Wednesday, April 22, 2009

PIRLANTA ET


Yandaki fotoğraflara ilk baktığınızda burayı ne dükkanı sanacaksınız merak ediyorum. Su sebili, oturma grubunun yanında çeşit çeşit çay ve kahveler, plazma televizyon, canlı bitkiler, oyuncaklar ve mis gibi parfüm kokusu...Burası bir kasap...evet bir kasap ama işte ayrıntılarla fark yaratmış, kalitesini hizmet anlayışına yansıtmış, içeri gelen her müşteriye özel davranan onu bekletirken güzel vakit geçirmesini sağlayan bir kasap. Kızım geçen gün "kıymacı" diye anlattı et satan yeri anlatırken, kimine göre kasap, kimine göre kıymacı, kimisine et butik...isim çok önemli değil önemli olan sunulan hizmet. Gerçekten Pırlanta Et'ten içeri girer girmez mis gibi parfüm kokusu karşılıyor sizi, o alışageldiğimiz et kokusu yok ya da sıra sıra asılmış halde değil etler, arka bölümde. Siz vitrinde güzel tanzim edilmiş ve kendilerinin hazırladığı özel etleri görüyorsunuz. İstediğiniz et hazırlanırken oturup çayınızı içebiliyorsunuz ve televizyonda son haberleri takip ediyorsunuz. Çocuğunuz varsa yanınızda hiç merak etmeyin onlar da düşünülmüş. Oyuncaklar tam onlara göre. Ve asıl işleri yani etleri....Hayatımda hiç sevmediğim ciğerin müdavimi oldum, bir dana ciğerleri var ki Türk lokumu. özel hazırladıkları bonfileler, kavurmalar herşeyiyle mükemmel. Ufuk ve Uğur kardeşler kendi kişisel kalitelerini etlerine de yansıtmışlar ve gerçekten yaptıkları işi tam anlamıyla harika yapıyorlar. Kredi kartı ile evinizde ödeme kolaylığı da sunuyorlar. Sipariş hatları, 0216.384.36.34, web sitelerinin de yakında açılacağını söylediler.

İşte bu dedirtiyorlar insana, önemli olan ne iş yaptığınız değil işi nasıl yaptığınız. Tebrikler Pırlanta Et, Ufuk ve Uğur.

Monday, April 20, 2009

BİZ FAKİR Mİ OLDUK ANNE?

"Biz fakir mi olduk anne? " diye 4,5 yaşındaki kızım sordu geçen sabah. Sebebi de, ona örmek istediğim yeleğin kalıbını çıkartmak için kestiğim gazete kağıdını üstünde denememdi. Gazete kağıdı giymem diye isyan etti önce, sonra ikna oldu ama biz fakir mi olduk anne, niye gazete giyiyorum dedi. O yaştaki bir çocuğun fakir kelimesinden çıkardığı anlam tam olarak neydi, ona göre kim ya da kimler fakirdi, fakirler ne giyer ne içerdi tabi ki tam olarak anlayamadım ama vereceğim yanıtı kendi içimde bayağı düşündüm. Hayır fakir değiliz, hayır fakir olmadık, fakir değiliz ama bu hiç fakir olmayacağımız anlamına gelmiyor, fakirlik göreceli bir kavramdır.....ve daha bir sürü yanıt. Ne demeliydim, onun yaşı nasıl bir yanıtı anlayabilir bilemedim ama fakirlik, zenginlik o yaştaki çocuk için bile çok önemli bir yer kaplamıştı hayatında. Kim istemez ki evladının ömür boyu kalbi de gönlü de cebi de zengin olsun ama hayat süprizlerle dolu, bunu da bilmesi gerekiyor.
Bernard Shaw ne demiş "Diş ağrısı çekenler, dişleri sağlam olanları; yoksulluk çekenler parası bol olanları mutlu sanır."Mutluluk sadece para ile olsaydı hep zengin ol derdim böyle dua ederdim güzel kızım sana ama küçük şeylerle mutlu olmayı bil diyebilirim sadece , bazen bir gazete kağıdını giymek de insanı çok mutlu edebilir, buna mutlu olmak için de çok sebep sayabilirsin, annenin sana örgü yelek yapabilmesine mutlu olman gibi. Gerisini ileride hayatın boyunca sen bulacaksın benim küçük meleğim.

Wednesday, April 15, 2009

FARK ETMELİ İNSAN

Fark Etmeli İnsan
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını.
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın,
Ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken Dünya benim! dercesine
Avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
Ölürken de aynı avuçların
Her şeyi bırakıp gidiyorum işte!dercesine apaçık kaldığını
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azrailin her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan.
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte
Ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada
Yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli
Ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni
Dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi, köpek beslediği halde
Çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Eşine seni çok seviyorum!
Demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 sadece üçünü giydiğini
Ama arka sokaktaki komşusunun
O beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin
Sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını
Ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli.
Fark etmeliyiz çok geç olmadan
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti, yarın meçhuldür.
O halde ömür dediğin bir gündür,
O da bugündür

Can Yücel

Friday, April 10, 2009

yükse yüksek kulelere kız vermesinler


"Kınayı getir ana
Parmağın batır ana
Bu gece misafirim yanında yatır ana"

Kınamız vardı dün akşam kına gecemiz...Hem ağlarım hem giderim misali, biz de hem ağladık hem oynadık. Nazlı'mızın evlenmesi bizim kurtlarımızı dökmemize vesile oldu ve günlerdir hazırlandığımız kına gecesi harika geçti. Ne güzel adetlerimiz var ve bu adetleri devam ettirmek, çocuklarımıza, torunlarımıza öğretmek bizim görevimiz diye düşünürüm hep. Yurtdışına gidince özellikle de Avrupa'da kentlisinden köylüsüne herkesin belirli örf adetleri yerine getirdiğine hep şahit olmuşumdur, yumurta bayramında evlerine astıkları renkli yumurtalar, noeller, evlenirken arabalarına bağladıkları tenekeler, çocuklarına isim koyma törenleri hepsini bir keyifle yaparlar. Bizim de çok renkli törenlerimiz var aslında ve kına da bunlardan biri. Düğünden bir gün ya da bizim yaptığımız gibi birkaç gün önce yapılan, çoğu zaman sadece kadınların katıldığı ama artık kadınlı erkekli olan kına gecesi hem bir eğlence hem de gelinin evinden ayrılacağı için kendisine bir veda anlamı da taşıyor. o kadar güzel maniler, türküler var ki kına gecesi için yazılmış biz de dün akşam birkaçını hepbirlikte okuduk ve türküleri mırıldandık.



Çoğu zaman özellikle de modern kentlilerin çok tasvip etmediği hatta yapanlara küçümseyerek baktığı bu tip adetler bence tam tersi özenilerek yapılması gereken, kimliğimizi, renkli tarihimizi, el emeği ile işlenmiş yöresel kıyafetlerimizi yaşatmak için de bir fırsat. Herşeyden öte bir buluşma, toplanma, bir araya gelme aracı. Dün akşam uzun zamandır görmediğimiz dostlarımızla eski günlere döndük, bir amaç için toplandık, arkadaşımıza hoş bir anı bıraktık ve en önemlisi birbirimiz için önemli olduğumuzu hatırladık. Hayatın koşturması içinde, bin türlü de derdin kederin içinde bir buse kondurduk kendimize fena mı?


Gelelim kına gecesinin olmazsa olmazı kınaya. Efendim dedim ya günler hatta aylar öncesinden başlayan hazırlığımızda bir organizasyon ekibi kurduk ve arkadaşlarımızla iş bölümü yaptık. Ev sahibinin zaten telaşlı olduğu günlerinde ona yük olmaması için her türlü yiyeceği bölüştük ve hepimiz bir parça getirdik. Müzikleri birimiz ayarladı, biz kına alışverişi için Nur ile Mahmutpaşa'ya gidip kına tepsisi, kına örtüsü gibi eğlenceli kısmı yaptık. Kına , özel hazırlanmış bir tepsi içinde geldi salona benim tarafımdan ve gelinin yüzü dantel ve pullarla işlenmiş bir örtü ile kapatıldı. Bayanlar ellerinde mumlarla o meşhur türküyü söyledi, YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE KIZ VERMESİNLER....Amacımıza ulaştık, anneyi de kızı da ağlattık, hatta biz daha çok ağladık. Klasik olarak gelinin eli açılmadı kına için. Niye??????????Kaynana altın taksın diye ve kaynana altını verince eller açıldı....Bindallı giyen Nazlıcım o kadar sıcak o kadar doğaldı ki.








"Mendili eline, mendili verdim geline, kara kına yollamış yar benim ellerime...." Kına bahane göbek havası şahane.

Tuesday, April 07, 2009

BAHARI SEVİYORUM




Hem kuzenim Bahar'ı çok seviyorum, hem de mevsim olan baharı. İkisi de taze başlangıçları anımsatıyor, ikisi de neşeli, ikisi de sakin..


Haftasonu bahara merhaba dedik Sapanca'da evimizde. Yarın da bizim Bahar geliyor İstanbul'a. Yani heyecan var bugünlerde ben de. Toprakla haşır neşir olduk bu hafta sonu. Yazlık hasır saksılar çıktı dolaplardan, eski çiçekler temizlendi, yeni çiçekler alındı. Sakız sardunyaları başlamış çıkmaya, Akdenizliyim ben canlı, neşeli, sıcak kanlı der gibi....kırmızı, pembe, fuşya...Çuhalar rengarenk hala..açelyalar hala dipdiri ve ağaçlar... patlamaya hazır dallarıyla gelinlik kız gibi. Ellerimiz solucanlarla karşılaştı Duru ile toprakla oynarken, tırnaklarımızın içleri kapkara oldu, elimiz yüzümüz kirlendi ama mutluyduk. Hele de çiçekleri dikip çayımızı alıp karşısına geçip işte bu bahçe bizim der gibi bakışımız... herşeye değdi. Bahar hoşgeldin ne olur uzun kal.

Sunday, March 29, 2009

BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM

Ne güzel yazmış Cahit Sıtkı Tarancı ve işte ben de yolun yarısını geçiyorum bugün:

OTUZ BEŞ YAŞ

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne? Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünüyorsunuz;

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar? Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar. N'eylesin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak. Taht misali o musalla tasında.

Tuesday, March 24, 2009

DEĞİRMENCİ KONAK

Yok başka eşi Safranbolu'da dersem inanın abartmış olmam. Daha önceden Safranbolu'ya gitmişliğim vardı ama gece konaklamamıştım ve Kastamonu dönüşü çok istedim bir gece de Safranbolu'da kalmayı. Arkadaşımız Levent, "sizi öyle bir konağa götüreceğim ki hayran kalacaksınız herşeyine" dediğinde, eh işte eski taş bina, organik gıdalar filan herhalde dedim içimden. Akşamın ilk saatlerinde hava biraz kararmıştı ki, Safranbolu'nun tarihi çarşısının içinden geçip yukarı doğru tırmandık ve dar arnavut kaldırımlı sokaklardan geçip Değirmenci Konağın önünde durduk, kapıda bizi konağın sahiplerinden has Safranbolu'lu Ahmet Bey karşıladı ve içeri girdiğimizde bizi karşılayan güzel ve güleryüzlü hanımlara mı yoksa tarih kokan harika restore edilmiş konağa mı baksak şaşırdık kaldık. Çölde bir vaha demişler ya kendi sitelerinde, hakikaten öyle. Servet Hanım, dünya tatlısı bayan otelin sahiplerinden. Ahmet Bey'in kayınvalidesi, Hülya Hanımın annesi, Yasemin'in de anneannesi ama anneanne dediğime bakmayın 25 liklere taş çıkartacak güzellik ve enerjiye sahip. Ahmet Bey ve Hülya Hanım İstanbul'da yaşıyorlar ama kızları Yasemin'in anneannesinin yanında okuması nedeniyle haftasonları hep Safranboludalar.

Servet Hanım ile konağın en üst katındaki geniş salonda yaptığımız ve tadı damağımda kalan sohbetten anladığım kadarıyla, bu konak 152 senelik bir rum eviymiş. Servet Hanımlar 4 yıl önce konağı satın almışlar, restore etmişler ve 2 yıl önce de otel olarak işletmeye başlamışlar. En iyi restore edilen ev yarışması kapsamında Değirmenci Konak restorasyonuyla 2007 Koruma Onur Ödülü almış.

Daha önce yaşayan ve şu anda Yunanistan'da olan konağın önceki sahiplerini de bulmuş Servet Hanımlar ve Yunanistan'da onları evlerinde ziyaret etmişler, anlata anlata bitiremiyor dostluklarını, Türkçe konuşmalarını. 15 yaşında Türkiyeden giden konağın genç kızı Fanni Teyze şimdi 77 yaşındaymış.

Konakta 7 oda var bir tane de suit oda var ki çok ama çok özel. Odaların isimleri de Servet hanımın çocuklarının ve Yunanistandaki dostlarının isimlerini taşıyor.



Servet Hanım o kadar pozitif bir insan ki, konağa girer girmez onun sıcaklığını, anaçlığını hissediyorsunuz. Akşam yemeğinde Servet Hanımın kızkardeşinin yaptığı mantıyı yerken konağın torunu Yasemin'in bize verdiği piyano resitali de mükemmeldi doğrusu. Akşam yemeği dedim ama konakta oda kahvaltı sistemi var ama biz dedim ya biraz özeldik o akşam ve ertesi sabah. Bir pazar kahvaltısı bu kadar mı güzel olur, Servet hanımın yaptığı harika reçeller, cam seralarında yetiştirdikleri domatesler, kendi ağaçlarından toplayıp kuruttukları dutlar, harika bir meyve topu.... ama sürpriz...bükme...Ahmet Bey'in annesinin içini hazırladığı ve başka bir köyde özel fırında pişen bükmenin tadına doyulmadı doğrusu. Dedim ya özeldik diye , bu da bize özeldi gerçekten.









Arasta kahvesiyle, yemenicileri, bakırcılarıyla aklımda her zaman en güzel haliyle kalan Safranbolu'da şimdi Servet Hanım ve Değirmenci Konak da var artık. Yolunuzu bir hafta sonu Safranbolu'ya çevirin, gezin tozun ve Değirmenci Konağa gidin ama benden selam söyleyin, laf aramızda konuk ağırlamakta mükemeller ama biraz içlerinin ısınması gerekiyor orada kalmak isteyenlere.

Monday, March 23, 2009

KASTAMONU

Nihayet Karadeniz Bölgesinde bir il daha görecek olmanın heyecanı ile Kastamonu'ya doğru yola çıktığımızda kültürel, sosyal, dini, doğal bakımdan bu kadar zengin bir şehir ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim doğrusu. Bütün bu güzellikleri yanında 7000 yıllık da tarihi bir geçmişe sahip ayrıca Kastamonu. Gitmeden önce şehir hakkında yaptığım araştırmalara, şehir içinde edindiğim kaynaklar da eklenince hayli bilgi sahibi olmuştum hakkında. Kastamonu'ya dair anlatılacak o kadar çok şey var ki, hepsini bir yazıda toplamak oldukça zor ama bir konu var ki kesinlikle ayrı bir günden ayrı bir başlık. O da yemekleri...Etli ekmek, tirit, banduma, çorbaları ve daha neler neler...Hepsi ayrı bir tat, ayrı bir konu. Başka bir yazımda bunları çok daha detaylı paylaşacağım kesinlikle.

Bizim gezimizin ilk durağı Ilgaz Milli Parkı oldu. Ülkemizin en güzel doğal parklarından biri olan Ilgaz'a tırmanmaya başladığımızda başlayan kar, oteller bölgesine geldiğimizde neredeyse Duru'nun boyu kadar olmuştu. Mart ayının son günlerini çok soğuk olarak yaşadığımız ülkemizde Ilgaz bir cennet gibi geldi bize. Bembeyaz sadece bembeyaz ve tertemiz dersem yeter mi...Büyülendik adeta. Gerçekten de Ilgaz, Anadolu'nun sen yüce bir dağısın. Yanında anne ve babası, ekmek elden su gölden misali, oyun, kartopu, gezmek...bir çocuk için bundan daha mutlu bir gün olabilir mi? Ilgaz'da çok güzel bir tesis olan Mountain Resort da çaylarımızı şömine ve dağ manzarası karşısında içtikten sonra rotamızı şehre çevirdik ve ilk durağımız Kastamonu Kalesi. Kale o kadar büyülü bir mekandı ki, arabada uyuya kalan Duru'yu uykulu halde alıp, pusede bindirip arnavut kaldırımlı ve dik yokuşlu kale yollarından tıngır tıngır sürüp kalenin en tepesine çıktık kaleyi gezip aynı yoldan inip pusetten çıkarıp arabaya koyduk ve Duru hala uyuyordu. Kale, şehrin en yüksek noktasında adeta bir koruma görevlisi gibi koruyor Kastamonu'yu. İlin güneybatısında 112 metre yüksekliğindeki kayalık bir tepede bulunan kale M.S. XII. yy sonlarında yapılmış ve şehre tamamen hakim bir manzaraya sahip. Buradan baktığınızda ilk göze çarpan ünlü saat kulesi. Kaleden çok da uzak olmayan kuleye arabayla çıkmakta fayda var. Hükümet Konağının arkasında Sarayüstü Tepesi denilen noktada yer alan kuleyi yazın ziyaret etmek çok güzel olsa gerek. Bahçesinde esen püfür püfür rüzgar yanında bir bardak taze demlenmiş çay hiç fena olmaz. Biz kuleyi gezerken Duru hala arabada uyuyordu ama şehre indiğimizde gözlerini kocaman açmış ve çay pasta diye tutturmuştu. Kastamonu çarşısı içinde yer alan 500 yıllık Nasrullah diğer adıyla kambur köprü karşısında bir pastanede çayımızı içerken Kastamonu halkı da akşam telaşına kapılmıştı bile. Biryerlerde insanlar çalışıyor, biryerlerde evine gidiyor, biryerlerde uyuyor, hasta yatıyor, ölüyor, geziyor, okuyor ....bizim gibi turist...hayat akıp gidiyor.





Kastamonu'da konakladığımız Sinan Bey Konağı, şehrin en eski konaklarından.Odamızdaki yatak ise Duru kadar bizi de mest etti. Dantel cibinlik ile süslenmiş yatağı, cumbalı pencereleri, tahta nişleri, yüksek tavanlı odaları ile tam bir tarih kokan bu konakta bir gece geçirmenizi öneririm yolunuz buralara düşerse.






Kastamonu dini açıdan da oldukça zengin. Külliyeleri, medreseleri, motif motif işlenmiş oymalı sedefli camileri ile ruhunuzu dinlendiren, sizi bambaşka dünyalara götüren bir şehir. En ünlüsü olan Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi, Seyyid Sünneti Efendi tarafından 1490 yılında yapılmış. Külliye içinde cami, türbe, dergah, kütüphane, asa suyu, şadırvan ve dergah evleri mevcut. Türbe yanında incecik akan Asa Suyu, berrak ve çok hafif akan bir su. Zemzem suyu tadında ve şifalı olduğundan ziyaretçilerin mutlaka içtiği bir su. Şeyh Şaban-ı Veli'nin hemen alt tarafında bulunan Nasrullah Külliyesi, Nasrullah Kadı isimli bir hayırsever tarafından 1506 yılında yaptırılmış. Mehmet Akif Ersoy, Milli Mücadeleyi destekleyen konuşmalarını burada yapmış. Külliye içindeki Kastamonu'nun meşhur Çekme Helvasının yapıldığı atölye tam belgesellikti doğrusu. Geleneksel yöntemlerle yapılan helvanın malzemesi sadece şeker ve un, hakikaten de çekilerek yapılıyor ve seyretmesi çok zevkli. Nasrullah camisinin arkasında yer alan Münire Medresesi içindeki El Sanatları Çarşısında Kastamonuya ait her türlü el sanatları ürünlerini bulabilirsiniz. Yörede dokuma özellikle de el işi tel kırma örtüler çok ünlü. El tezgahlarında el emeği göz nuru yapılan ve çeşit çeşit isimlerle kenarları bağlanan renk renk desen desen masa örtüleri insanın içini ısıtıyor.








Kastamonu'ya gidip de görmeden dönmeyeceğiniz yerlerden biri Liva Paşa Konağı Etnografya Müzesi, diğeri Arkeoloji Müzesi. 1910 yılında İttihat ve Terakki Kulübü'nün Kastamonu şubesi olarak inşa edilen arkeoloji müzesi Kurtuluş Savaşı yıllarında İstiklal Mahkemesi olarak da kullanılmış. Liva Paşa Konağı ise, Kastamonu'nun sivil mimarlık örneklerinden biri. Bodrum katıyla beraber dört katlı olarak inşa edilen konağın bodrum katında mutfak ve hamam kısmı, zemin katta kışlık odalar, üst katta da yazlık odalar yer almakta. 19. yy. geleneksel Kastamonu ev yaşantısının cansız mankenlerle canlandırıldığı konak Duru'nun en beğendiği yerlerden oldu.
"Gelişiniz güle güle, gidişiniz güle güle, her işiniz güle güle" demiş Şeyh Şaban-ı Veli ve biz de güle güle ayrıldık Kastamonu'dan.










Monday, March 16, 2009

KABİN


Nasıl bir terapi, nasıl bir zevk o rengarenk yünlerle temas anlatamam size. Sohbet, çay kahve, simit peynir ve tabi daha zararlı bir sürü yiyecek, dedikodu, vizyondaki filmler, Amerika'daki en son tıbbi gelişmeler, hukuk, ingilizce, kitap, Ankara'daki siyaset, çocuk gelişimi, okul seçimi, fıkra ve daha bir sürü konu ise gündem maddelerimiz. Nerede mi oluyor tüm bunlar? Erenköy, Bağdat Caddesi'nde Divan Pastanesinin sokağına girince hemen solunuzdaki küçük, şirin ve sıcacık Kabin'de. Kabin bir yüncü değil, bir yün örgü kursu değil bir terapi merkezi adeta. Her pazartesi sabahı 3 saat harika bir ekiple oradayım 2 aydır. Kabin'in sahibesi sevgili mimarımız Ruhsar Hanım yılmadan, sabırla, zevkle bize bir yandan istediğimizi örme şansı verip örnek anlatırken, bir yandan müşterilere laf anlatıyor bir yandan da bizim sürekli gülüşmelerimize kulak kesilmeye çalışıyor. Kabin'in güzel, her daim bakımlı, kibar çalışanı Zeynep Hanım'ın sıcaklığı, çayları da eklenince neşe çifte kavrulmuş oluyor. Bu dükkana girince renkler karşılıyor sizi, sarı güneş gibi içinizi açıyor, pembeler baharda yüzünüze tatlı bir esinti veriyor, kahverengi üşüyen ellerinizi ısıtıyor, siyah bir anda sizi kraliçe asaletine bürüyor kısacası buraya gelip de kendinize uygun birşey bulmamanız mümkün değil. İşte bir pazartesiden alıntı,

güzel Leyla'mız en son ördüğümüz yakalık sunumunda. Kabin'de özenle, sevgiyle, neşeyle örülen herşey iki yetişkin çocuk annesi - büyük kızı üniversiteye hazırlanıyor - olup bir manken görünümünde olan Leyla tarafından giyilip sergilenir. Leyla'ya yakışmayan birşeyi bugüne kadar görmedim. Tercümanımız, yabancı diller bölüm başkanımız Serpil ve en sevgili avukatımız Jülide hanım tarafından onaylananlar hemen piyasaya sürülür yani hepimiz aynısından öreriz hatta Jülide Hanım uluslararası çalışıp Amerika'ya ihraç eder. Aramıza en son katılan kadim dostum Nur da bize ayak uydurup şu ana kadar örülen herşeyi bizzat uygulayarak bu çarka katıldı bile. Gün tamamlanır ve hep beraber bir yemek ile sonlandırılır. Örgü bahane sohbet şahane, siz de Kabin'e gidin ve sadece benden selam söyleyin, nasıl mutlu olacaksınız bakın.


Saturday, March 14, 2009

GÜNEŞİ GÖRDÜM

Bravo deyip ayakta alkışlamak istiyorum Mahsun Kırmızıgül'ü. Türkiye'nin gerçeklerini, okumamanın, cahilliğin insana neler yaşattığını, kadınların içler acısı halini, kardeş kavgasının ne olduğunu, insan ayrımcılığının iğrenç yüzünü, terörü, başka ülkelerde insana verilen değerin niye bizde verilmediğini ve daha sayamadığım bir çok noktayı o kadar iyi gözler önüne dökmüş ki , gerçekten de insanın farkındalığını arttırıyor bu film. Düşünmeyeni düşündürüyor, ağlamayanı ağlatıyor, acımayanı acıtıyor ve insanın insana yaptığını gösteriyor en acısı da devletin insana yaptığını. Hele o çocuklar, o zavallı, masum, okul yüzü görmeyen çocuklar...onlar da çocuk, onlar da bu ülkenin evladı, onlar da analarının babalarının kuzusu. Bu ülkede yaşamak benim çocuğum gibi onun da hakkı, bu ülkede doğan herkesin bu ülkede ölmek hakkı. Vatan hasreti çekip, anasını bacısını özleyip sırf insana değer verildiği için göç eden insanın da hakkı vatanında yaşamak, ölmek..Bu hakkı vermeyen, kardeşi kardeşe düşüren, aynı takımları tutup aynı türküleri söyleyen insanların arasında uçurum gibi farklar yaratan, eğitim sistemiyle, çevre düzenlemesiyle, sosyal güvencesiyle insan ayrımı yapan herkes ama herkes suçlu değil mi? Ve suçlu Kırmızıgül'ün dediği gibi devlet baba değil mi? Devlet ana yapmıyor bunları devlet baba yapıyor, devlet analara da ve biz analara da çok iş düşüyor. Ülkemize güneşi biz doğdurabiliriz, çocuklarımıza biz doğru eğitim verebiliriz. Kendi çocuğumuzla birlikte diğer tüm çocukların da güneşi görmesine biz destek olabiliriz. Bugün kızımı hayranı olduğu Bez Bebek dizisinin oyuncularıyla tanıştırmaya götürdüğümde onun yaşıtında olan bazı çocukların bir bez bebekleri bile olmadığını onların bez bebek yerine kendi kardeşlerine bol miktardaki kardeşlerine
baktıklarını ve çoğu çocuğun da bez bebek yerine kendi bebekleriyle -canından kanından olan
daha kendi çocukken kucağında taşıdığı evlatlarıyla - büyüdüğünü düşündüm. Onlara Bez Bebek desem, NANA KULİNA desem ne derler ne yaparlardı acaba? Benim kızım da bu ülkenin çocuğu onlar da, ileride büyüyüp yan yana çalıştıklarında ne olacak? İkisi de aynı ülkeden iki insan gibi mi olacak yoksa birbirlerini mi vuracak? Ne olur artık "yüreğim dayanmıyor", "çok üzülüyorum ama yapacak birşey yok", "çocuğumu gönderirim yurtdışına" laflarının arkasına saklanmayalım, biraz daha güçlü olalım ve anneler olarak biz biraz daha duyarlı olalım en azından duyarlı çocuklar yetiştirelim ki, ileride çok geççç demeyelim.

Wednesday, March 11, 2009

Kışa veda ederken ayva tatlısı

Kışın son günlerini yaşadığımız şu günlerde yavaş yavaş kış sebzelerine ve de meyvelerine veda ederken ayvayı unutmadım ve tatlı bir son veda dedim ona, işte ayva tatlısı hem de kaymaklısından;


4 kişilik tatlı için 2 ayva, 1 su bardağı su, 1 su bardağı toz şeker, 3 karanfil gerekli. Üzeri için kaymak ya da vanilyalı dondurma ve antep fıstığı tozu tavsiye edilir.


Ayvaların kabuğunu soyup ortadan ikiye kestikten sonra çekirdeklerini çıkarttım. Ayvaları tencereye dizip çekirdeklerini ve karanfili üzerine serptim. Şeker ve suyu ilave edip kısık ateşte yumuşayıp, rengi pembeleşene kadar pişirdim. Soğuduktan sonra şerbetinden çıkartıp servis tabağına alıp taze kaymak ve toz antep fıstığı ile bir güzel yedim. Nasıl ama? İsteyen kaymak yerine vanilyalı dondurma da kullanabilir.



Bol güneşli günlerde görüşmek üzere...

Thursday, March 05, 2009

Kabaklı Sakız Muhallebi

Tatlı yiyelim tatlı yazalım, o kadar hastalık, kötü haber, mutsuzluk hakim ki çevrede insanın canı ne haber ne gazete okumak istiyor. Hayatta ufak güzellikler yaratmaktan başka yapılacak birşey gelmiyor aklıma, o yüzden de tatlı yapıp tatlı yazıyorum. Tatlı için gerekli malzeme;


1 kilo balkabağı

1 çaybardağı su

1 çay bardağı şeker

Biraz ceviz içi

10 tane petibör büsküvi

1 paket dr. oetker sakızlı muhallebi

3,5 su bardağı süt

1 kaşık margarin


Balkabaklarını ince doğrayıp, üstüne şeker ve suyu katıp yumuşayana kadar pişiriyorsunuz ve biraz soğuyunca çatalla ezip ufaladığınız bisküvi ve cevizleri ekliyorsunuz. Ayrı bir yerde sakızlı myhallebi karışımını bir tencereye boşaltıp üstüne sütü ekliyorsunuz ve hafif kaynayana kadar pişiriyorsunuz , daha sonra içine margarini koyup kısık ateşte bir taşım daha pişiriyorsunuz ve hafif soğuyunca mikser ile çırpıyorsunuz. Kup bardaklarına bir sıra kabak karışımı bir sıra muhallebiden döküp üstüne çikolata sos ile servis yapıyorsunuz.

Thursday, February 26, 2009

ÇOK ACI

Sabahın ilk saatlerinde uyanıyorsunuz belki de uyandırıyorsunuz birilerini, belki acele bir iş halletmeye, belki evinize, belki geçici süreli yurt dışı görevinize, belki mesleğiniz bu olduğundan uçuşa gidiyorsunuz, belki de turist olarak gidiyorsunuz kim bilir. Vedalaşıyorsunuz sevdiklerinizle, ya havaalanına bırakıyorsunuz birilerini ya da bırakılıyorsunuz. Önce bavul kontrolleri ardından vize ve son olarak pasaport. Kahvenize zaman kalıyor belki, belki gazetelere bakıyor ölüm haberlerine, ekonomik krize, trafik kazalarına göz gezdiriyorsunuz halinize şükredip. Sizi çağırıyorlar uçağa, bu size "son çağrı" diyorlar. Nereden bileceksiniz ki bu gerçekten size son çağrı...Bu son gazete okuyuşunuz, son kahvenizin en son yudumu, son kez kızınızla , annenizle, eşinizle vedalaşmanız.. Bilemezsiniz, uçağa biniyorsunuz, kemerinizi takıyorsunuz, kibar ve güven veren sesiyle pilotunuz uçağa hoşgeldiniz diyor, kaderimi paylaşmaya hoşgeldiniz diyecekti aslında. Uçak kalkıyor... korkuyorsunuz o ilk havalanma anında, rotasına girip de kemer ikaz ışıkları sönünce bir oh çekiyorsunuz, herşey güzel, hani son kahve değilmiş havalanındaki diyorsunuz.... Aman işte her uçak öncesi böyle vesveseliyim ben deyip kızıyorsunuz kendinize. İniş için alçalmaya başladığınızda bir daha ki sefer nereye uçsam diyorsunuz ve artık ineceğiniz kentin evleriyle cam cama yan yana can canasınız neredeyse veeeeeeeeeeeee. hayat bitiyor, son çağrı, bilinmeyen bir tarladasınız ya üşüyorsunuz ya da sımsıcaksınız son sıcaklık bu. Ben böyle mi uyandım sabah bunun için mi, bu yüzden mi kırgın ayrıldım kocama, öpmedim sevdiğimi son kez, aramadım anamı babamı vedalaşamak için, erteledim dönüşte yaparım dedim. Kardeşimi uğurlarken, onu tam uçağa gönderecekken niye çok kilo aldın biraz dikkat et dedim de, sen her halinle güzelsin demedim... erteledim.. nasılsa derim diye, nasılsa o hep var diye, nasılsa varız diye.. nasılsa görüşeceğiz diye. Niye daha çok yakın yaşamadım sevdiklerimle, doya doya gezmedim onlarla, hastalıklarında yanlarında olup çorba pişirmedim, niye cümbür cemaat bayram kutlamadım? Niye nasılsa yaparım diye, üç gün sonra olur diye, dönünce diye, ileride diye.... şu uçak insin hele bir diye, uçak indi, uçaklar inecek ama belki de ben bir daha olmayacağım.

Saturday, February 21, 2009

OSCAR ÖDÜLLERİ YAKLAŞIRKEN

Tüm dünya ile beraber sinema filmlerini takip edebilmek, herhalde Türkiye için üçüncü dünya ülkesi ya da geri kalmışlığın bir örneği diyen kişilere bir başka örnek olsa gerek. Henüz ülkemizde gösterime girmeden de ve oscar ödülleri verilmeden de artık filmleri izleyebiliyoruz. Her ne kadar ben bu dvd işini yeni çözmüş olsam da çevremdekilerin uzun zamandır filmler daha gösterime girmeden izlemeleri ülkemizin ne kadar ileride olduğunun en basit örneği.

Pazar günü Oscar ödülleri sahiplerini bulacak, kim ne alacak bilmiyorum ama benim Oscara aday gösterilen filmler, senaryolar ve daha bir takım branşlarda favorilerim işte bunlar:

En iyi senaryo dalında Ben Slumdog Millionaire diyorum ve başka da birşey diyemiyorum. Her ne kadar Hintliler, sefaletlerini ortaya döktüğü gerekçesiyle filmi protesto etseler de, konu bence süper. Mumbai’nin varoşlarından çıkıp “Kim milyoner olmak ister” adlı yarışmayı kazanan genç Hintlinin kaderini anlatan film bir zafer hikayesini çok çok iyi anlatmış. Hindistan’ın karanlık yüzü denilen sefalet, şiddet, mafya, uyuşturucu, yolsuzlık hangi ülkede yok acaba?

En iyi erkek oyuncu ve en iyi kadın oyuncu adaylarım Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi filmi ile Brad Pitt ve Cate Blanchett. Yaşlı olarak doğan ve zamanla gençleşen Benjamin'in hikayesini anlatan film değişik bir senaryoya sahip olsa da benim için ilk sırada yer almıyor.
En iyi yönetmen dalında Frost/Nixon adlı film ile Ron Howard benim için aday. En beğendiğim filmlerden olan A Beautiful Mind ve Cinderalla Man filmlerinin de yönetmeni olan Howard bence bu konuda ödüle layık. Fırlama bir televizyon sunucusu ve habercisinin gözden düşen ve onurunu kurtarma mücadelesi veren başkan Richard Nixon ile 4 gün üst üste yaptığı söz düellosunun hikayesini anlatan film izlenmeye değer.

Thursday, February 19, 2009

Ödülüm var artık

Bu sabah güzel bir olayın sevinci ile yazıyorum bloguma, uzun zamandır beni takip eden fakat henüz kendisiyle tanışamadığım sevgili blog dostu Güncemiz beni en beğendiği bloglar arasında seçmiş ve onurlandırmış. En güzel yanı bu blogun, bir sürü dostun oluyor seni görmese de çok iyi takip eden ve onlarla yazıştığında sanki çok eski bir dost ile görüşmüş gibi oluyorsun. Çok teşekkürler SenaBera, iyi ki varsın.

Efendim işte geçenlerde bir ipucu verip bugün tamamını sergilediğim şalım. İlk tığ işi eserim oluyor kendileri. Bu ara biraz hobilere fazla vakit ayırdığımdan, iş hayatının yoğunluğuna bir es verip yaşamdan tat almaya, daha dolu yaşamaya çalıştığımdan olsa gerek çok keyif veriyor bir şeyler üretmek renklerden, yünlerden.

Güzel bir müzik, taze tavşan kanı çay ve örgü, bunun için bile hayat güzel.

Tuesday, February 17, 2009

BAHAR GİBİ

Havalar da insanoğluna benzedi pek bir dengesiz bu ara. Gülerken bir anda ağlar, ağlarken bir kahkaha atmaz mıyız, severken nefret eder nefret ettiğimizi sonra sevmez miyiz? Koşarken durmak ister, dururken koşmak isteriz bazen, sağlığımız yerindeyken onu kaybetmek için çaba harcar, sağlığımızı kaybedince de aynı çabayı bu kez geri kazanmak için harcamaz mıyız? Dengesizlik var vesselam içimizde, illaki kötü anlamda değil bu dengesizlik denen şey. Bizi canlı kılıyor bazen, yaşam için bir sebep oluyor ama her zaman ortayı bulmak gerek galiba, yoksa yine bu dengesizlik bize zarar veriyor.
Havada da aynı şey oluyor son günlerde, son zamanlarda bahar gibi olduğundan ağaçlar aldandı bizim mahallede bu havaya ve çiçeklerini açıverdiler. Hem de ne güzel çiçekler, bahar dallarıyla doldu sokağımız bahçemiz. Oysa ki kar yağacak diyorlar ve havaya kanan ağaçlar küsecek çok yakında, donacak çiçekleri. Güneşe, gülen güneşe aldandılar içlerini açtılar, çiçeklerini sundular ve aldandılar. Aynı insanoğlu gibi, aldanıyor bazen havaya bazen bir başka kula, gülen bir yüze sahte geçici bir güneşe.... Açıveriyor içini, çiçeklerini, gönlünü, kalbini , sevgisini gösteriyor ama bir fırtına,bir kar, bir ayaz donduruyor insanoğlunu, küstürüyor. Havanın ağaca yaptığını yapıyor insan insana bazen. Hayat, insan, mevsimler, ağaçlar...ne çok benzeriz aslında.

Sunday, February 08, 2009

SÖMESTRE BİTTİ

İşte Duru Hanımın tatili bitti.... Artık okul başlıyor, yemekler daha disiplinli yenecek, daha erken kalkılacak, sabah kahvaltısı daha bir hızlı yapılacak.... Tatilde doğum günleri, tiyatrolar, gezmeler...Kızakla kayıldı, yüzüldü, bu arada Kartepe İstanbul'a yakınlığı nedeniyle kar sevenlere şiddetle tavsiye edilir. Bostancıdan tam 1 buçuk saatte varabiliyorsunuz. Bölgede tek bir otel olması sebebiyle, konaklama fiyatları çok yüksek ama günü birlik gitmek, kaymak, teleferikle tur atmak için ideal. Tabi Sapanca'ya gelip bizim misafirimiz de olabilirsiniz. Biz arkadaşlarımızla evimizde kalıp hergün sabah çıkıp akşam indik. Kayak yapanlar için otelde malzeme kiralama şansınız olmakla beraber, Maşukiye'de bulunan kiralama yerlerinden çok daha ucuza kıyafet, kayak, kızak temin edebiliyorsunuz. Ayrıca dağa çıkmaya üşenenlere Sapanca Güral Otel i önerebilirim. Özellikle yüzmeyi seven çocuklar için , kapalı havuzu çok ideal. Bizim su kuşu çıkmak bilmedi. İstanbul'un çok yakınında olan bu tesislerin yanında Sapanca Gölünün kıyısında da keyif yapıp kitabınızı okuyacağınız harika yerler var. Özellikle çocuklu ailelere duyurulur.... Sömestre tatilini canım Deniz'imin doğum günü ile tamamladık. ZuZu Suadiye artık ailemizin buluşma yeri, doğum günü ve özel günlerimizi kutlamanın tek adresi oldu. Çocuğunuzla gidip çok rahat edeceğiniz, tamamen onlara özel dizayn edilmiş alanıyla, ev yapımı taze yiyecekleriyle ve sevgili sahibesi Ela'nın gülen yüzüyle kendinizi evinizde hissedeceğiniz harika bir mekan. İster haftasonu ailecek açık büfe kahvaltı, ister çocuklu arkadaşlarınızla buluşup çocuklarınız gönüllerince eğlenirken sizin de rahat rahat sohbet edebileceğiniz temiz, şık ve ekonomik bir mekan arıyorsanız Ela'nın ZuZu'sundan şaşmayın.