Friday, October 10, 2008

Güzel Cienfuegos ve KORKUNÇÇÇ Hotel Jagua

Bana sorsalar Küba'da en estetik ve iç açıcı şehir hangisi diye, hiç düşünmeden Cienfuegos derim. İstanbul'da doğup büyüdüğümden olsa gerek deniz çok önemli benim için yaşadığım, nefes aldığım her yerde. İşte burası da bir liman şehri olmakla beraber eski Bayramoğlu ile Kumburgaz karışımı bir yer canlandırdı gözümde. Hani bilir misiniz bilmem, Bayramoğlu'nun 2 katlı bahçeli evleri, Kumburgaz'ın sayfiye havasındaki sokakları... İşte aynen Cienfuegos'ta da bu var. Pastel renklere boyanmış binalar burada en dikkatimi çekenlerden, kiremit renkli kubbe şeklinde çatısı olan devlet daireleri ve Küba'nın en büyük meydanlarından biri olan Parque Jose Marti ile bu şehir bambaşka bir havada. Erkan ile şehir içinde kısa bir yürüyüş turumuzda, hayatım boyunca unutamayacağım anlar yaşadığım bir kapıdan içeri girdim. Küba'da insanlar sizi hemen evlerine davet ediveriyorlar, şöyle bir evin camından bakmanız yeter bunun için. Biz de Cienfuegos'ta gezerken sanki sabahtan beri bizi beklermiş gibi gülen gözlerle bakan yaşlı bir bayanla karşılaştık evinin kapısının önünde. İspanyol asıllı bu kadının evi yaşadığım süre boyunca aklımdan çıkmayacaktır sanırım. Eşyaların eskiliği, kırık dökük vazolar, yıkanmaktan lime lime olmuş yatak örtüsü, mutfak eşyalarının sanki 16.yy.dan kalma görüntüleri...sanki tarihe ışınlandım o an. Teyze tek yaşıyormuş yıllardır, nasıl kasvetli bir ev, neler yaşanmış içinde kimbilir. Ve işte dünyanın neresinde olursa olsun, hangi renk, hangi din, hangi ırk olursa olsun insan heryerde aynı. Birilerinden ilgi bekler durur, ilgi görünce güleryüz görünce o da açar size kalbini. Aynı bu teyze gibi. Teyzenin gözlerinin içi güldü onu sarılıp öpünce.




Evden ayrılıp grubumuza katılarak, gece konaklayacağımız otelimize doğru yola çıktık. Renkli boyalı evler, koşturan insanlar ve Hotel Jagua. Girişte otel son derece sevimli, renkli ve canlı... Yerleşmek için odaya çıktığımızda buraya yerleşmek değil ancak ilişebileceğimi anladım ve hafızamda kalan yaşlı teyzenin yanına Hotel Jagua'yı da ekledim ama kötü bir anı olarak.



Dışarıda o kadar güzel bir manzara vardı ki, hele otelin hemen yanındaki Palacio de Valle. 1917'de bitirilmiş ve şu an restoran olarak kullanılan sarayda akşam yemeğimizi de yiyeceğimizi duyunca yine Cienfuegos benim için bir numara olmuştu. Sarayın çatısına çıktığımızda karşımıza çıkan manzara gerçekten de enfesti ve tabi bizi müzikleriyle karşılayan "Del Sur" grubu da bu güzelliğe ayrı bir renk katmıştı. Palacio De Valle'nin manzarası, karidesler, Carmen Iznaga'nın piyanosu ve masamızda arkadaşlarımızla beraber olmak. Bundan daha güzel ne olabilirdi. Belki de bu satırları yazarken anlıyorum "anı yaşamak" demek ne demek. Herşey orada yaşandı ve orada güzeldi. Canım ülkem çok karanlık günlerden geçiyor ve burada dünyaları serseler aynı tadı almak mümkün değil bunca sıkıntı ve acı yaşanırken. O anları yaşadım, yaşadık ve o anlar istesek de artık geri gelmeyecek. Aynı şu satırları yazdığım an gibi.








Ve işte o an yaşanan ve aynı sahneleri tekrar tiyatral olarak canlandırsak bile asla o an ki gibi olamayacak "Fayton Macerası". Otelimiz şehir merkezine biraz uzak olduğundan taksi vazifesi gören faytonlardan birine, şoförü de "10 kişi alır" deyince Sezaver, Onur, Gökçe, Erkan, Ben, Ersan,Emine, Aykan, Gürkan ve Mine binme gafletinde bulunduk. Kendini kaybeden ve şahlanan at, polis korkusuna ara sokaklara giren şoförümüz, espri üstüne espri patlatan Ersan, bardaktan boşalırcasına yağan yağmur ve akıllardan silinmeyecek bir gece turu.



Ve gecenin finali: MOJİTO. Bizim için ayran ne ise ben Kübalılar için de Mojito diyorum vallahi. Tabi bizimkisi masum bir içecek oysa bu oldukça alkolik. Tarifi çok yakında....


CIENFUEGOS: Jagua Otel out, fayton in, Kübalı

Teyze in, manzara in.










Thursday, October 09, 2008

MATANZAS BÖLGESİ VE ŞEKER KAMIŞI



Belki de Küba'da geçirdiğimiz günlerin en keyiflisi en canlısı idi şeker kamışı tarlalarındaki gezimiz. Matanzas bölgesine geldiğimizde 100 yıldan daha yaşlı büyük buharlı bir lokomotif bizi beklemekteydi. Ve biz otobüsümüzden iner inmez çiftçiler kıpkırmızı çiçeklerle karşıladılar bizi müzik eşliğinde. Burası aynı zamanda esmer şeker üreten bir fabrika idi ve biz sanki hiç esmer tozşeker görmemişiz gibi pür dikkat şekerin tadına baktık. Hani belki Küba şekeri başkadır ...Küba'nın en önemli gelir kaynağı olan şeker kamışı işte bu tarlalardan toplanıyor ve kurumadan toplanır toplanmaz bu trenlerle fabrikalara ulaştırılıyor. Bizi bekleyen tren de 1913 Alman yapmı olan Avustralya adlı trendi. Trene biner binmez başlayan canlı müzik bizim de canlılığımızla iyice coştu. Herkes bulduğu müzik aletini eline almış ortama uymuş, kimisi çılgınlar gibi dans ediyordu. Arada gelen tropik meyveler de ortama başka bir renk katıyordu. Tren ilerlerken tek görebildiğimiz renk, yeşildi ve yeşilin tonları. İlk defa gördüğüm şeker kamışı büyüdüğünde bizim mısır tarlaları gibi uçsuz bucaksız oluyordu. Tren durduğunda karşımızda duran at sanki Erkan ile beni yıllardır bekliyormuş gibiydi. Fırsat bu fırsat Duru varken hayatta baş başa binemeyeceğimiz için atladık atlara. İşte Binbir Gece Küba versiyonu. Şah şehriyar....








Dedim ya en keyifli günlerden biriydi. At faslımız bitince tarlada dans, müzik çoktan başlamış, sevgili Levent ve saz ekibi çiftçilerin yanında yerlerini almışlardı. Bense Bereket Dansı için bir çiftçiye elimi vermiş kolumu kurtaramamıştım. Küba'da olduğumuzun artık gerçekten farkındaydık. Herkes müzik ve dansın etkisiyle coşmuştu.


Efendim bu şeker kamışının suyunun aynı zamanda Viagra etkisi yaptığını duyan beyler çoktan ağaç önünde tek sıra olmuştu. Tabi ilk denettikleri kişi de Sevgili doktorumuz Tamer. Bir insan bu kadar mı neşeli bu kadar mı pozitif olur, dünya tatlısı Tamer onay verdikten sonra siz görecektiniz..Onlar viagradan medet uma dursun, çiftçilerden biri çoktan palmiyenin en tepesine tırmanmıştı bile. Neden mi? Palmiyenin en tepesindeki bitki domuzların beslenmesi için çok faydalı ve herşeyi doğal yoldan yaptıkları için bu bitkileri de toplayıp domuzları besliyorlar. Ayrıca yine en tepede bulunan palmiye yaprağını çatılarını kaplamada kullanıyorlar. Bölgede çok fazla kasırga olduğu için bu şekilde koruyorlar kendilerini. Yani herşeyi son derece verimli kullanıyorlar. Çiftçi ağaca 3 dakikada tırmanırken Viagrayı içmiş bizimkilerin hali de işte bu.

Harika saatlerden sonra öğle yemeği için gittiğimiz Fiesta Campesina ise adeta bir çiftlik havasında idi. Hayvanları, doğası, kaktüsleri ve harika müzik yapan grubu ile Küba'da geçen en güzel anılarda yer aldı.

Wednesday, October 08, 2008

PINAR DEL RIO VE VINALES


Pınar başı burma burma yar yar yar yar yar yar aman... türküsü gibi bu Pınar Del Rio da yar yar anam yani...Havana'nın batısında Küba'nın ise en batı noktası olan Pınar Del Rio eyaletine doğru yola çıkarken burada küçük bir köyde bulunan puro fabrikasının beni bu kadar etkileyeceğini tahmin edemezdim. Malesef fotoğraf ve kamera çekimi yasak olduğu için bu fabrikaya ait bir belge yok ama bir puronun ne kadar meşakkatle yapıldığını ve puro yapımında çalışan işçilerin adeta bir köle gibi çalıştığını bu küçücük yerde gözlerimle gördüm. Ekmek aslanın ağzında derler ya burada da ekmek puronun ucunda adeta. Sadece bir puro yapmak için 5 adet tütün yaprağı gerekiyormuş. Yapraklar tek tek düzenleniyor, kesiliyor, presleniyor..ve içerisi neredeyse 50 derece. İşçilerin başında nazileri andıran iki güvenlik görevlisi göz açtırmıyor. 2000 li yıllarda kölelik bu olsa gerek. Ve o içtiğimiz purolar tek tek elle yapılıyor. Bu fabrika, fabrikanın bulunduğu köy çok ama çok yıllar öncesine götürdü beni.



Yola çıktığımızda sağlı sollu yer alan kral palmiyeleri biraz keyfimizi yerine getirmişti, Küba'nın yeşili gerçekten bir başka güzel. Palmiyeler, şeker kamışı tarlaları ve yavaş yavaş yaklaştığımız Vinales kasabasının vadileri.Öğle yemeği için durduğumuz mekan gerçekten de son derece ilginçti. Bizim Kapadokya mağaraları ve peri bacalarını andıran sarkıtlar. "Palanque de los Cimarrones" adlı restoranın girişi aynı zamanda mağaranın da girişi. Restorana ulaşabilmek için bu mağaradan geçilmesi gerekiyor. Mağaranın içi alabildiğince karanlık ve dar, sağ tarafta yılan mezarları, yerler çamurlu ve kaygan. Yani heyecan adına herşey var. Mağaranın sonuna doğru yaklaştıkça ışığa kavuşuyor ışığa kavuştukça değişik manzaralarla karşılaşıyorduk. Türkçesiyle "Özgür Köleler Evi" olarak bilinen bu mekanda eski kölelik sistemi canlandırılmış. Gerek ortam, gerek çalınan müzikler tam bir Afrikada hissi yaratıyor insanda. Yemek sırasında dans ederek ve sevgili doktorumuz Tamer'in tın tınları eşliğinde mekandan ayrıldık ve Vinales kasabasına doğru yola çıktık. Yol boyunca biz gitmeden 15 gün önce olan kasırganın izleri hala evlerde ve ağaçlarda görülüyordu. Vinales ,arnavut kaldırımlı sokakları, kilisesi, benzin istasyonları, tek katlı evleri ve önlerindeki sallanan sandalyeleri ile bana deprem öncesi Gölcük sokaklarını hatırlattı. Sallanan sandalyeler adeta Küba'nın bir simgesi. Her evin önünde bunlardan görmek mümkün. Vinales' den sonraki durağımız "Mural de la Prehistoria" yani Tarih Öncesi Duvar Resimleri. Tarih öncesinde yaşamış insanları ve hayvanları simgeleyen bu eser 1959-1964 araso yapılmış ve yapımında çiftçiler de çalışmış. Sarı renk güneşi, mavi gökyüzü ve denizi, yeşil ise ormanı temsil etmekte. 180 metre genişliği, 120 metre yüksekliği olan bu eser bölgenin turistik bir mekanı.









Yukarıda gördüğünüz aslında bir gece konaklayacağımız fakat kasırgadan son derece etkilenen ve çatısı uçan pembe otelimize uzaktan bir bakarak, ağaç altında biraz nefes alarak ve manzarayı hafızalarımıza kazıyarak günü Havana'da noktaladık.

Tuesday, October 07, 2008

Küba, Havana ile başlar Havana ile biter


İşte Küba işte Havana, yani onların deyimiyle La Habana. 4 saat süren İstanbul-Madrid yolculuğu, 7 saatlik Madrid sokaklarına çıkartma ve 10 saatlik Madrid-Havana yolculuğu sonrasında 27 Eylül akşamı Havana'nın hatta ülkenin en iyi oteli olan Nacional'e yerleştik. Odamız tamamen Karayip denizine bakan enfes bir manzaraya sahip olmakla beraber, odanın iç manzarası malesef aynı güzellikte değildi. Dışı sizi içi beni yakar olayı bu otel için söylenmiş olsa gerek. Gerçi daha sonra konaklayacağımız şehirdeki otelle kıyaslandığında saray olan bu otelin bahçesi ve mimarisi gerçekten bir harika idi.

Veee 28 Eylül...Havana'da ilk sabah. Kahvaltı sonrası 2006'ya kadar Küba'nın başkanı olan Fidel Castro'nun da tüm konuşmalarını yaptığı yer olan Devrim Meydanından turumuza başladık. Bu meydan aynı zamanda Ulusal Tiyatro, İçişleri Bakanlığı, İletişim Bakanlığı, Milli Kütüphane, Savunma Bakanlığına da ev sahipliği yapıyor. İç İşleri Bakanlığı binasının üzerinde Küba'nın en büyük halk kahramanlarından biri olan ve benim daha sonraki yazılarımda bahsedeceğim Che Guevera (Ernesto Guevera) nın bir rölyefi bulunmakta. Yine halk kahramanlarından olan Jose Marti'nin de heykeli burada bulunmakta. Meydanda biraz oyalanıp bayanlar olarak Kübanın meşhur taksilerinden olan Coco Taksi de fotoğraf çektirdikten sonra ilginç mahallelerin birinde bulunan Rom ve Puro fabrikasını gezdik. Kübada özellikle puro üretimi başlıca gelir kaynaklarından biri. Tabi buraya girip de Rom ve puro almadan olur mu?







Havana tam 3 bölgeden oluşuyor, birincisi onların La Habana Vieja dedikleri Eski Havana (Old Town) Şehrin bence en çok görülmesi gereken yeri. Yoğun restorasyon çalışmaları hala sürmekte. İkincisi otelimizin de bulunduğu bölge olan Vedado. Burası daha modern bir şehir havasında ve üçüncü bölge daha çok büyükelçiliklerin bulunduğu Miremar bölgesi. Batista öncesinde en zenginlerin oturduğu yer olan Miramar'da Amerikalılardan kalmış değişik evleri görmek mümkün.


Eski Şehri gezmeye başlamadn önce şehrin en ünlü restoranlarından biri olan ve Hemingway'in Havana'nın en güzel mojitosunu yapan yer olarak adlandırdığı "La Bodeguita Del Medio" da öğle yemeğimizi yedik tabi ki mojito eşliğinde.







Yemek sonrası meydanları gezmeye yavaş yavaş başlamıştık hafif çiselemeye başlayan yağmur eşliğinde. İlk meydanımız Katedral Meydanı. Bir süre bataklık meydanı adı da verilen bu meydan adını birbirine eş olmayan iki kulesi olan katedralden alıyor. Bu katedralin Kristoph Colomb anısına yapıldığı hatta bir süre kemiklerinin de burada muhafaza edildiği söyleniyor. Katedrale komşu olan El Patio açık hava kahvesinin manzarası ve ambiyansı pek hoş görünmekle yağmur da hızlanmaya başlamıştı. Bu meydanda bulunan ve buranın simgesi haline gelmiş olan falcıya fal baktırmanızı değil ama duvara çivilenecek kadar büyük olan eteğini görmenizi tavsiye ederim.












Bugünkü Havana'nın ilk kurulan meydanı "Ordu Meydanı" ikinci durağımız. Meydanın güneyinde Neo-Klasik bir tapınak olan El Templete bulunmakta ayrıca buranın yanında ünlü otel Santa Isabel yer almakta. Havana'nın en eski meydanı Plaza Vieja (Eski Meydan) daki harap balkonlu evler her ne kadar kasvet verse de meydanın ortasındaki büyük mermer havuz geçmişe, tarihe bir yolculuk yaptırıyo insana. Hele bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında herşeye rağmen mutlu insanlar görmek insana bir başka huzur veriyor. Plaza Vieja'dan batıya doğru gittiğimizde ABD meclis binasının bir taklidi olan Capitolio karşımıza çıkıyor. Capitolio içindeki altın heykel dünyanın en uzun ikinci iç mekan heykeli olarak da ünlü. Ayrıca ana galerideki kubbenin altında bir de elmas bulunuyor. Ülkenin dört bir yanının şehre olan uzaklığı, elmasın bulunduğu bu noktaya göre ölçülüyor.






Havana'nın bize en büyük süprizi ise şüphesiz ulu önderimiz Atatürk oldu. Dünyadaki en büyük kahramanların anıtlarının olduğu mekanda en göz alıcısı olan Atamız bizimle oradaydı. Ne mutlu Türk'üm diyene tabi ki.

Ve akşammm...Küba'daki kabarelerin kraliçesi olarak adlandırılan Nat King Cole gibi müzisyenlerin devrim öncesi sahne aldığı ünlü TROPİCANA. Mekan ve gösteri olarak biraz bizim Maçka'daki Cahide'ye benzemekle beraber çok daha büyük ve çok daha göz alıcı.








Tropicana'nın güzel dansçıları, romun tadı damaklarımızda otelimize dönüş....

Saturday, September 27, 2008

KÜBA'YA DOĞRU

Yepyeni bir seyahat işte başlıyor. Saat gece 01:15 ve birazdan uzunnn bir yolculuğa çıkıyoruz Erkan'la. İlk defa Duru'dan bu kadar uzun süre ayrı kalacağımızdan mı (8 gün), 14 saat uçacağımız için mi, mevsim değişikliği yaşayacağımızdan mı bilmem bir tuhaflık var üzerimde. Uyku tutmadı, tuttuğunda da Duru ateşlendi yarı uyanık yarı uykulu bir halde bu satırları yazıyorum. Umarım güzel bir tatil geçer ve yine tatilin huzuru, sevdiklerimin hasretiyle ülkeme döner, canlarıma kavuşurum.
Yepyeni bir gezi yazısıyla 8 gün sonra buluşmak üzere.

Friday, September 26, 2008

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN


Herkesin bayramını kutlar, huzur dolu daha nice bayramlar dilerim.

Thursday, September 25, 2008

BU KAHVE BU MANZARA BU HAYAT


Bu fotoğrafta ne çok anlam var bilir misiniz? Bu ağaç, bu manzara..kaç kere bakıldı bu tepeden, kaç kere kimlerle gidildi ve kaçı hayatta? Ve bu güzel Haliç manzarası, Eyüp Sultan camii, Pierre Loti kahvesi. Hem acı var hem güzellik var hem hatıralar var.

İlk olarak buraya 1984ün buz gibi kar yağışlı havasında gittik kalabalık bir grupla. Hava gibi biz de buz gibiydik. İlk olarak bu kadar yakınımı kaybediyordum çocukluktan ergenliğe geçiş zamanımda. Dedemi yeni mekanına götürüyorduk bu kalabalıkla. Sonra yıllarca gittik buraya, bayram, cuma demeden..Anneannem o zaman bu fotoğrafta görülen ağacı fidanken dikmişti. İnsanoğlu işte önce dedemi ziyaret eder sonra da hemen mezarın başında bulunan tarihi Piere Loti de çay içerdik sanki az önce yaşanılanlar hiç yaşanmamış gibi.

Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip kahve eşsiz manzarasıyla sizi alıp başka dünyalara götürür. 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen, Fransız yazar Pierre Loti kahveyi mekan tutmaya başladıktan sonra Pierre Loti Kahvesi olarak anılan kahve, yıllardır aşıkların, kendisiyle buluşmak ve şehirden kaçarak spritüel bir huzur solumak isteyenlerin durağı olmuş. Bizim olduğu gibi.

Şimdi anneannemle dedem tam bu kahvenin altında yıllar sonra tekrar bir araya geldiler ve biz şimdi anneannemin yıllar önce diktiği bu ağacın altında rahat rahat yattığını bilerek ve bu eşsiz manzara eşliğinde dedemle hasret giderdiğini düşünerek yine onlarlayız. Yine ağır ağır yürüyoruz arnavut kaldırımlı dar Eyüp sokaklarından geçip Piere Loti'de soluklanarak.

Wednesday, September 24, 2008

ONLAR BİZİM GÜNEŞİMİZ

Bir gülüşlerine canımızı verebileceğimiz, hastalandıklarında uyku nedir bilmeden gecelerce başlarında bekleyeceğimiz, mutlu olmaları için hayatımızı feda edebileceğimiz, bir iğne olduklarında sanki ciğerlerimizi sökmüşlercesine acı çektiğimiz, bir damla gözyaşlarına kıyamadığımız, gece uyurken kokladığımız, sabaha kadar ayrı kalamadığımız, işyerinde hasretle özlediğimiz, kahkahalarını izlerken yüzümüzdeki tebessümümüz, müsamerede izlerken "işte o benim canım" diye kalabalığa haykırmak isteyişimiz, her nefesi hayatımıza can katan çocuklarımız...Bundan daha doğal, daha temiz, daha sade, daha beyaz.....ne olabilir hayatta?Canlar, Defneler, Selinler, Durular..... ve dünyadaki tüm çocuklar....din, dil, renk,ırk, cinsiyet ayırmadan hepiniz için hayat güzelliklerle dolsun, bahtınız hep açık olsun.

Thursday, September 18, 2008

Muzlu ve Mısır Gevrekli Pasta

Bu ara tatlılara merak salmış durumdayım ve işte çok hafif bir pasta tarifi. Ben muz ve muz pudingi kullanarak yaptım ama isteğe göre çilek ve pudingi de kullanılabilir.


Malzeme:

1 paket muzlu puding

2 su bardağı süt

Yarım paket toz kremşanti

Yarım su bardağı soğuk süt

1 su bardağı mısır gevreği

1 muz

Fındık ya da ceviz içi


Süslemek için evde ne varsa kullanabilirsiniz.


2 su bardağı süt ve pudingi bir tencerede karıştırarak pişiriyorsunuz ve ılımaya bırakıyorsunuz. Kremşantiyi yarım bardak süt ile iyice çırpıp dolapta yarım saat kadar bekletiyorsunuz. Ilınan pudinge mısır gevreğini ve kremşantiyi ekleyip karıştırıyorsunuz. Baton kek kalıbının içine strech folyo yerleştirip pudingin yarısı kaba aktarıyorsunuz ve üzerine muz dilimleri ve ceviz/fındık içini serpiyorsunuz. Kalan pudingi de üstüne döküp buzdolabında 1 gece bekletiyorsunuz. Kalıbı ters çevirip tatlıyı servis tabağına yerleştirdikten sonra üzerini pasta süslemeleriyle süsleyip afiyetle mideye indiriyorsunuz.


Tuesday, September 09, 2008

Daha daha

Geçen pazar yazmıştım, hayat süprizlerle dolu , bakalım bu bir hafta nelere gebe diye. İşte bir hafta içinde yaşananlar, bazıları zaten beklenen yaşanılacak şeyler bazıları ise bir anda çıkıveren. Duru'nun okulu 1 Eylülde açıldı ve artık kızım tam gün anaokuluna başladı. Artık büyüdü ve okullu oldu benim için çok ama çok büyük mutluluk. 03 Eylülde oruç tutmaya başladım ama ancak iki gün dayanabildim, çok fazla sarstı beni. Hiç tanımadığım bir bayan bankadan numara alıp da en sonuncu ve daha önünde 30 kişi olduğunu gördü ve ben ona ilk ikinci olan numaramı verdim ve tanımadığım bir insanı mutlu ettim. Ben ne yaptım derseniz, bankamatikten işimi hallettim. En ama en sürpriz ve en üzücüsü ise 05 Eylülde babamın hastaneye kaldırılması. Sabah aniden rahatsızlanması ve ambülansla hastaneye gidişi ve hepimizin hastane kapısında bekleyişi. Halbuki akşamında beraberdik oruç açtık güldük. Sabah kimbilirdi ki aynı kadro bu kez hastanede olacağız. Şimdilik tetkikler devam ediyor daha ne olduğu belli değil. Aynı gün başka hastanede tonton ihtiyar Hayrünisa Mocan acil ameliyata alındı. Teyzem "var mısın yok musun" adlı yarışmaya kabul edildi bakalım sonuç ne olacak..... İşte böyle, Mirkelam diyor ya "hayat insana her an gülmüyor....."buna çok şükür, bugünümüze çok şükür. Ama 2008 yılı da pek bir keyifli geçmiyor hani yani...

Wednesday, September 03, 2008

İŞTE SON FİLMLERİM


Bu ara biraz işlerimin azlığından dolayı bol zamanım olduğunu rahat rahat söyleyebilirim ve bu zamanı da tek başıma sinema keyfi yaparak geçirmek beni mutlu ediyor doğrusu. Vizyonda bana hitap eden o kadar güzel o kadar yumuşak o kadar duygusal filmler var ki işte ilk dörtteki sıralamam. Tabi bu sıralama tamamen benim zevkime göre;




İlk sırada hayranı olduğum Meryl Streep'in başrolde oynadığı "Mamma Mia" var. Babasını keşfetmeye çalışan bir genç kızın öyküsü ünlü pop grubu Abba'nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Yunan adaları, müzikler, oyuncular enfes.... Money money money must be funny in a rich man's world......money money money always sunny in a rich man's world....





İkinci sırada benim için "Annemin Yeni Sevgilisi" var. Meg Ryan ve Antoni Banderas aksiyon, komedi ve romantik denilebilecek bir filmde buluşmuşlar. Genç federal ajan, ajanın sanat eseri kaçakçılığı yapan kişiyle ilişki yaşayan annesi ve daha neler neler, izleyin derim.




Üçüncü olarak Bonneville, ölen kocasının küllerini üvey kızına götürmek için 66 model üstü açılan Bonneville ile yola çıkan Arvilla ve iki arkadaşının öyküsü. Üç kadının yaşadığı tam bir hayat macerası.







Ve son olarak "Kayıp Yüzük". 2.Dünya savaşında asker taşıyan B-17 uçağı sisde tepeye çarpar. Kaza öncesi bir asker nişan yüzüğünü sevgilisine ulaştırması için köylülerden birine verir. Yıllar sonra ortaya çıkan yüzük, geçmişte kalan sırları da gün yüzüne çıkarıyor. Biraz fazla abartı gibi gelse de tam bir aşk filmi.

Tuesday, September 02, 2008

KÖPÜŞ


Bir insan düşünün civciv bile eline alamasın, bahçede büyüdüğü halde hayvanlardan korksun, bırakın bir köpeğe ellemeyi bir kuş sevebilsin. İşte böyle ‘’hayvandankaçar ‘’ bir insandım ben. Hayvansever değildim diyemem çünkü uzaktan hepsini sever ama öyle çok mıç mıç olamazdım onlarla. Ta ki kızım doğana kadar. Doğuştan bir hayvan dostu idi Duru, çok sevdiği sokak kedisi onu tırmaladığı ve kuduz aşısı olduğu halde hala aynı kediyi gidip sevebilen hatta kediyi koruyup ‘yanlışlıkla yaptı’ diyen bir çocuk. Gördüğü her hayvanı seven, peşinden koşan bir tatlı cadı. E tabi hal böyle olunca bir anne olarak benim de hayvanlarla temas kurmam en azından onlara dokunabilmem gerekiyordu. Parkta köpeklerini gezdiren insanların bana ve Duru’ya bakışı çok farklı oluyordu zira. Köpekten kaçan bir anne ve köpeğe sarılan bir yer cücesi. Duru ile yavaş yavaş fiziksel temas kısmını aştım ama bir gün gelip de bir köpeği eline alacaksın hatta evinde köpek bakacaksın deseler herhalde dünyanın sonu geldi derdim. Dünyanın sonu geldi mi bilmem ama biz bir köpek sahibi olduk. Erkanın aşırı köpek isteği Duru’nun sürekli kardeş diye tutturmasına daha fazla karşı koyamadım ve Pamuk Köpek var artık evimizde. Adı gibi tam bir pamuk bembeyaz daha 3 aylık, biz onu 2 aylık aldık ve 1 ay geçti bile. Ha bebek ha Pamuk. Daha merdiven bile çıkamıyor biraz yorulsun hemen uyuyor, sürekli ilgi bekliyor, ilgi göremeyince ağlıyor. Ve ben … Pamuk kucağımda, Pamuk yanağımda, Pamuk elimden mama yiyor. Ve Duru….. Pamuktan kaçıyor, çok seviyor ama daha yeni yeni ellemeye başladı, çünkü Pamuk daha bir yavru ve her şeyi oyun sanıyor, Durunun ayaklarını yalıyor, elindeki oyuncağa saldırıyor ve Duru bu durumdan biraz tedirgin şimdilik. Ama o annesini alıştırdığı gibi annesi de onu alıştıracak.. En önemlisi Duru Pamuk’tan korkmuyor.

Monday, September 01, 2008

Bu pazar, diğer pazar, bir diğeri...

Pazar gecesi…Sapanca gölünün karanlığı koskocaman bir boşluk olarak karşımda. Gölün karşı kıyısında Eşme... ışıl ışıl görünüyor evlerinden sızan ışıklarla. Sadece köpek havlamaları duyuluyor ıssız karanlıkta. Pazar gecesi…Yarın Pazartesi ve yeni bir hafta. Nelere gebe, neler bekliyor bizi, bir daha ki pazar gecesine kadar neler yaşanacak…Şimdiden yapılan programlar, verilen randevular, tasarlanan işler… kaçı olacak, neler eklenecek, nelere gülünecek, nelere üzüleceğiz… Muamma, yaşanacak ve görülecek ve ben bir sonraki pazar hepsini yazacağım ve bir sonraki Pazar ve daha sonraki, sonraki….Hayat böyle sürprizlerle devam edecek, nereye kadar? Bu da sürpriz.