o zaman bana neeeee yaaa"Ne babası ne ben böyle bir yanıt tabi ki beklemiyorduk. Daha beş yaşında, hayal gücünü, mavi bir pufun onun arabası olduğuna bu kadar inanmasını, sahiplenmesini herşeyi bir kenara bırakın daha o yaşta "ruhsat" kelimesini, üzerine yapılacak bir olay olduğunu bilmesini bilemedim ben doğrusu. Kızım da bazen buna benzer şekillerde şaşırtıyor beni...Daha geçen gün bir arkadaşım beş yaşındaki kızının "element"ten bahsettiğini anlattı.
Kesinlikle başka bir amaç için geliyor dünyaya şimdiki çocuklar, misyonları çok farklı. Bizden değiller sanki...Dünyayı değiştirmek üzere, yeni bir bilinç ve enerjiyle geldiklerine inanıyorum kesinlikle. Biz onları çoğu zaman hiperaktif, yaramaz, hareketli, meraklı diye adlandırıyoruz ya da üstün zekalı. Ama onlar -kendi değerini bilen, ihtiyaçlarının farkında olan, sistem bozucu ama bunu iyileştirmek için yapan- cevherler...
Subscribe to:
Posts (Atom)