Wednesday, February 08, 2012

HAVVA ANA

Bu yaz çok duydum adını, herkes Havva Ana’nın kahvaltısından bahsediyordu, özellikle de damak tadını bilen, yemekten anlayan, aşure koçum, avukat, anne, öğretmen Zennur deyince gitmek şart olmuştu da bir türlü fırsat bulamamıştım. Kara kış kıyamette iş için Bodrum’a gidip eh bir de vakit bol olup araba kiralayınca kendimi Yalıkavak yollarında buldum. Fonda hafif bir müzik, sağ tarafım deniz sol tarafım çam ormanı, sessizlik, özgürlük içinde araba kullanıyor ve yiyeceğim enfes kahvaltıyı düşlüyordum. Yalıkavak’ı geçip Gökçebel Köyü okundan sola dönüp öyle bir tepe tırmandım ki, bir köy meydanına gelince etrafta ne Havva Ana ne bir tabela vardı. Yağmur bardaktan boşalır gibi, sokakta tek allahın kulu yok. Mandalina toplamaya çıkmış bir amca görünce telaşla sordum Havva Ana’yı..sola dön sağa dön bayraklı ev dedi ama solda yol yok ya da o yolsa bu araba nasıl geçecek....bizim mutfak kapısının genişliği kadar bir yoldan sapıp daha da dar bir başka yola oradan bayraklı eve...Gece fırtınadan taş taş üstünde kalmamış, in cin top oynuyor. Çaldım kapıyı, içeriden nur yüzlü, topluca, hafif Ege şivesiyle çıktı Havva Ana. Kış be kızım kapalıyız demez mi...Büktüm boynumu, o kadar yolu boşuna mı gelmiştim, yol boyu kurduğum kahvaltı hayallerde mi kalacaktı, iş toplantıma daha çok vardı ne yapacaktım ben? Beden dilimi o kadar hızlı okudu ki, e madem geldin sen tanrı misafirisin buyur gir evim sana açık dedi. Hele bir de İstanbul’dan kocası doktor olan Zennur’un arkadaşıyım deyince baştacı yaptı beni. Yağmur suyuyla bir çay demledi bana, bu çayın tadı başka yerde yoktur dedi. O arada “bekle ben bir ineği sağam gelem, dağa götürecek kocam birazdan onları” dedi ve ortadan kayboldu. O sırada ben yazın dolup taşan, randevusuz asla misafir kabul etmeyen bahçeyi gezdim. Taş fırın, yaza hazırlanan bergamut kuruları, kırmızı biberler, zeytin çeşitleri...Aslında bir cennete düştüğümü, herkesin arayıp da bulmadığı kahvaltıyı paşa gibi hem de Havva Ana ile sohbet ederek yapacağımı düşündüm ve uçarak içeri girip sobanın başına kuruldum ve sohbet başladı.

Doğma büyüme Bodrumlu Havva Ana. İki kardeşi var ve annesi birgün diyor ki “benim hepinizi okutacak gücüm yok; gel sen okuma ben sana çeyiz yapıvereyim, onlara yapmam”..Havva Ana çeyizi kabul etmiyor, beni lise bitene kadar okut başka birşey istemem diyor ve 1972 yılında açılan Bodrum Lisesi’nin ilk mezunlarından oluyor. O zaman köyden kasabaya giden sadece bir dolmuş var, aynı dolmuş bir de akşam dönüyor o kadar. Yani Bodrum’un boş, ıssız zamanları. Çok güzeldi o zamanlar görecektin sen buraları diyor.

Havva Ana’nın o zamanlar çeyizde gözü olmadığı gibi şimdi de gösterişte, eşyada, lükste hiç hevesi yok. Tek derdi oğluna iyi bir eğitim aldırmak ve gelecek bırakmak. Bu işe, bu harika kahvaltı sofralarına da zaten bunun için başlamış, oğlunu okutabilmek tek derdi. Ondan süt, tereyağ, yoğurt almaya gelen İstanbullu yazlıkçılar, her geldiklerinde Havva Ana’nın ikram ettiği çöreği böreği yerken bir yandan da ona hep bu işi meslek haline getirmesini, çok iş yapacağını söylüyorlar. O sıralar oğlu İlyas lisede ve eğitimi için paraya ihtiyaç var. Bir Amerikalı ile tanışıyor Havva Ana köyde ve kendi deyimiyle “Amerikalı da doğalcı ben de”. Birbirlerini çok seviyorlar çok şey paylaşıyorlar çünkü ikisi de doğal ürünler yetiştiriyor, toprak seviyor. Dostlukları ilerliyor, Amerikalı arkadaş Havva Ana’nın yaptığı yemekleri internete koyuyor ve hakkında yazı yazıyor. 1 hafta sonra arayıp TV’den geleceklerini orada program yapacaklarını söylüyor. Tam sebze meyve zamanı, herşey doğal ve Havva Ana herşeyden herkesten daha doğal. İşte o andan itibaren Havva Ana için güzel günler başlıyor. Fatih Terim ve Acun Ilıcalı’nın ziyareti ile ünü daha da yayılıyor. Bu arada ünlenirken o hiç boş durmuyor ya da rehavete kapılmıyor, hep kendini geliştiriyor, mekanını güzelleştiriyor, yenilikler yaratıyor. İŞİNİ GÜZEL YAPACAKSIN diyor başka birşey demiyor.
Yaptıklarını satıyor Havva Ana, özellikle de mandalina ve bergamut reçelini gelenlerin çok sevdiğini şişe şişe alıp götürdüklerini söylüyor. Özellikle belirtmeden de geçmiyor, eğer kahvaltı için yedek varsa veririm yoksa asla satmam, benim için önce gelenlerin mutluğu, doyması önemli diyor. Bahçeler bitmeden sezonu da açmıyor, önce çiçek, renk önemli onun için.

Geçen yıl İtalya Torino’ya gitmiş ve orada bizi temsil etmiş. Türk bayrağını taşıdım diyor gururla. Türkiye’nin yemeklerini, doğal ürünlerini, kültürünü orada anlatmış ve bir sürü de insan tanımış. Havva Ana bu kadar ilgiye, rağbete rağmen asla büyümeyi, daha fazla masa eklemeyi düşünmüyor. İstanbullu sanatçılar bana kızıyor yer yok, burnu büyüdü filan diyorlar ama büyürsem her telefonsuz geleni alırsam hizmet kalitem düşer, yine onlar zarar görür diye de ekliyor.

E başarı bu kadar büyük olunca meyve veren ağaç taşlanır misali Havva Ana’yı da eleştiren çok. Komşuları, onlarla görüşmediği, gidip gelmediği için pek şikayetçilermiş. Valla isteyerek değil ama vaktim yok diyor. Maya at peynir yap, yaza sebze meyve hazırla, etrafı yıka pakla, süt sağ derken gün geçiyor,onlarla laf yapacak zamanım kalmıyor diyor. O kadar içten o kadar nur yüzlü bir insan ki, bilerek isteyerek insanlardan kaçması zaten mümkün değil.

Benim asıl ilgi alanım anneliğe gelince Havva Ana kendini çoooookkkkk fedakar bir anne olarak görüyor. Oğlu için yapamayacağı şey yok ve her annenin de fedakar olması gerektiğini, çocuğu için her tür zorluğa katlanması gerektiğini ama yeni nesil annelerin biraz rahatlarına düşkün olduğunu da ekliyor. “Peki ya sen?” deyince, o; çoktan kaderine razı:” ileride kadın tutar baktırırlar bize de, e ne yapsınlar işleri güçleri olacak tabi” diyecek kadar da hoşgörülü ve gururlu.

İşte Bodrum’dan Havva Ana izlenimlerim böyle. Ben kabak çiçeği dolmasını, elleriyle yaptığı ekmeğini ve daha çok şeyini tadamadım ama insanlığına, doğallığına, tereyağına, reçellerine bayıldım. Yolunuz düşerse mutlaka Havva Ana’da kahvaltı yapın derim. Öyle deniz manzarası, şık koltukları, tam takım çay bardakları yok, bunları beklerseniz hiç gitmeyin. Gitmişken köpeği Yıldız’a da benden de selam söyleyin. Ama asla telefon açmadan gitmeyin üzülürseniz sonra karışmayız. Şımarıklığa, ukalalığa hiç gelemiyor ha benden söylemesi. Sanatçı sanatçılığını, gazeteci gazeteciliğini, insan insanlığını bildikten sonra kapımız herkese açık diyor ve son sözü de ekliyor: “İŞİNİ GÜZEL YAPACAN,BEN BAŞKA ŞEY BİLMEM”.

Havva Ana (cep): 0532.684.79.66
Ev: 0252.386.33.06

Thursday, February 02, 2012

Yaz tatili kış tatili

Ne kadar sabırsızlıkla beklenir koskoca yaz tatili...Bir an önce gelse de yazlığa, köye, memlekete, deniz kenarına gidilse, şöyle hiçbir şey düşünmeden, tasasız gamsız günler geçse...Her çocuğun hayali hatta her yetişkinin tek motivasyon kaynağıdır o güzelim tatiller. Bir de kısacık sömestre tatili vardır canım ülkemde. Şubat tatili olarak adlandırılsa da artık pek şubatta değil ocakta çıkılan o kısacık tatil. Genelde şehir içinde, sinema tiyatro gösterileri, arkadaş toplantıları ve uzun sabah kahvaltıları ile geçen bu tatil bazen de kar ile birleşir ve kartopu, kardan adam, eve kapanma hikayeleri ile son bulur.

Biz iki yıldır kızımla sömestre tatilinin ilk haftası kayak tatili yapıyoruz. O da ben de iki senedir kayıyoruz ve kendimizi geliştirmek adına bu kısa tatili kaçırmıyoruz. Her yıl gittiğimiz yaz ve deniz tatilinden çok farklı ama bu tatil. Bazen çileden çıkacak kadar yorulduğum kış tatili ile yaz tatilinin farklarını benden duymak ister misiniz,

*Yazın valiziniz bir bilemediniz iki olur ve genelde ikisi de küçük boydur. Çünkü kıyafetler incedir. Mayo, bikini, güneş gözlüğü fazla yer tutmaz. Elbise, şort, pareo gibi giysiler tiril tiril olur ve hiç yer tutmaz. Kış tatilinde en büyük boy valizlerden üç tane gerekir. Kayak kıyafetleri, içlikler, atkı, bere, kask, eldiven, kar maskesi, kar gözlükleri...Tabi iki kişiyseniz hepsinden en az iki çift...kaybolma riski çok yüksek bu arada. Bunlar sadece kayak için..Ayrıca giyilecekler de ikiye ayrılır..Sıcak olan kış otellerinde içeride giymek için ince kıyafetler, dışarı çıkıp yürümek istediğinizde giyeceğiniz kazaklar, pantalonlar..E mutlaka akşam havuza girmek isteyen çocuğunuz için mayo, bone, gözlük, havlu...

*Sahile inerken yanınıza bir çanta alır içine yedek mayo, gözlük, kitap, su, havlu, güneş kremi alırsınız ve her daim yanınızda olur bunlar. Çocuğunuz için de ayrıca bir çanta hazırlar kova, kürek, barbie bebekler, kitap alırsınız. Kayağa çıkarken öyle mi? Önce odada montunuz, bereniz, atkınız hariç giyinirsiniz ve çocuğunuzu giydirirsiniz. Montlarınızı giyerseniz kurdeşen dökeceğinizden emin olun, çünkü burası bir kış oteli ve her daim hamam gibidir. Kayak odasına inip diğer tüm kıyafetlerinizi tam takım giyer, aykkabılarınızı çıkarır, önce kendi kayak botlarınızı giyer zorla parmaklarınız uyuşana kadar kilitler sonra çocuğunuzun kayak ayakkabılarını giydirir ve ter içinde kalırsınız. Çocuğunuzun kaskını giydirir bir köşeye oturtur kayak takımlarınızı alırsınız. 4 kayak, 2 baton (çocuğunuz size acır bari batonlarımı taşıyayım der) ile terden yapış yapış olarak ayağınızda kilonuzun yarısı kadar botlarla zar zor kapıyı açar ayaza çıkarsınız. Bu arada kayaklar, batonlar düşmediyse şanslısınız.

*Denize girmek için sıra beklemezsiniz, canınız istediği anda buz gibi sulara atlarsınız. Ama kayak için sıranızı beklemek zorundasınız: telesiyej sırası.

*Denize girerken kart okutmanız gerekmez, kayak yaparken ski-pass denilen kartınız yoksa koca bir hiçsiniz.

*Tuvalet ihtiyacınız olduğunda yaz tatilinde hemen en yakın wc kabinine gidersiniz, hatta tuvaleti gelen çocuğunuzsa....Ama kayak sırasında tuvaletiniz geldiyse vay halinize. O kayakları çıkarmak, emanete vermek, o devasa botlarla en yakın tuvalete çıkmak – ki her zaman üst katlardadır bu tuvaletler- salopetlerinizi indirmek, soğukta oturmak...

*Denize girdikten sonra duş alıp odanıza rahat rahat çıkarsınız, kayak bitince bu kadar kolay değil. Önce çocuğunuzun sonra kendinizin kayakları epey bir sıra bekledikten sonra emanete verilir. Kasaya kapattığınız botlarınız alınır, kayak botları yerine konur. Terlemiş olan ve anında soyunan çocuğunuzun kaskı, eldivenleri, montu bir elinizde, sizin kıyafetleriniz diğer elinizde yorgunluktan ölmüş bir şekilde odaya çıkarsınız. Amaaaa tüm bu zorluklara rağmen;
Bembeyaz karların arasından kuğular gibi süzülerek inmek, özgürlüğün alasını yaşayıp uçuyor hissine kapılmak, yeni yağan kara ilk adımı atmak, sessiz sedasız ilerleyen bir koltukta hafif bir müzik eşliğinde bembeyaz ağaçların kah üstünden kah yanından geçmek, zirvede bu koltuktan inip dev bir şöminenin önünde sahlep içmek , sabah uyanıp da camı açtığınızda uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası görmek, lapa lapa yağan kar altında yürüyüş yapmak ve hiç üşümemek...


KIŞ TATİLİ HERŞEYE DEĞER...

Monday, January 30, 2012

Van için örüyoruz




Van'da deprem olduğu günden bu yana yakın çevrem bilir, elimden geldiği kadar somut yardımlar yapmaya çalıştım ki, bunlardan en önemlisi sevgili Beyda oldu. Herkes yardım etmek istiyor fakat güvenemiyordu, yardımlar nereye gidiyor, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor mu diye. İşte tam o anda Beyda'yı duydum yakın bir arkadaşımdan ve kolları sıvayarak yakınlarımızın maddi ve manevi desteğiyle önce Beyda'yı İstanbul'a getirdik ve özel Marmara Koleji'ne kaydettirdik. Sonra annesi, ailesi geldi burada bir hayat kurmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Elimiz üzerlerinde, en azından aç değil açıkta değiller bu soğuk kış günlerinde. Ya geride kalanlar..Soğuktan donarak ölenler, sobadan zehirlenenler, yangında gidenler..Ya onlar...İnsanın içi eriyor, yediği boğazında düğümleniyor, evinden oturup izlediği kar kabus gibi geliyor. Biz sıcacık evimizde kar tatili uzasa mı, sinemaya mı tiyatroya mı gitsek diye planlar yaparken doğuda birileri karın bir an önce bitmesi için dua ediyor. Hayat bu, yaşam devam ediyor. Onlar da bizler de yaşıyoruz yaşayacağız. Ama yaşarken birşeyler yapmak gerek diye düşünürken sevgili arkadaşım Yeşim Mutlu dan bir organizasyon duydum. Aslında ocak başında başlamış bu kampanya. Van için örüyoruz. Evet evet Van için, oradakiler için özellikle de mini mini bebeler için birşeyler örmek. Örgü örer misiniz bilmiyorum ama dünyanın en rahatlatıcı şeyi. Rengarenk ipler, ördükçe çıkan modeller, nasıl olacak heyecanı...İnsana resmen terapi gibi gelir. Hele bir de ördüklerinizin tam yerine ulaşacağını, birinin elini, yüreğini ısıtacağını bilmek çok daha başka bir duygu.Bu soğuk kış gününde çayınızı, kahvenizi yanınıza alıp, camın karşısına oturup bir atkı örmek, bunun bir çocuğun boynunda onu ısıtacağını bilmekten daha iç ısıtacak birşey olur mu siz söyleyin.

"İpler ilmeklere can katar, örgü dostlukları güçlendirir; el işleri ise nesilleri birbirine bağlar.."Karen Alfke





Birbirimize bağlanmanın tam zamanı...

Biz bloggerlar olarak 10 şubatta toplanıyoruz ve bu ördüklerimizi, ördüklerinizi yerine teslim ediyoruz. Bize destek, Van'a destek için ister buraya yorum bırakabilir ister banuduru@gmail.com ya da banu@banutozluyurt.com adresine mail atabilir iletişim bilgileri isteyebilirsiniz.

Thursday, January 19, 2012

Ömer ve şiirleri

Yazı yazmak hayatımdaki vazgeçilmezlerden..canım sıkılınca, sevinince, heyecanlanınca, beğenince, beğenmeyince, gezdikçe kısacası her halimce seviyorum yazmayı, paylaşmayı. Blogumda, sosyal medyadaki sayfalarımda, yazarlık ve editörlük yaptığım Alternatif Anne'de, zaman zaman ulusal gazetelerde yani her ortamda hoşuma gidiyor yazmak. Ama sadece düz yazı. Oysa ne çok isterdim şiir de yazabilmeyi, bir şiir kitabı çıkarabilmeyi.




'Postacı' filminde postacının Neruda’ya söylediği “Şiir, yazanın değil, ihtiyacı olanındır.” sözü o kadar doğrudur ki benim için; yazılan her şiir artık sizin olmaktan çıkar, onu anlayanda kalp bulur, duygu bulur.




Geçenlerde arkadaşımla konuşurken 11 yaşındaki oğlu Ömer'in şiir yazdığından bahsetti bana. Bırakın şiir yazmayı kitap okumanın zor geldiği, kendilerini bilgisayara köle etmiş bir neslin hızla geldiği bir dönemde bir çocuğun daha doğrusu ergenin şiir yazması karşısında şaşırdım, sevindim, heyecanlandım.








şair derler bana


haklılar ama şiir yazarım bayağı


iyi gelir bana


bazen güzel bazen saçma


bunlar benim şiirlerim aslında


karışmayın bana


bildiğimi yazıyorum buraya




demiş Ömer dizelerinde. Çok da doğru demiş, karışmamak gerek, yargılamamak gerek sadece bu pırıl pırıl yetişen gençlere destek vermek gerek. Ömer Galatasaray İlköğretim Okulu'nda okuyor, yani Türkiye'nin şairlerini, yazarlarını, bilim adamlarını, sanatçılarını yetiştiren o köklü okulda.






Belli ki harika öğretmenler yetiştiriyor onu da:



ÖĞRETMENİM


Öğretmenim var arkamda


Bıkmadan bakıyor bana


Üzülmemi istemiyor asla


Güven geliyor aklıma


O'nu duyunca


Annem babam gibi bakıyor bana


Yalnızlık çekmem hiçbir zaman onunla


Biricik öğretmenim o benim


Ailem diye bilirim


Elinden bırakmam asla




Ömer için şiir kadar arkadaşları da çok önemliymiş. Onlar için yapamayacağı şey yokmuş. Onlar için;




Arkadaşlarım onlar benim


Kardeşlerim diye bilirim


Her zaman yardım ederim


Kardeşlerim onlar benim




diyecek kadar sevgi dolu onlara karşı.






Ömer Meriç, sanata, şiire, spora, dostluğa önem veren, biz anne babalara geleceğe dair umutla bakmamızı sağlayan bir çocuk. Ömer ve ailesi gibi insanlar olduğu sürece bu ülke olarak sırtımız yere gelmez, inanıyorum.






AİLEM


Seviyorum sizi


Bakıyorsunuz bana


Besleyip büyütüyorsunuz


Ama...


Eksik etmiyorsunuz sevgiyi


ASLA...







Saturday, January 14, 2012

Oruç tutun, tutamıyorsanız holter takın



Bundan beş gün önce tam teşekküllü bir hastanede kalp kontrolünden geçtim ve doktorum bir takım testler, tetkikler istedi. Bunlardan biri de holter takılması idi. Hastanın belirli bir zaman -ge­nellikle 24 saat-içerisindeki kalp ritmini kaydetmeye yarayan, taşınabilir elektrokar­diyografi
(EKG) cihazına deniyor holter bu arada. Elektrot­ denilen küçük metal diskleri göğsüme, karın bölgeme doğru taktılar ve üzerime de bir file geçirip kazağımı giydirdiler ve hadi bakalım 24 saat sonra görüşürüz dediler. Evet cihaz tam bir gün üzerinizde kalıyor ve bu süre zarfında kablosuz her şeyi kullanmak ve yakınında olmak yasak. Bunlar ne midir? Cep telefonu, internet, kablosuz ev telefonları, ıpad, bilgisayar…Yani benim hayatım. Aman allahım nasıl geçer bunlarsız 24 saat? Eskiden internet mi vardı, bilgisayar daha ne zaman girdi hayatımıza da bu kadar bağımlı oldun, telefon olmasa ne olacak dediğinizi duyar gibiyim. Ben de bunları zaman zaman söyler, hatta atıp tutarım ama iş hiç bu kadar ciddiye binmemişti. Resmen teknoloji orucuna başlamıştım.

Hastaneden çıktım ve kendime bir plan yapmaya çalıştım. Sinemaya gideyim dedim ilk olarak, hemen cep telefonuma sarıldım. Internetten film seansları ve salonlarına bakmak için: YASAK. Avrupa yakasında spor malzemeleri satan büyük depoya gitmeye niyet ettim ama vakit erken, önce eczacı arkadaşım Nevra’ya uğrayım dedim, ama müsait mi diye sormak gerek, telefon YASAK. Arabamın rutin muayenesi için mail atmam gerek bilgisayar, internet YASAK. Yaptığım röportajı çözeyim dedim ıpad YASAK. Elim kolum bağlanmıştı, yapacak bir şey bulmaya çalışıyordum ama hep teknoloji sarmıştı dört bir yanımı.

Eve geldim, uyudum. Önce beynimi boşalttım. Geçen hafta satın aldığım iki filmi izledim, rahat rahat hiç bölünmeden. Kitaplarımı düzelttim, çekmecelerimizi düzenledim. Daha önce hiç denemediğim birkaç yemek tarifi denedim ve akşama harika bir sofra hazırladım. El yazısı ile mektup yazdım uzaktaki dostlarıma. Akşam kızım, eşim geldi. Oturup harika bir oyun oynadık beraber, kızımla oyuncaklarını toparladık onun okul dedikodularını dinleyerek. Yeni salonumuz için sehpa ve lamba modelleri araştırdım aldığım dergilerde. Gece olmuştu bile, ben vakit nasıl geçecek derken. Vakit geçmiş hem de dolu dolu geçmişti. Yatağa girdiğimde kafam o kadar
rahat o kadar zindeydi ki, sanki sabah yeni uyanıyormuşum gibi.

Ve ertesi sabah…Taptaze, dinç, mutlu uyandım resmen. Teknoloji orucum beni çok rahatlatmıştı. Kendi irademle bir türlü yapamadığım bu oruç, sağlık için bana zorla yaptırılmıştı. Çok da iyi
gelmişti. Holter sonucum ne çıkacak bilmiyorum ama ben ayda bir gün oruç tutmaya karar verdim. Size de bu orucu tavsiye ederim.

Bu arada bir sır vereyim mi size? Arada bir göz ucuyla evde açık olan internete sadece ceee dedim, orucum bozulduysa günahı boynuma. Sonuçları alınca haber veririm size bu kaçamağın sonucunu.

Monday, January 02, 2012

Hoşgeldin 2012

Her yıl biterken aynı değerlendirmeleri yaparız. Bu yıl neler oldu, neler olmadı, neler iyiydi, neler kötüydü, kayıplarımız, kazançlarımız. Yine her yeni yılda yeni planlar yaparız, geçmiş yıldan arta kalan planlardır bunlar hatta hiç yapılmaya başlanmamış planlar. Hep "bu yıl mutlaka spora başlayacağım, bu yıl yazı yazacağım, bu yıl kendime yatırım yapacağım, artık hiçbirşeyi kafama takmayacağım, zamanımı iyi kullanacağım"...bu sözler temennidir aslında, birinin sihirli değnek değdirip hayatımızı değiştirmesini beklediğimiz temenniler. Oysa ki biz her yıl aynı biziz, zaman her yıl eşit dağıtılıyor herkese tek fark kimi kendini yönetiyor, kimini hayat yönetiyor. Kimi hep şikayet ediyor, kimi hep çözüm arıyor, kimi hayatı akışına bırakmış, kimi akışın kontrolünü eline almış. Hayatınızın kontrolünün elinizde olduğu, zamanınızın çoğunun size kaldığı, dost zengini olduğunuz bir yıl dilerim sizlere.

Friday, December 23, 2011

Yalan içinde yalan

'Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar', 'yalandan korkmam yılandan korktuğum kadar', 'yalancının mumu yatsıya kadar yanar'...Bunlar hep yalan için söylenmiş sözler olsa da, yalan söylüyoruz mu söylemiyoruz mu? Kimine göre pembe yalan, kimine göre beyaz yalan, kimi can yakan, kimi rahatlatan..Ama şurası gerçek ki hepimiz zaman zaman başvuruyoruz yalana, cinsi ne olursa olsun. Bazen de söylediğimiz ufak, masum bir yalan nereye gideceğini bilmeden çıkıyor ağzımızdan. İşte bu tip bir yalandan başlayan ve devam eden ilişkiler zincirini anlatan YALAN İÇİNDE YALAN son günlerde izlediğim en güzel komedi. Gerek konu, gerek oyuncuların performansı alıp götürüyor sizi. Füsun Erbulak, Ebru Akel, Feride Çetin, Metin Yavuzoğlu, Kerim Yağcı'nın Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde sergilediği oyunu keyifle izleyeceğinize garanti veririm. Ayrıca uzun zamandır sahnede göremediğimiz sevgili Füsun ERBULAK bu oyunla sahnelere dönmüş ve gerçekten muhteşem. Ben Erbulak ailesini o kadar çok seviyorum ki, baba Altan ERBULAK zaten gelmiş geçmiş en BABA insandı, anne Füsun ERBULAK, kız Sevinç ERBULAK ve güzel KAVİN. İnsanın içini ısıtıyorlar, gülümsetiyorlar. Yalan içinde yalan oyun adı ama onlar çok GERÇEK.

Monday, December 12, 2011

BEYDA

Günler geçiyor, hem de çok hızlı olarak. Çok şükür ufak tefek sorunlar dışında hayatımızı kökünden değiştirecek çok büyük bir olay yaşamadık son günlerde. Bir kızım daha oldu sadece. Evet bir kızım oldu hem de Duru kızımdan daha büyük. Yani bir ablası oldu kızımın. 13 yaşında, yedinci sınıf öğrencisi. Adı Beyda.
Beyda, Van depremzedelerinden sadece biri. Şanslı olanlardan. Anne, baba ve kardeşi hayattalar. Onun dışında hayatlarına, evlerine dair neleri varsa kaybetmişler. Hayata sıfırdan değil eksiden başladılar İstanbul'da. Beyda şu an kızımın okulunda misafir öğrenci, kardeşi Ada ana sınıfına başladı. Annesi burada bir hayat kurmaya, ocağı tütecek bir ev yapmaya çalışıyor. Babası hayata yeniden tutunacak dal üstünde kendine bir yer edinmeye çalışıyor.
Beyda çok güzel, çok narin, çok akıllı, çok becerikli. Başına gelen her türlü olumsuzluğa rağmen, yaşanmışlıkları, anıları, çocukluğu Van'da kalmasına rağmen buraya ayak uydurabilen, ayakta kalabilen ve en güzel şekilde kendini gösterebilen bir genç kız. İşte bunun ispatı;

Mutfakta oturuyordum. Annem yemekleri hazırlıyordu. Halbuki biz pazar günleri evde olmazdık. Biraz sonra kardeşim ve babam yanımıza geldi. Birdenbire sanki ters dönüyorduk.Yer, ayaklarımın altından kayıyor,ev beşik gibi sallanıyordu. Tabaklar havada uçuşuyordu. Hızla evden inmeye çalıştık. Apartmanın penceresinden sadece toz gözüküyordu; bu yıkılan binaların olmalıydı. En son çıkan bizdik galiba.
Dışarı çıkınca binaya bakıyorduk , kocaman çatlaklar vardı. Düşündüm;deprem olabileceğini konuşmuştuk ama böyle bir facia beklemiyordum. Bir an kıyamet kopuyor zannetim. Arkamı döndüğümde annem ağlıyordu nedenini az sonra anladım: teyzesinin yaşadığı bina yıkılmıştı. Az
sonra bir deprem daha oldu, ilkinden şiddeti daha azdı ama artçı bir sarsıntıya da benzemiyordu. İlerledik parkın ortasına gelmiştik . Atılan çığlıklar insanı ürpertiyordu. Tam da enkazların çok olduğu bir bölgedeydik ama konuşmak istemiyordum, annemi kucaklayıp ağladım. Eve giremeyeceğimiz her halinden belliydi . Biraz sonra yanımıza akrabalarımız geldi. Annemin teyzesini çıkaramamışlar. Çok kötü bir durumdu ve bu anda insanlara teselli vermek en saçma şey olurdu herhalde.
Akşam bir ateş yaktık . Etrafında bir çember oluşmuştu. Ateş yüzümü yakıyordu ama bu şu an canımı acıtacak en son şeydi. Siren ve ambulans sesleri geliyordu herhalde enkaz çalışmalarına başlamışlardı. Canları pahasına insanları kurtarmaya çalışıyorlardı. Annem ise her şeyin düzeleceğini söylüyordu ama beni rahatlatmak için söylediğini anlıyordum, çünkü sürekli ağlıyordu. Sabahın nasıl olduğunu hatırlamıyorum uyumamıştım. Sabaha kadar deprem durmamıştı. Bu çok zor bir şey. Dedem çadır bulmuştu ama işe yaramıyordu çünkü çok soğuktu. Yağmur da başlamıştı çaresiz çadıra girdik . Gözyaşlarımı tutamıyordum . Şartlar zorlaşmıştı; ihtiyaçlar,enkazlar deprem ve çığlıklar bitmiyor biteceğe de benzemiyordu…Ertesi gün uyandığımda depremin bir rüya olduğunu zannettim ta ki televizyondan Van’ ı görene kadar. Aslında televizyon yaşanan şeyleri, duyguları tam olarak aktaramıyor bence… herkesin yüzünde umutsuz bir ifade vardı, ileriyi düşünüyordu herkes.
Günler geçiyordu artık Van çok soğumuştu, çadırda kalamıyorduk. Önce Ankara’ya bir akrabalarımızın yanına geldik, oradan da ver elini İstanbul. Yeni bir okula başlayacak, bebeklik arkadaşım Melisa’larda kalacaktım ben. Yeni yeni geliyordum kendime…evimizi düşünüyordum anılarımızı,hatıralarımızı, eşyalarımızı, odamı..çok zor..Gözyaşlarımı tutamıyorum çok garip daha birkaç gün önce rahatça uyuduğum evim yıkılacaktı. Yıkım kararı çıkmıştı aldığı hasardan dolayı evimize.
İstanbul’da Marmara Kolejinde okula başladım eğitimim yarım kalmasın diye ama bu kafayla nasıl ders işleyeceğimi bilmiyorum. Kayıt işlemlerini haletlik. Okula alışmam çok da kolay olmayacak gibi ,ama tüm öğretmenlerimin bana yaklaşımı çok güzel…

Okulumun ilk günlerinde arkadaşlarımın sordukları sorulara cevap veremiyordum; aslında hepsi şimdi açıklığa kavuşuyor. Yeni bir eve, yeni bir hayata ve yeni yüzlere alışmak çok zor. Ben okula ve hayatıma alıştım şuan beni rahatsız eden tek şey arkadaş çevremin olmaması…Aslında bunun kötülüğü şudur ki yalnız kalınca depremden başka bir şey düşünemiyorum her şeyin çok güzel olacağına kendimi inandırmaya çalışsam da…
Yok artık penceremi aydınlatan ışığın
Yok artık üzülünce yanına koştuğum pencerem
Gerçek bu avutamam kendimi unutamam tabi bir de…
Hep aklımda ailemle geçirdiğim sabahlar
Her pazar hayırlı olmuyormuş demek
Bazen ben niye buradayım diye düşünürdüm yıldızlara bakarak
Şimdi yıldızlar bana bakıyor acıyarak…
Kopamazdım o zaman hayallerimden
Şimdi içimde bir Erciş var ondan kopamıyorum

Beyda, bu genç yaşında hayatın ne olduğunu anlamış, nelerin boş ve üzülmeye değmediğini anlamış bir genç kız. Kimsenin bunları yaşamadan anlayabilmesi en büyük dileğim.

Wednesday, November 23, 2011

Down Sendromlu Tan'dan dünyada bir ilk




Down sendromlu olarak doğuyor sene 1988, doktorlar beş yaş zekasını ve fiziğini geçemez diyorlar, aileye karamsar bir tablo çiziyorlar. Sene 2011, çocuk Türkiye’de değil dünyada bir ilki gerçekleştiriyor. İlk defa tiyatro sahnesinde down sendromlu bir çocuk normal bir çocuğu oynuyor. Evet sinemada çok örnekleri var, down sendromlu çocuklar yine kendilerini oynuyorlar ya da amatör tiyatro oyunları var, bu çocukların kendilerini oynadığı. Ama bu oyun ilk ve çok özel. Çünkü Tan bu oyunda normal bir insanın bile çok zorlanacağı rolü ustalıkla oynuyor hem de harika bir performansla. Oyunu, Tan’ın rolünü, ortamı anlatmadan önce biraz onu tanımak istersiniz belki.

Tan Aytıs, 1988 doğumlu yani 23 yaşında. O zamanlar bugünkü gibi teknoloji, modern yaklaşımlar, araştırma yok Türkiye’de; şimdi anne karnında her şey öğreniliyor(!) neredeyse, ama annesi Tan’a hamileyken bu testlerin, araştırmaların hiçbiri yok. Tan doğar doğmaz ailesine down sendromlu olduğu söyleniyor ama aile bunu kabul etmek istemiyor. Tabi o günleri çok zor
bir süreç olarak anlatıyor annesi. Bu hiç beklemediğimiz bir haberdi diye de ekliyor. Doktorlar gerek zeka olarak gerek fizik olarak 5 yaşındaki çocuğu geçemez diyorlar Tan için. Bugün Tan son
derece yapılı, sosyal, özgüveni yüksek, kendini ifade etmeyi bırakın tiyatro sahnesinde adeta bir dev. Tan’ın durumu Mozaik Down Sendromu denilen türde yani aşama olarak daha eğitilebilen, sosyalleşebilen bir seviye. Tabi bunun için anne babanın azmi, inancı, emeği ve umut dolu mücadeleleri yadsınamaz. Tan, iki yaşındayken bireysel eğitime başlıyorlar ve bu sırada kendileriyle benzer olan aileler ve DS çocuklarla tanışıyorlar, birbirleriyle paylaşımlarda bulunarak bir dernek kuruyorlar ve daha sonra iyice büyüyerek bir vakıf oluyorlar. İZEV, İstanbul Zihinsel Engelliler için Eğitim ve Dayanışma Vakfı. Burası Milli Eğitime bağlı bir vakıf ve ilköğretime eş değer diploma veriyor tabi özel eğitime tabi tutulan çocuklara sadece. Tan bugün ilköğretim diplomalı bir DS aynı zamanda. Tüm bunları gerçekleştirirken Tan ve ailesi hiçbir zaman sosyal ortamlardan uzaklaşmıyor, onu her yere götürüyorlar, hani saklama, gizleme olayı asla onlar için geçerli olmuyor.
Tan, İZEV’e devam ederken aynı zamanda tiyatro eleştirmeni olan hocası Yaşam Kaya ile çok fazla sayıda tiyatro oyununda arkadaşlarıyla oynamış hala da hafta sonları oynuyorlar. Ama sadece ailelere, yakın dostlara oynanan, çok basite indirgenmiş oyunlar bunlar. Tan’ın Yaşam Hoca’sının bu çalışmalar için danışmanlık aldığı Devlet Tiyatroları sanatçısı Öykü Başar ,ben Tan ile bir oyunda ikili oynamak istiyorum der. Aile çok heyecanlanır ama aynı zamanda da tedirgindir. Bu diğer oyunlara benzemez çünkü, normal bir çocuğu oynayacaktır Tan sahnede hem de bir Devlet Sanatçısıyla. Cihan Sağlam 2011 mart ayında oyunun yazımını tamamlar, Tan ve ailesinin karşısına çıkar. Önce anne metni okur ve çok zor bulur. Tan ise kendine güvenir ve şu cümleyi söyler: ‘BEN ALTINDAN GİRER, ÜSTÜNDEN ÇIKAR YAPARIM BU İŞİ ‘ der. 2011 Mayıs ayı başında NEVERLAND adlı oyun sergilenmeye başlamıştır. Anne ilk oyunda hiçbir şey izlememiştir heyecandan; kalbi Tan’ın kalbinde atmaktadır, o an yaşamamaktadır. İkinci oyun, üçüncü oyun derken bir sezon tamamlanmıştır bile. Tan sahnede adeta gürlemektedir.

‘Belirsiz bir zaman ve mekan. Toplum, damgalılar ve damgasızlar olmak üzere ikiye ayrılmış. Yönetim damgasızların elinde.Bir ev, anne ve baba. Hayalci bir kardeş ve büyümek isteyen sorunlu bir abla. İç savaş. Toplama kampları. Hareket halindeki içi asker dolu bir kamyon.Soykırım. Bir bodrum kat,anne çocukları oraya saklamış. Bodrum soğuk ve pis kokulu. Fareler ve ensenize damlayan su damlaları. ‘
Neverland hayal ile gerçek dünya arasında bir köprü kuruyor ve yalnızlaşmamıza, yozlaşmamıza, yok oluşumuza bir evin bodrumundan bakmamızı sağlıyor. Biraz şiddet içeriyor, fazlasıyla tedirgin oluyor, ürküyorsunuz oyun sırasında. Oyunun alışageldiğimiz sahne düzeninden farklı olarak sergilenmesi, oyuncularla yakın temas da sizi fazlasıyla içine çekiyor. Şiddet içermesi açısından çocukla gidilmesi çok doğru değil ama bir yetişkin olarak bunlarla yüz yüze gelerek, Tan’ ı izleyerek yaşadığınız 50 dakika sizi bambaşka bir yerlere götürüyor…

Zeka olarak 5 yaşını geçemez diye belki de bir hayatı karartan sözlerin yalan olduğunu görüyorsunuz, DS olan bir çocuğun oyun sırasındaki mimiklerini, kendinden emin ve güvenli duruşunu izlerken kendinizi, çevrenizi düşünüyorsunuz ve asıl başarının ne olduğunu ne olmadığını sorguluyorsunuz bir yandan. Her imkana sahip, her türlü sağlık engelini aşmış, maddi manevi her yönden tatmin olmuş biri olarak elde edilen başarı mıdır gerçek olan yoksa, her türlü engele , fiziksel olarak karşılaşılan sorunlara , umutsuz bakan gözlere rağmen elde edilen midir? Tan’ın annesine 23 yaşındaki oğlunuza baktığınızda ne hissediyorsunuz şu an içinizden ne geçiyor dediğimde gözleri ıslanarak şu yanıtı verdi bana: İYİ Kİ BÖYLE DOĞMUŞ, BİZİ ÇOK EĞİTTİ, YAŞAMA OLAYLARA BAKIŞ AÇIMIZI DEĞİŞTİRDİ. ONUNLA GURUR DUYUYORUM.

Tan tüm zihinsel engelli çocuklar, onların aileleri ve topluma örnek olmalı. Olmaz, yapamaz, imkansız,mümkün değil denilen her şeyin belki de yapılabilir olduğunu gösteren ve yapıldığını da bizzat sergileyen bir genç çünkü o. Pamuk gibi bir kalbi, ona sorduğum bir soruyu anlamayıp bana ne demek istediğimi soracak kadar özgüveni, oyuna gelen herkese güler yüz gösterecek kadar insanlığı, anne ve babasına duyduğu sevgiyi gösterebilen çocuk tarafı ile örnek bir insan. ‘Hayat karşılaştığınız fırtınalar ile değil, gemiyi limana getirip getirmediğiniz ile ilgilenir’. Tan ve ailesi fırtınayı yaşamış ama o fırtınanın yönünü çok güzel değiştirmiş bir aile. Fırtınayı yaşamadan kasırgalar yaratıp içinde kaybolan tüm ailelere ışık ve umut olsun AYTIS ailesi.

NEVERLAND, The Club adlı mekanda pazartesi günleri saat 21:00 de sergilenmektedir.
Asmalımescit mah. Yemenici Abdüllatif sok. Hoş Apt. K:1
Beyoğlu
0212.251.34.57
0537.461.79.75

Thursday, November 17, 2011

Anneeee lütfenn

Vallahi bugün bir kahvaltı davetindeydim, sohbet deseniz var, yemek deseniz var, manzara deseniz var, kültür deseniz var... Hele bu daveti organize eden ekibi ve sundukları hizmeti görünce ben de çocuk olsam da anneme 'Anne lütfen bana bunu al' diyecek bir şey mutlaka bulurdum. Onlar isimlerini seçerken hiç bunu düşünmemişler ama o kadar çok bebek, çocuk ve anneyi ilgilendiren şey var ki insan ister istemez böyle düşünüyor. Neden mi bahsediyorum, www.annelutfen.com adlı bebek çocuk alışveriş sitesinden. Oyuncaktan sağlığa, kıyafetten araba koltuğuna herşey var burada. Üstelik daha da olacak, hediyeler, çekilişler, kampanyalar...Artık Roys ve Selin benim arkadaşlarım. Ben kendilerini de, girişimciliklerini de, düşüncelerini de çok sevdim. Daha çok yeniler, bizlerin sizlerin herkesin dile getirdiği beklentileriyle çok daha büyüyecekler ve bizler onları ilk tanıyanlar olarak şanslı kişilerden olacağız. Ben kaçırmayacağım bu fırsatı, siz de kaçırmayın.

Sunday, November 13, 2011

BOSNA HERSEK / Mostar,Poçitel

Yine Hırvatistan sınırından çıktık ve bu kez istikamet Mostar. Sınırdan çıkıp mavi bir kapıdan girerek Bosna Hersek’e giriş yaptık fakat bu gezide sadece Hersek bölgesini gezdik gün boyunca. Neretva kanyonunda ve Hersek bölgesinde ilk durağımız Türklerin Bosna’da kurduğu ilk köy olan Poçitel. Poçitel zaten kelime anlamı olarak da ‘başlangıç’ demekmiş. Köyü ilk gördüğümüzde sanki Safranbolu’ya geldik zannettik. Evleri, arnavut kaldırımları dar sokakları, hamamı, kaleleri ile o kadar benziyordu ki, tüm gezimiz boyunca ilk camimizi de Poçitel’de gördük. Nar ağaçları, yeşili, Adem’in yerinde içtiğimiz tavşan kanı çay ve türk kahvesi, köy halkının küçük kese kağıtlarında sattığı kuru incir ve narların zihnimizde bıraktığı güzellik ile Poçitel’den ayrıldık.

Mostar’a doğru yol alırken manzara o kadar güzeldi ki, hiç sıkılmadık. Savaş yıllarından çok iyi hatırladığım, hep duyduğum Mostar. İşte geldik. Daha şehre girerken sağlı sollu gördüğümüz şehitliklerden içimizin bugün acı ve hüzünle kaplanacağını hissettim ve işte suçiçeği gibi binalar başladı; delik deşik…Her yerde kurşun izleri. Koprü geçiş ücreti anlamına gelen ‘Mostarina’ dan adını alan Mostar şehri Neretva nehrinin hemen kenarında kurulmuş. Mostar Köprüsü ise 1566’da Kanuni Sultan Süleyman zamanında mimar Hayrettin tarafından yapılmış. Bu şehir
ve köprü benim hep görmek istediğim yerlerden olmuştur. Mostar Köprüsüne doğru yürürken ilk olarak tabakhane, cami ve hamamı daha sonra da Mostar Köprüsünden daha eski ama pek bilinmeyen Kriva Cuprija Köprüsünü geçip Mostar Köprüsü’ne ulaştık. 1993 yılında yıkılan daha sonra tekrar yapılıp Prens Charles tarafından açılan bu köprü yıllarca Mostar'da yaşayan farklı etnik grupları bir araya getirmiş, insanları birbirine bağlamış, kültürel mozaikin sembolü olmuştur. Savaş boyunca Sırplar tarafından saldırılara uğrayan köprü Hırvatlar tarafından yıkılıp, Neretva Nehri'nin sularına gömülmüş. Yeni köprünün yapımında Türkiye’den gelen taş işçileri de çalışmış ve sulara gömülen eski köprü taşlarının bir kısmı çıkarılarak kullanılmış. Geleneklere göre şehrin erkekleri düğünden önce nişanlılarına cesaretlerini ispat etmek için 24 metre yükseklikteki bu köprüden atlıyormuş. Günümüzde ise 24 euro karşılığında gösteri amaçlı atlayan gençler var. Mostar Köprüsü’ne hemen girişte sol tarafta yerde bulunan taş üzerindeki şarapnel parçası ve " Don't Forget 93 " yazısı gerçekten insanı çok etkiliyor. Köprüyü geçince Müslüman mahallesine gelmiş bulunuyorsunuz ve yine bizim Safranbolu gibi incik boncuk, gümüş, kilim ve her türlü süs eşyasının bulunduğu dükkanların önünden geçip, Kuyumcular Çarşısına geliyorsunuz. Burası gerçekten bizim kültürümüzün aynısı. 1618 yılında yapılan Koski Mehmet Paşa Camisinin bahçesinden Mostar’a bir bakmanızı şiddetle tavsiye ederim yolunuz oralara düşerse. Büyüleyici bir sahne sizi bekliyor orada. Hırvat tarafındaki tepenin üstünde bulunan dev haç ve şehir meydanındaki dev kilise kulesi ise hala birilerinin güç gösterileri yapmaya devam ettiğini hissettirdi bana. Bosna deyince akla ilk Boşnak böreği geliyor ve tabi ki Cevapi yani Boşnak köftesi. İkisini de yeme şansı bulduk ve ikisinin de tadı damağımızda kaldı. Bal kabaklı ve kıymalı olarak tercih ettiğimiz börekleri sıcak sıcak paket yaptırıp nehir kıyısında
bir restoranda yediğimiz köfte kebabının yanına meze ettik. Bizim İnegöl köfteye çok benzeyen cevapi, pide arasında soğanla çok iyi gidiyor doğrusu.

Unesco koruması altında olan Mostar’a veda ederken aynı benim kalbim gibi hava da ağlıyordu. Sokakta gördüğüm gaziler, şarapnel, mermi yemiş evler, ağlayan analar babalar, çocuklar..Hüzün, acı, fakirliğin çok net hissedildiği Mostar anılarımda çok buruk kaldı.

Saturday, November 12, 2011

Karadağ/Montenegro

Eurovision şarkı yarışmasında adını çok sık duyduğum Montenegro’nun Karadağ olduğunu bu gezide öğrendim. Yıllar öncesinin bana göre marka olan ülkesi Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan mini devletlerden biri olan Karadağ, son yıllarda Kotor ve Budva şehirleri ile dünya sosyetesinin gözde yerlerinden. Karadağ 2008 yılına kadar dünyanın en genç devletiymiş ama Kosova bu özelliğini ondan artık devralmış durumda. Gerek yaz gerek kış turizmine uygunluğu bakımından Karadağ, Balkanların İsviçre’si olma yolunda. Nüfusu 700 bin olmakla beraber yazın bu sayıyı kat be kat geçiyordur herhalde. Hırvatistan sınırını geçtikten sonra ilk geçtiğimiz şehir Igalo oldu. Kaplıcalarıyla ünlü bu şehir biraz bizim Yalova’yı andırıyor. Perast’a gideken gördüğümüz manzara, yeşilin tonları, denizin güzelliği, şirin köyler adeta büyüledi bizi. Balkanlar dağlık bir bölge olmasına rağmen Karadağ bol yeşili olan bir bölge. Perast şehrinde bizim en çok ilgimizi çeken insanların uzun boyu oldu. Her üç insandan biri öyle böyle uzun değil, 2 metre en azından. Sonra öğrendik ki, Balkanların en uzun boyluları Karadağlılarmış hara Avrupanın en uzun insanları Hollanda ve Karadağ’dan çıkarmış. Ee Hidayet Türkoğlu’ndan
belli değil mi? Bu küçük ülkenin uzun insanları hakikaten çok enteresandı. Perast’ta otobüsten inip karşımızdaki iki adadan -St.George ve Meryem Ana ikonunun bulunduğu ada- birine binmek üzere bir motora bindik. Adalardan St.George, doğal oluşmuş ada, çökelti sonucu. Biz buna gitmedik buraya ziyaret yok. Diğeri, sonradan yapılmış ada sanki bizim Kız Kulesi. İçinde Meryem Ana ikonusu bulunan adadan manzara da harika. Manzarası, havası, saat kulesi ile
bir kültür mirası olan Perast, Unesco tarafından koruma altına alınan şehirlerden biri. Perast’ı görmeden Karadağ’ı gördüm dememek gerek. Peras’tan Kotor’a doğru yola çıktık ve yol tam 25 dakika sürdü. Kotor körfezine geldiğinizde kendinizi bambaşka hissediyorsunuz. Dört koyun birleştiği yer olan Boka Kotorska yani Kotor Körfezi tam bir doğa harikası. St. Tropez, Çeşme karışımı olan şehir, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışından GÜZEL diye nitelendirdiğim şehirlerin ilk sırasında yer alacak gibi. ‘Kendimize ait olanı vermeyiz ama başkalarının olanda da gözümüz yok’ . Üzerinde eski Yugoslavya başkanı Tito’dan alıntının olduğu şehir kapısından içeri girdiğinizde kendinizi Venedik’te sanabilirsiniz, şaşırmayın. Tek fark burada kanallar yok. İlk girişte yer alan meydanda hemen sola dönüp başınızı kaldırdığınızda Balkanların en uzun balkonunu (35m.) görebilirsiniz. Meydanda kalabalık kafeler, taş evler, kiliseler bize buranın
her daim yaşadığı hissini verdi. Şehrin kale içinde dolaşırken kaybolmak çok zevkli, dar sokaklardan geçip geniş meydanlara çıkmak, kendinizi ayaklarınızın gittiği yere bırakmak hakikaten çok keyif veriyor. Bu arada şehirde aynı Dubrovnik gibi evlerin binaların panjurları hep yeşil ama gezi boyunca bunun sebebini hiç kimseden öğrenemedim maalesef. Yugoslavya döneminde ‘Ekim Meydanı’ denilen yer, saat kulesi,Katolik Kilisesi ve utanç abidesi en görülesi yerler bence Kotor’da. Yazın mutlaka çok daha başka oluyordur burası. Deniz, doğa, gece hayatı hepsi çok canlı yaşanıyor belli ki. Boşuna dünya jet sosyetesi burada tatil yapmıyor. Şehrin bu kadar güzel ve etkileyici olmasında bayan belediye başkanı ve yine bayan başkan yardımcısının payları büyük bence. Meydandaki kafelerden birine oturduk ve giren çıkan insanları resmen
seyre daldık. Ama daha önümüzde Budva vardı ve bu seyir çok uzun süremedi. Budva-Dubrovnik arası aslında 135 km. ama biz kademe kademe durarak gezdiğimiz için akşamüstü olmuştu Budva’ya girdiğimizde. Önce çok anlamadık, normal binalardan oluşan bir şehirde indik ve yürümeye başladık ki önce bir sahile geldik. Limanı, kumu, balıkçı restoranları ile sanki Antalya’daydık.
Biraz yürüyüp kale kapısından girip eski şehirde yürümeye başladık ki burası
tam bir antik şehir. Yaklaşık 10.000 nüfusu olan şehir bol miktardaki ‘sobe’ tabelalarından
anlaşıldığı üzere yazın çok turist çeken bir yer. Sobe bu arada kiralık oda
demekmiş. Madonna da geçen yıl burada konser vermiş ve sonrasında tatil yapmış.
Şehir 2500 yıllık geçmişiyle Adriyatik Denizi kıyısındaki en eski yerleşim
yerlerinden biri. Aynı Kotor’da olduğu gibi kale içinde dar sokaklarda gezerken
bir anda kendinizi kocaman bir meydanda bulabilirsiniz. Ortaçağ’dan günümüze
kadar gelmiş Stari Budva, Karadağ ve Balkanların en güzel tatil köşelerinden.

Dubrovnik’in kardeşleri denilen Perast, Kotor ve Budva için
Karadağ’a gitmeye değer mi? Kesinlikle değer….

Friday, November 11, 2011

Dubrovnik,HIRVATİSTAN

‘Yeryüzünde cenneti görmek isteyenler Dubrovnik’e gelsin’ demiş Bernard Shaw ve çok da doğru söylemiş.Hakikaten Adriyatik’in incisi denilen Dubrovnik, Hırvatistan Cumhuriyetinin en güzel şehirlerinden biri. Adriyatik Denizi’nin kıyısında yer alan güney bölgenin ismi Dalmaçya ve Dubrovnik de Dalmaçya sahillerinin en güzel şehirlerinden. Neden Dalmaçya peki? Evet biraz o köpek cinsiyle ilgisi var.Hırvatistanda 1187 ada yukarıdan bakıldığında benek benek görüldüğünden buhaliyle Dalmaçya köpeğine benzediğinden Dalmaçya sahili denmiş. Öyle ki, dünyaünlülerinin en son gözde tatil yerlerinden. Daha çok kısa bir süre öncesine kadar turist rotalarında yeri olmayan Hırvatistan,25 Haziran 1991 ‘de bağımsızlığını ilan ettikten üç ay sonra kendini yine bir savaşın içinde buluyor ve 1991-1995 yılları arasında şehir ciddi hasar görüyor.Kale içinde gezerken binaların kiremitlerinden bunu çok iyi görüyorsunuz. Hasar alan
binaların kiremitleri yeni ve pembe renkte. Savaş 1995’deki Dayton antlaşması ile sona ermiş ve Unesco 2005 yılında restorasyon çalışmalarını başlatarak şehrin eski görünümüne kavuşmasını sağlamıştır. Bu kadar savaş ve depreme rağmen şehrin bu kadar iyi korunması çok takdire şayan doğrusu.
Şehirde ilk durağımız eski şehir adı verilen Old Town oldu. Şehrin kalbi burada atıyor. Old Town’a girmek için iki kapı var: Pile ve Place. Biz hep ana kapı Pile’yi tercih ettik. Kapıdan
girince karşınıza ana cadde Stradun çıkıyor. Bu cadde denize kadar uzanıyor ve sonunda da eski liman var. Stradun üzerinde çok sayıda kafe restoran bulunsa da ara sokaklara girip buralarda dolaşmak ve yemek yemek çok daha keyifli. Mia Culpa mesela harika bir pizzacı. İtalyanların meşhur incecik odun fırınında pişen pizzalarını deneyebilirsiniz burada.
Pile kapısının hemen üstünde şehrin koruyucusu Aziz Vlaha’nın heykeli var. Aziz Vlaha bu arada Sivasta doğmuş ve hiç bu şehre gelmemiş. Kendisi şehrin Venedikliler tarafından kuşatıldığını rüyasında görüyor ve haber vererek şehrin kurtulmasını sağlıyor. Bu yüzden de 4yy.da Romalılar tarafından öldürülüyor. Kapodokya’da onun adına kilise varmış bu arada. Her yıl 4 şubatta onun adına şenlikler düzenleniyor ve anılıyor. Pile kapısından girdikten sonra sağ tarafta siyah renkte kocaman bir mekanizma var ve bu mekanizma orijinal haliyle aynen korunmuş. Şehir kapıları bu mekanizma sayesinde hava aydınlanınca açılıyor, hava kararınca kapanıyormuş. Pile kapısından girince hemen solda karşınıza Franciskan manastırı çıkıyor. İçinde dünyanın en eski üçüncü eczanesini bulunduran manastır şehrin en çok ilgi çeken yerlerinden. Manastır kapısının hemen karşısında şehrin en eski ve en bilinen yapılarından Onofrio Çeşmesi bulunuyor. Dubrovnikliler en zengin zamanları olan 1400 ve 1500’lerde veba gelecek korkusundan şehre her gelen kişinin bu çeşmede yıkanmasını şart koşmuşlar. Çeşme hala kullanılır durumda ve Duru kızım yıkanmadı ama her defasında kana kana su içti bu çeşmeden. Bu arada çeşmenin bulunduğu Stradun Caddesi o kadar temiz ki, taşları bizim evin taşlarından daha parlak ve temiz dersem çok abartmış olmam. Stradun’da dükkanların isim tabelaları yok, isimlerini önlerindeki sokak lambalarına ya da sokak başlarında bulunan bez afişlere asıyorlar. Sağlı sollu İtalyan tarzı çevrili
olan caddenin sonunda bulunan büyük meydanda Saat Kulesi ve hemen önünde Hırvatların özgürlüklerini temsil eden Fransız şövalyesi Orlando’nun Sütunu bulunuyor. Sütunun tam karşısında Sponza Sarayı ve arka tarafında ise Aziz Blaise Kilisesi var. Kilisenin hemen yanında Rektörün Sarayı bulunuyor. Aslında şehri en iyi anlamanın yolu bu caddeyi yürümek ve sonra da City Walls denilen surlarda yaklaşık 1,5 saat süren bir yürüyüş yapmak. Surlar 1200 yılında
yapılmış ama 1400 yılında güçlendirilmiş. Şehri o kadar güzel sarmalıyor ki, içeride kalan şehir tam koruma altında. Çıktığınız her merdivenin sonunda sizi ödül olarak harika manzaralar bekliyor. 10 Euro ödeyerek gezdiğiniz kale surlarında Adriyatik Denizinin ihtişamını karşısında verdiğiniz paraya değdiğini görüyorsunuz. Duru’nun yoruldum demeden gezdiği tek yerdi kale
surları. Demir parmaklıklar, kuleler, dar yollar onun için adeta bir macera tüneli gibiydi.
Dubrovnik’de yemek denince akla ilk taze, ucuz, bol çeşitli deniz ürünleri geliyor. İstiridyeden ıstakoza, midyeden kalamara hepsini bir arada bulunduran ve balık tabağı diye menülerde geçen seçim, kocaman bir tencere içinde geliyor.2 kişilik olan bu tencere içinde yok yok. Biz eski limanın hemen orada bulunan Lokanda Peskorya’yı tercih ettik hep.
Türkiye’den Dubrovnik’e gelmek çok kolay, uçuş var ve 1 saat 40 dakika sürüyor. Üstelik vize de yok. Dubrovnik ile Türkiye arasında 1 saat fark var. Dubrovnik 1 saat geride bizden. Para birimi Kuna ve 1 euro yaklaşık 7.19 Kuna. Restoranlarda, mağazalarda euro olarak da ödeme yapabiliyorsunuz ama üstünü kuna olarak verdiklerinden kur düşebiliyor. Bu nedenle giderken yanınıza euro alıp orada kunaya çevirmek en mantıklısı. Biz Babin Kuk adı verilen bir bölgede kaldık ve eski şehre otobüsle on beş dakikada gidiyorduk. Tam otelin önünden kalkan 6 numaralı otobüsle şehrin kalbi Old Town’a çok rahat gelebiliyorduk. Üstelik otel kalitesi Avrupa otellerine göre çok yüksek. Yazın gidilirse kaldığımız Argosy Otel ideal. Plajı, ağaçlık alanı, otelin büyüklüğü ve kolay ulaşımı açısından mükemmel. Ama yazın denize girmek avantajı olsa da bu kadar gezilir mi bilmem. Sıcak insanı yorabilir. Deniz tam bir akvaryum, pırıl pırıl Dubrovnik’te. Biz yurt dışına gittiğimizde denize girmeyi çok tercih etmediğimizden ayrıca Ege,Akdeniz sahilleri üstüne deniz tanımadığımızdan sonbaharda gidip rahat rahat terlemeden gezmeyi tercih ettik. Ama siz illaki deniz olsun derseniz Dubrovnik tam size göre. Hele bir de şehrin trafiğe kapalı bölgesi Lapad'ın gündüz plajından akşam da İstiklal Caddesini andıran ortamından faydalanırsanız işte siz yeryüzünde cennettesiniz demektir.