Monday, February 02, 2009

SÖMESTRE DEVAMMMM

Halen devam ediyor şu SÖMESTRE denilen tatil. Çok tuhaf geliyor kulağıma bu sömestre kelimesi. Buggs Bunny Buzda Şovuna nihayet gittik ve çok da beğendik büyük küçük, bu arada Kaya Bebek artık 1 yaşında. Haftasonu doğumgününü kutladık.








6 zincir.... bir daire... 3'lü set... trabzan....4 lü set trabzan....kırmızı... gri....
bunlar mı ne işte aşağıda gördüğünüzün açılımı....bu mu ne? tahmin edin bakalım, yanıtı kısa bir süre sonra.





Sömestre yarından itibaren Sapanca ve Kartepe'de devam edecek, anneler ve çocukları ile. İki anne üç çocuk olarak canım arkadaşım Arzu Aksoy ile macera dolu üç gün ve tabi köpek Pamuk..

Saturday, January 31, 2009

SÖMESTRE TATİLİ

Aslında tatil demek de doğru değil çünkü Duru'nun okulu açık ama yine de sömestre tatili deniyor bu hafta ve diğer haftaya. Çocuklar okula gitmiyor Duru da ara sıra takılıyor bu hafta okula. Benim okul zamanlarımı hatırlıyorum da dört gözle beklerdim bu tatili. Çünkü annem de öğretmen olduğundan onun da tatiliydi ve evde oluyorduk hep beraber. Bütün bir sene özlediğim şey, annemle kahvaltı yapmak, gezmek, bir yere gitsem bile döndüğümde onun evde olması. Ne zaman şubat tatili olur o zaman kar yağardı hep ve biz mahsur kalırdık evde. İşte o zaman da ev gezmeleri yapardık yine benim en çok özlemini duyduğum şey. Annemle komşulara gitmek, çay börek kek yemek....Özlem işte ya da heves ya da özenti. Hafta başından program yapardık, bugün buraya yarın şuraya diye. Bir de hatırladığım, o zaman siyah beyaz olan televizyonun, şubat tatilinde bazı çizgi filmleri renkli olarak yayınlamasıydı. Ne büyük heyecandı bizim için dört gözle beklerdik bu programları. Ne güzel günlermiş, ne kadar mutlu günler.
Şimdi ben anneyim ve ben kızımı eğlendirmeye çalışıyorum sömestre tatilinde. O ne isterse onu yapıyoruz ve hep onunla geçiriyorum zamanımı. Geçenlerde duyduğum bir yaklaşımın doğruluk payının acaba gerçekten yüksek olup olmadığını düşünüyorum. Bir çocuk psikologu hani çok moda olan "kaliteli zaman" kavramını çürütüyor ve diyordu ki, çocukla kaliteli zaman geçirmek diye bir şey yok, çocuk her zaman anneyi yanında ister bunun azı çoğu yok, bu kavram günümüz hayat şartları, annenin çalışmak zorunda olduğu gerçeğini hafifletmek için yaratılmış, akla mantığa uygun hale getirmek için uydurulmuş bir savunma mekanizması, çocuğun anneye her zaman ihtiyacı var, çocuksam annemi hep yanımda isterim ben diyordu. Sanırım bir az düşünmek gerek doğru mu, ne kadar doğru. Ama gördüm ki, kızımla vakit geçirmenin hakikaten onun yanında olmanın azı çoğu kalitelisi yok.



Tiyatro, anneannesinin sergisi, orada yapıp kuzeni Bulut ile sattıkları resimler, ilk parasını kazanma gururu... ama en güzel anlar Bulut'un bizde kaldığı zamanlardı ki, biz de iki çocuğun ne olduğunu yaşadık. Kıyafet balosu yaptılar, mısır patlattılar, kurabiye pişirdiler, Pamuk ile oynadılar ve yorgunluktan gece baygın düştüler.

Sömestre tatili devam ediyor ve programlar yapılıyor, sırada Kaya Bebeğin ilk yaş günü ve Buggs Bunny gösterisi var.





Sunday, January 25, 2009

Bu Hafta Biterken

Sonbaharı bitireli çok oldu hani hüzün mevsimini, puslu günleri. Ama bu kış daha bir hüzünlü mü geçiyor ne, hergün yeni bir üzücü haber, yakınlarımdan alınan puslu sisli gündemler haydi hayırlısı. En çok da çocukların haberleri üzdü beni bu hafta, hastalıklar, ameliyatlar... Allah beterinden korusun demek adet de hani bunlar da az beter değil yani. Bu hafta biterken dua etmekten başka yapılacak bir şey yok "Allahım sen dermansız dert verme, gördüğümüzden geri koyma, ülkemizi koru, çocuklarımıza öncelikle sağlık ver" deyip yaşamaya devam. Bu hafta dedim ya küçük büyük yaşlı genç her kalp sıkıntıyla attı benim çevremde, hep bir hüzün vardı evlerde, ben belki bu hüznü bir az olsun dağıtır diye bu hafta benim için kafa dağıtıcı birkaç konudan bahsetmek istedim, sessiz bir pazar akşamında. İlki, 36 dilde çevirisi yapılan ve tüm ülkelerde en çok satanlar listesinde ilk sırada yer alan "Ye, Sev, Dua Et kitabı. Pegasus Kitabevinden çıkan kitapta yazar Elizabeth Gilbert yaşamını anlatmış. İtalya, Hindistan ve Endonezya boyunca içsel yolculuğunu anlatan kitaın 2009 yılında beyaz perdeye çekilmesi söz konusu ve Julia Roberts da Elizabeth Gilbert'i oynayacakmış. Herşeye sahip başarılı bir iş kadınının hayatındaki herşeyi bırakıp İtalya'da keyif, Hindistan'da ibadet ve Endonezya'nın Bali Adası'nda dünyevi hazlar ve ilahi yücelik arasındaki dengeyi arama hikayesini anlatan kitap benim için bu haftanın kitabı.



Bu haftanın DVD si , Boleyn Kızı idi. İngiltere Kralı 8. Henry'nin aşklarını ve bu aşklar içinde yer alan iki kızkardeşin hazin hikayelerini anlatan filmde entrika, aşk, ihanet adına herşey var. Mary ve Anne Boleyn öyle iki kızkardeş ki ihtiraslarının kurbanı olmuş iki zavallı.






Bu haftanın sinema filmi ise VALİ benim için. Rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu'nu anlatan film, tv de verilen Köprü dizinin devamı imiş aslında, izlemediğimden diziye yorum yapamayacağım ama film gerçekten de şahane olmuş. Recep Bey'in son görev yeri olan Denizli'de çekilen film, Yazıcıoğlu'nun Denizli'de çok sıradan ancak arkasında yüzlerce soru işareti bırakan trafik kazasıyla ölümünün perde arkası, ucu uluslararası örgütlere ve gizli servislere dayanan ilginç olayları anlatıyor.

Thursday, January 22, 2009

TOP 4

Evim evim güzel evim. Evde vakit geçirmek, kitaplarımı okumak, değişik yemekler yapmak, puzzle varsa iki parça koymak, Pamuk cumartesi geliyor onunla yuvarlanmak, parça parça değişik değişik örgülerime iki ilmek atmak, bazen hafif kestirmek....hiç bıkmadan yapabileceklerim. Evimde olmak beni çok rahatlatıyor, her şey her yer tanıdık benim bizim. Hele bir de evde kimse yoksa müziğimi koyup en güzel kitabımı okurken değmeyin keyfime. İşte en rahat olduğum evimde vazgeçemediğim bazı eşyalar var ki, hayatımı kolaylaştıran. Onlarsız asla yapamayacağım şeyler. İlki evlendiğimiz günden beri bizimle olan sadık dostumuz sadece bir kez yenisiyle değişen - o da aynı marka aynı renk olmak üzere- ekmek kesme makinemiz. 2000 yılında evlendik ve annemin Almanya'dan bize getirdiği ekmek kesme makinemiz 8 yıldır bizimle ve biz bugüne kadar ekmeği hiç bıçakla kesmedik dersem asla abartı olmaz. Çünkü ekmek bıçağımız bile yok. O kadar rahat bir makine ki, hep fiştedir bizim evde. İki saniyede en zor ekmeği bile keser. 8 yıl içinde 1 kez bozuldu ve Almanya'dan yenisini aldık. Ve hep bizimle, onsuz mutfak düşünemiyorum.


İkinci güzellik, tüy toplama rulom. Manto, elbise üzerindeki tüylerden Pamukun tüylerine kadar herşeyi bu kağıt rulo ile toplayabiliyorum. Üst üste yapışkan kağıtlardan oluşan bu ruloyla tüyleri topladıktan sonra kağıdı koparıyorsunuz ve alttan yeni kağıt çıkıyor. Hem kolay hem ucuz olan bu rulo bizim evin vazgeçilmezi.




Biraz da sağlık. Son günlerde nar ve portakal karışımı meyva suyu bizim evin gözdesi. Portakal sorun olmuyor da nar çok zor bir meyva. Ama bu pembe aletle nar suyu bir harika. Yıkanması kolay, kullanması kolay pembe hanım mutfağıma ayrı bir renk kattı. Onsuz bir kahvalt olamaz.Bu arada nar gerçekten de çok faydalı bir meyva, özellikle anti aging yani yaşlanma önleyici bir etkisi varmış ki bunu öğrendiğimden beri sürekli içiyorum yiyorum diyebilirim.






Veeee güzellik. Bütün bunları yaparken bakımlı olmak da şart. Saçlar en önemlisi deyip bu düzleştirici makinemle artık saçlarım hep fönlü. İster kuaförde çektirdiğiniz fönü uzun süreli kullanmak için ister kendinize şık bir saç yapmak için bu alet bir afet.

Monday, January 19, 2009

PRATİK BİR AKŞAM YEMEĞİ

Evde en çok vakit geçirdiğin yer neresi diye sorsalar hiç düşünmeden MUTFAĞIM derim. Hele Erkan'ın bana hediye olarak yaptırdığı yeni mutfağımda - neredeyse 2 sene olmuş - yemek yapmak benim için çok keyif. Ama bu ara havadan mı, yorgunluktan mı bilinmez öyle çok uğraşmalı yemekler yapmıyorum, yapamıyorum. Bugün bir tv kanalında gördüğüm ama çok da izlemediğim bir yemeği yapmaya karar verdim ve iki üç dakika izlediğim ama sonunu tahmin ettiğim bu güzel et yemeğini pişirdim. Harika oldu diyebilirim, hem hafif hem kolay hem de görünümü hoş. Bunun için yarım kilo jülyen doğranmış antrikot ya da straganof ete ihtiyacınız var. Ben straganof kestirdim daha yumuşak olur diye ama pekala tavuk ya da hindi eti de olabilir. Eti biberiye (ben kurusunu kullandım bulursanız tazesi de çok hoş olur) ve zeytinyağ ile 2 saat önceden marin ettim. yarım sarı renk dolmalık biber, yarım kırmızı renk biber ve yarım havucu da jülyen doğradım. Vog'da çok az zeytinyağı ile önce eti pişirmeye başladım. Et suyunu bıraktı ve suyunu çekene kadar kavurdum daha sonra sırasıyla havuç ve biberleri ekledim. Onlar da yumuşayınca kimyon, karabiber ve tuzu ekleyip çok az pişirdim. Etin yanına güzel bir beyaz pilav ve mevsim salata ile harika bir akşam yemeği oldu.

Sunday, January 18, 2009

DAVETLİSİNİZ


Annemin 2009 un ilk sergisinine davetlisiniz...
24 ile 30 ocak tarihleri arasında sergiyi
gezebileceğiniz gibi,
24 ocaktaki açılış kokteyline de bekleriz efendim.
Kadıköydeki Beşiktaş İskelesinin karşısında
Kadıköy Belediyesi Meclis Binası'nda saat 16:00 da başlayacak.

Friday, January 16, 2009

AŞURE GÜNÜ

Geleneksel tatlımız aşure en sonunda bizim evimizde de pişti bugün. Yıllardır annem pişirir konu komşuya dağıtırdı ama benim nedense nasıl yapıldığı hiç ilgi alanıma girmemişti. Mutfağa çok meraklı olmama rağmen herhalde sadece aşureyi yemek kısmıyla ilgilenmişim....Amma velakinnnn "kızı olan aşure yapmalı" lafını duyunca sordum soruşturdum galiba biraz da canım aşure pişirmek istedi ve bugün daha doğrusu dün akşam başladım işe. Kızı olan niye aşure yapmalı sorusuna gelince; bir rivayet eskiden aşure pişince evin genç kızı dağıtırmış ki, bu evde gelinlik kız var mesajı verirmiş hane sahibi. Bir diğer rivayet eve bolluk getirsin diye imiş. Ama hakikaten de aşure o kadar bereketli bir tatlı ki, pişirirken anlıyorsunuz.

Akşamdan buğday, nohut ve fasulyeleri ıslatıyorsunuz o yüzden biraz hazırlaması zaman gerekiyor.


Aşurenin hikayesi de çok hoş: Nuhun gemisi, tufan sona erip, karaya oturduğunda, gemidekiler şükretmek için bir kutlama yapmak istemişler. Fakat geminin yiyecek ambarları neredeyse boşalmak üzereymiş ve bunun üzerine gemidekiler yiyecek ne bulurlarsa bir araya getirerek bir çorba pişirmişler ve aşure ortaya çıkmış.


Sabah olunca ilk işim sırasıyla fasulye ve nohutu haşlamak oldu. Canım düdüklü tencerem, iyi ki varmış vallahi. Yoksa akşama kadar değil yarına ancak pişerdi benim aşurem. Onlar haşlanırken bir yandan da ıslattığım buğdayları pişirmeye başladım. Tencerem pek hoştu doğrusu, bu tencere bu aralar elden ele evden eve geziyor, kimlere konuk olup aşureler kaynattı bir bilseniz.



Aşureliklerimin başında fasulye, nohut gelse de içine koymak için kabuksuz fıstık, fındık, portakal kabuğu rendesi, kuru üzüm, incir, kayısı, üstü için de nar, ceviz, tarçın ve toz antep fıstığı mutfakta hazırdı. Onlara bakmak bile keyif verdi bana. Buğdaylar haşlanınca (ki yiyince anladım biraz daha pişebilirmiş? tozşeker, fasulye ve nohutu koydum bir taşım kaynatıp ardından kuru üzüm, portakal rendesi, fıstık, fındık, kuru incir, kuru kayısıları ekledim. Bir taşım kaynatıp aşureyi kaplara boşalttım. Annemden hatırladığım aşure dağıttığı kapları bir daha geri alamama sorunu yaşardı hep. Bu nedenle ben kimseye dert olmasın diye, hazır dağıtma kaplarına koydum aşuremi. En zevkli kısmı ise üstünü süslemekti. Bir ara kendimi aşureleri seyrederken buldum. Hele bunu ben yaptım diye etrafa dağıtmak yok mu, beni çok mutlu etti.


Beni dışarıdan modern, rahat, ev işleriyle ilgisi olmayan biri olarak görür çoğu beni tanımayan insan. Hele işim gereği çok dışarıda ve sosyal olmam nedeniyle de bu imaj kuvvetleniyor belki ama elimde aşure kapı kapı gezince işte beni tanımayanların yüzündeki ifadeyi görmek çok hoş doğrusu.

Her geleneği, her adeti zamanında, yeri gelince yapmak hoşuma gidiyor, kızımda da aşurenin nohutlarının kabuklarını ayıklarken gördüğüm heves, onun da benim yolumda gittiğini hissettirdi bana.

Monday, January 12, 2009

HİBİSKUS

Ben bu Hibiskus ile bu hafta tanıştım ama ne kadar geç kaldığımı şimdi anlıyorum. Herşey ciğerlerim sökülürcesine öksürmem ile başladı. Öyle bir öksürük ki uyutmuyor, yedirtmiyor, nefes aldırmıyor. Sürekli gittiğim kuaförüm Ayhan her gittiğimde bana bir çay hazırlatır, içinde ada çayı (gerçek, dal şeklinde) ve değişik morumsu bir ot olan bir çay. Sıcak suyun içine bu ikisinden bir dal koyar ve 5 dakika bekletir sonra da ben afiyetle içerim. Bu gittiğimde bunları aldığı yeri sordum ve doğruca Bostancıdaki aktara gittim. Daha BiiZ kuaförden geliyorum deyince bana bir demet adaçayı ve bir torba da o koyu renk bitkiden verdiler. Bu nedir deyince bu Hibiskus dediler. Efendim Hibiskus, Latince adı Kerkedeh olan ve Sudan çöllerinde yetişen bir bitki imiş. Hibiskus da vücuda şifa veren, ferahlatan anlamındaymış. Hibiskus o kadar çok hastalığa deva oluyor ki, ölü hücreleri yeniliyor, öksürüğe iyi geliyor, kandaki şekeri düzenliyor, tansiyona iyi, kireçlenmeyti önlüyor, grip ve öksürükte nefes açıcı etkisi var. Ben aktara çok öksürdüğümü söyleyince bana kendi hazırladığı karışımı denememi istedi ve içinde başta hibiskus olmak üzere ayrıca zerdeçal, keten tohumu, hatmi, ebe gümeci,ısırgan yaprağı, meyan kökü, defne, tarçın, ada çayı, okaliptüs, mentollü nane olan bu karışımı verdi. Bir tatlı kaşığı karışımı bir sıcak su dolusu kupaya koyup 5 dakika bekletiyorsunuz ve içine şeker yerine bal koyup içiyorsunuz. Ben pratik çay süzgeçlerine koyup bekletiyorum , tadı biraz kötü; "adaçayı-hibiskus" karışımından hazırladığım o insanı hafifleten, sakinleştiren çaya benzemiyor ama öksürüğe çok etkisi var. Tavsiye ediyorum. Devir alternatifler devri ne yapalım, hem ucuz hem doğal hem faydalı.

Thursday, January 08, 2009

Hayatımdaki Önemli Numaralar


2542 İlkokul numaram

535 Lise numaram

9203039 Üniversite numaram

34 KA 503 Babamın ilk arabasının plakası, Anadol marka idi ve onu çok severdik ailecek

34 FGV 74 Benim ilk arabamın plakası, mor bir clio idi. Ben , kızkardeşim, erkek kardeşim hep bu arabada şoförlük deneyimi kazandık.

22 Ekim 1996 İlk işe başlama tarihim

25 Haziran 2000 Evlilik tarihimiz

21 Temmuz 2004 Kızımın dünyaya gelişi


Monday, January 05, 2009

İPEK

İpek, kuklamızın adı. Duru ile beraber yarattığımız , kırmızı saçlı, çılgın kuklamız İpek. Çok sevdik onu, akşam akşam bize neşe getirdi. Herşey Duru'nun okul defterine öğretmeninin yazdığı yazıyla başladı. Çocukların aileleriyle paylaşımda bulunarak hazırladıkları aylık aile proje çalışmasının bu ay ki konusu olan "Kukla Dükkanı Projesi" için Duru ile beraber yapmamızı istedikleri bir kukla. Duru bu tabi annesi kılıklı, tezcanlı. Tam akşam yemeği hazırlıkları sırasında tutturdu kuklamı yapalım diye. Evde malzeme var mı, sofra hazırlanacak mı, ne kuklası yapacağız, sonuçta ilk kukla deneyimimiz olacaktı bu. Biraz internete bakayım dedim neler yapılabilir diye ama nerede Duru'da o sabır..Ben de artık ne var ne yok evde döktüm ortaya, tabi biraz el işlerine meraklı olduğumdan fena malzeme de çıkmadı hani. İlk olarak silikon tabancamı çıkardım sonuçta en büyük yardımcım o benim yapıştırma işinde. Biraz kumaş, kırmızı tüy, Duru'ya oyuncak yapmak için aldığım plastik gözler ve renkli ponponlar. O an mutfakta olduğumuzdan ilk olarak gözüm kağıt havluya çarptı. Bitmek üzere olan havluyu çıkartım içindeki kartonu gövde olarak kullanabilirdik. Gazete kağıdını buruşturarak yaptığım kağıt topu, Erkan'ın eski bir beyaz çorabının içine koyunca işte harika bir kafa. Çorabı da rulo kartonun içine koyunca başı da dışarıda bırakınca işte kukla yavaş yavaş belirmeye başladı. Kırmızı çizgili kumaştan elbise ve beyaz dantelden fırfır pek yakıştı kuklamıza. Ben bu arada gözleri yapıştırma işini Duru'ya devredip kolları için araştırma yapmaya başladım ve evdeki plastik çatallar aklıma geldi. Karton rulaya delik açıp kolları takınca arkadan oynatılabilen hareketli bir kukla meydana geldi. Bu arada Duru gövdesini boyamaya başlamıştı bile. Saçlarrrrrr, ah işte o harika İPEK saçlar...Kuklamıza ruh katmaya gerek kalmadı o kadar eğlendik ki yaparken, eminim bizim ruhumuz ona yansımıştır. Kukla İpek şu an Duru ile PiBi Ayıcık seyrediyor, bu gece beraber uyuyacaklarmış İpek ile ve yarın Kukla İpek, Durunun okulunda çocuklarla hayat bulacak. Kukla dükkanını şimdiden merak ettim ben de.

Sunday, January 04, 2009

2009 Hoşgeldin



Duru okulda bir yeni yıl şarkısı öğrenmiş, geçen hafta hep onu söyledi: "Yeni yıl yeni yıl hoşgeldin bize, mutluluk getirdin bütün ülkemize..." keşke herşey bu şarkı gibi olsaydı.




Ama yeni yıl hiç hoş başlamadı ülkemizde, 1 ocak günü tüm haberlerde içimizi yakan acı bir tablo vardı, 7 pırıl pırıl gencin ölümü hem de acı bir şekilde ölümü. Bir an empati yapıyorsunuz o ailelerle, yakınlarıyla... sonra empati sempatiye dönüşüyor ve oturup saatlerce ağlıyorsunuz. Sonra bir başka kanalda bir başka haber izliyorsunuz, 35 yaşında bir bayan doktor evinde ölü bulundu derken spiker, ölenin soyadı tanıdık geliyor, cenazeyi taşıyanlar arasında eski bir dostu görüyorsunuz aniden ve evet o soyadı.. evet onun kuzeni....

Başka bir kanal, Gazze....

Ah be 2009 , acaba hep "kötü geçecek kötü geçecek" denildiği için mi bize böyle geldin, bize inat mı yapıyorsun?O zaman " süper bir yıl olacak , harika geçecek bu yıl" diyorum. Bu yıl herşey çok güzel olacak, gülmekten göz kenarlarımız kırışacak, neşeden kahkahadan sesimiz kısılacak. Çocuklarımız için "bu yıl çok güzel olacak". Ve çocuklar... hep böyle gülecek...oynayacak...
Yeni yılda tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileklerimle...

Tuesday, December 30, 2008

FARK ETMELİ İNSAN


Farkında olmalı insan...
Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken 'dünya ! Benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
Ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli
Sonra..Azrailin her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte
Ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu fark etmeli.
Ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni,
Dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde,
Çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini,
Ama arka sokaktaki komşusunun
O beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.
CAN YÜCEL

Teşekkürler Ayşe, canım dostum. Bu güzel yeni yıl hediyesi için, bana tekrar unuttuğum şiirleri hatırlattığın FARK ETTİRDİĞİN için teşekkürler.

Friday, December 26, 2008

2007 Aralık sonunda yazmışım aşağıdakileri, en az bir kez yapmak istediklerimi ve bir de daha çok yapmak istediklerimi. Şimdi bu yıl yanına kırmızı ile not yazıyorum neler oldu neler olmadı ya da ol-a-madı....

1. Anneanneme daha çok uğrayacağım. Daha çok uğradım ama onu nisan ayında kaybettik maalesef. Seni çok özlüyorum anneannemmmm.
2. Her ay bir kez tiyatro izleyeceğim. Maalesef yapamadım
3. Eşimle başbaşa bir kez tatile gideceğim. Başbaşa olmadı ama uzak diyarlara Küba'ya gittik arkadaşlarımızla.
4. En az bir kez yurtdışına çıkacağım. Hem de iki kez çıktım.
5. Daha çok spor yapacağım. Yaptım yapıyorum yapacağım.
6. Çayı şekersiz içeceğim. Bunu başaramadım henüz.
7. Kızımı ayda bir kez tiyatroya götüreceğim. Çok iyi yaptığımız bir şey. Devammm.
8. Eski oyuncakları , kıyafetleri ve kullanmadığım eşyaları sürekli SEVGİ MAĞAZASINA götüreceğim. Buraya değil ama faydalı yerlere götürdüm.
9. En az yorulacak şekilde çalışacağım. Şu an böyle çalışıyorum ve çok huzurluyum.
10. Anne ve babamla tatile çıkacağım. TABİ onlar İSTERSEEEEEE!!!!!! Annemle yaptık ama babam yoktu:(
11. Daha çok yazı yazıp, daha çok kitap okuyacağım. Yapıyorum çok mutluyum.
12. Daha çok sebze yiyeceğim.Yiyorum.
13. DAHA ÇOK GÜLECEĞİM.. Bilmem çevreme sormak lazım.

Bakalım 2008 in son haftasında neler yazacağım ve 2009 sonunda neler olacak olmayacak ya da ol-a-mayacak...

Wednesday, December 24, 2008

İstanbul'da bir sürrealist

Uzun zamandır gitmek istediğim Sakıp Sabancı Müzesindeki Dali sergisindeydim bu karlı İstanbul gününde sevdiğim dostlarımla. Büyük bir heyecan duyuyordum ne zamandır bu sergi için. 2 yıl önce kendi mekanında İspanya Figueres'de gezmiştim müzeyi ve hayran kalmıştım Dali'nin muhteşem beynine ve yarattıklarına. Bugün benim için bir hayal kırıklığı olduğunu içim rahat söyleyebilirim. Ne kadar az eser, tablo ve ne kadar çok eskiz vardı sergide. Oysa ki müzenin bahçesinden girişte Figueres'deki Dali Tiyatro müzesinin sembolü olan yumurta ev ekmekli kuleyi gördüğümde "heh işte aynısı " dedim kendime ve arkadaşlarıma.

Emirgan parkına bıraktığımız arabamızdan bizi alan Müze Servis Minibüsü müzenin kapısına kadar da bırakınca gerçekten bugün bu sergi keyfime keyif katacak demiştim ki, hakikaten sergi beni çok ama çok düş kırıklığına uğrattı.


20 Ocak 2009'a kadar açık olacak sergiyi gezebilirsiniz. Ancak gerçek Dali müzesindeki eserlerin çok azını göreceğinizden şüpheniz olmasın. Kırmızı Koltuk hariç tabi.







Sergi çıkışı güzel bir demleme çay ve harika pastalar yemek isterseniz Arnavutköy'de butik pastane Muskat tam sizin için. Hele şu ara yılbaşı kurabiyelerini görmelisiniz. 0212.287.59. 43 Arayın ve Gül Cergel'in harika pastalarını tadın.























Friday, December 19, 2008

MOR ELBİSE

Kış akşamları çabuk oluyor, saat dörtte neredeyse hava kararıyor ve evde akşam yemek telaşı, Duru'nun okul hazırlıkları, çay derken biraz da hoblerime vakit ayırmak istiyorum doğrusu. Puzzle şu ara sıkıcı geliyor mutlaka yine heyecan gelir ama şu an benim için hani moda deyimle OUT. DVD ve televizyon izlemek hiç beni sarmıyor bu ara. Galiba kış diye yünlerle sıcak ve renkli birşeylerle uğraşmak daha çok mutlu ediyor beni. Yeni yıl hediyesi olarak bu sene atkı örüyorum herkese bu arada da sürekli alışveriş yaptığım yüncüde gördüğüm elbiseyi Duru'ya uyarlamaya karar verdim ve onun en sevdiği renklerden birini alıp başladım örmeye. Takıldığım yerlerde yüncü Suna Hanımı arayıp yardım istedim ve işte sonuç. Süslemek için kullandığım keçe ve değişik düğmeleri Şakınbakkal Noter sokaktaki Yonca tuhafiyeden aldım. Yonca tuhafiyede bulamayacağınız hiçbirşey yok. Hele çalışanları....Elbisenin gerçek modelinde süsleme yoktu ama kalın giyinmeyi sevmeyen kızıma bu elbiseyi sevdirmek için bu yola başvurdum. Galiba da başardım çünkü sabah okula elbisesini giyerek gitti.

Thursday, December 18, 2008

YENİ YIL GELİYOR

Uzun bir ara verdiğim için içim kıpır kıpır, yazamıyorum diye bir telaş bir sıkıntı. Ama o kadar yoğun geçti ki son on beş gün.







Bayram tatilinin bir kısmı Almanya'da bir kısmı Sapanca'da geçirildi. Duru hasta oldu, iş ile ilgili gelişmeler oldu ve bu hafta sonu eğitim veriyor olacağım.

Yeni yıl geliyor, evdeki ağacımız ve Sapanca'daki şöminemiz Duru'nun isteğiyle süslendi.

İşler işler işler....Hepsini anlatmaya devam... Ama şimdilik fotolarla başbaşasınız.

Monday, December 01, 2008

YAŞARKEN ANALIM, YAŞARKEN SAYALIM


"Sensiz durur önümde resmin,
Bakar bana gözlerin, ışık arar gecede resmin
Umut verir gözlerin,
O bakışın senin, bayramlık gözlerinin
Çocuk gibi bakan, güneş gibi yakan
Hep içimde saklasam
------"

"Sensiz saadet neymiş tatmadım bilemem ki,
Alnımın yazısıydın ne yapsam silemem ki
------"


Bir yerlerden tanıdık geldi mi sizlere? 70'li yıllarda gençliğini yaşayanlar çok iyi bilir bu ismi, Ersan Erdura'yı. Ben 70 lerin başında doğsam da çok iyi biliyorum bu parçaları ve çok net hatırlıyorum onu ne kadar beğendiğimi. Yıllar sonra, bundan tam 16 yıl önce, üniversiteye ilk başladığım gün, hayatımın en değerli insanlarından biri olan Ayça ile tanıştım. O gün bugündür canımın içi oldu Ayça, iyi günde kötü günde hep beraber olduk ve babası.....Babası Ersan Erdura, benim Ersan Amca'm. 16 yıl neler yaşadım onlarla. Minik Kedinin Büyükçekmece'de bulunması ve yıllarca ben ne zaman Ayçalarda kalsam peşimden ayrılmaması, anneannenin yaptığı ve sayarak yedirdiği dolmalar ve sonra onun acı ölümü. Her ölüm acıdır da anneannenin ki çok bir tuhaf. Bir kuryenin çarpıp öldürmesi ve öylece sokakta bırakıp kaçması, evlilikler, nişanlar, sözler. Dedim ya 16 yıl. Harika bir babadır o, eşine aşık, saygılı ve tam bir İstanbul beyefendisi. İdealisttir, yıllarca bir numara olmuş bir kişinin belki de bugün hiç adının geçmemesi, onun bu idealistliğinin bir bedeli ya da ödülü????????? Ama o hiçbir zaman çizgisinden çıkmadığı için, arebesk furyasına kapılmadığı için ve özünü koruduğu için bugünün gençleri onu çok tanımıyor. Ama onun gibi bir ses, onun gibi düzgün bir kişilik ve onun gibi bir insan zor gelir bu camiaya.

Şimdilerde tüm müzik marketlerde Ayla Dikmen çalıyor. Kaç kişi tanıyordu Ayla Dikmen'i 15 gün önce? Ta ki Çağan Irmak son filmi "Issız Adam" da onun parçasına yer verene kadar. Niye yaşarken değer vermiyoruz, niye onlara yaşarken gereken ilgiyi göstermiyoruz da ölümünün 18. yılında birileri bize hatırlatınca, tanıtınca anıyoruz?

Biz her zaman olduğu gibi yine ilk gecesinde Ersan Amca'yı yanlız bırakmadık ve Cezayir sokak "Bir Numara" da sahne aldığı ilk gece onu dinlemeye gittik. Gerçek müziğe, gerçek sese hasret kalmışız. Her çarşamba orada sahne alıyor, kaliteli müzik duymak, hoş bir gece geçirmek isterseniz şiddetle tavsiye ederim.