Friday, September 18, 2009

Şimdi küpeli olduk

Tam bir ay önce yazmıştım küpe maceramızı, nasıl da vazgeçtiğini Duru'nun kulağını deldirmekten. Dün yani 17 Eylül bizim için bir tarih oldu ve kulağımız nihayet delindi. Ne yardan ne serden diye bir laf vardır ya, ne canına kıyabiliyordu ne de küpeden daha doğrusu süsünden vazgeçebiliyordu. En sevdiğim arkadaşlarımdan Hilal'in eczanesinde kulak delinmeye başladığını ona söylediğimde çok sevindi, çünkü Hilal onun bu konuda güvenebileceği ender insanlardandı. Dün yine düştük yola, Bağdat Caddesi Şaşkınbakkal Coşkun Eczanesi istikamet, ilk hedefimiz kulak deldirmek ileri...Size çok törensel gelebilir ama kızınız varsa ve küpe istiyorsa bunları yaşamamanız içten değil. Tabi Hilal kıyamayacak malum Duru'ya, çaktırmıyor ama o da heyecanlı hafiften. Neyse ki Melike Ablamız var, o da yufka yürekli ama yine de bana söz verdi artık, delerim dedi. Ben o arada dükkan önünde arkadaşlarımla sohbet ederken Melike ilk kulağa operasyonu yapmış ama Duru ikinciyi deldirmem diye tutturmuştu bile. Bir ağlama sesi, eczanede bir hengame, neyse ikinci kulakta iş başa düştü ve ha işaret koyacak ha haftaya deler derken iş bitti. Artık küpeli oldu ve o kadar mutluydu ki, canım kızım hem çok istiyor hem çekiniyordu. Şimdi ise bir zafer kazanmış olmanın gururuyla sürekli ayna karşısında. Bense onun büyüdüğünü görüp, biraz içim burkularak daha çok bir hazla onu seyrediyorum hayran hayran. Kulak deldirmek isterseniz size önerebileceğim tek adres, Bağdat Caddesi Şaşkınbakkal'da Boyner Mağazasının sokağından girip ilk soldaki Coşkun Eczanesi ve tabi ki Melike.

Monday, September 14, 2009

HAFTASONU NOTLARI




Pamuk ile evde pineklemek






Evde oturup DVD izlemek, özellikle de komedi ve duygusal olanları.









Suşi ziyafeti çekmek, ama kendi kendine. Zira Erkan ve Duru sevmiyor.








Yağmurda Bağdat Caddesi, Barış Büfe'de tost yemek




Friday, September 11, 2009

SULTANAHMET'DE İFTAR

İstanbul, megakent, 2010 kültür başkenti, dünyanın en büyük şehirlerinden biri, megaköy...ne derseniz deyin, cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketini yaşıyor, onlarca ölü, kayıp, tahribat, yaktı, yıktı kentimizi. Yıllarca çalıştığım Basın Ekspres yolu şu an trafiğe kapalı, felç olmuş durumda, inanılır gibi değil. Tüm bunlar yaşanırken bir başka İstanbul yaşıyor, yaşamak zorunda, evine, işine gidiyor, hayatına devam ediyor, çünkü hayat devam ediyor, ne demişler "ateş düştüğü yeri yakıyor". Biz sadece seyirci olarak izliyoruz, ta ki birgün başımıza gelene kadar.

İstanbul'u ama eski İstanbul'u yaşadık akşam biz de. Megakent olmadan önce, yıllar ama çok yıllar önce İstanbul'un en eski semtlerinden Sultanahmetteydik Duru, annem ve dostum Leyla ile. Her yıl çok isterim ramazanda Sultanahmette olmayı, hazırlanan sofralarda iftar açmayı, şenliklere katılmayı, eski ramazan adetlerini sanki o yıllarda yaşıyormuşçasına tatmayı. Ama bugüne kadar kısmet olmadı, havanın biraz daha güzelleşmesi, Duru'nun hafif bir grip geçiriyor olmasından dolayı mızmızlığını gidermek, annemin ameliyat sonrası sıkıntısını hafifletmek ve benim günlerdir baş dönmesi sorunumu gidermek daha doğrusu çivi çiviyi deler misali, tüm bunları yok sayıp akşamüstü ani bir planla gitmeye karar verdik. Sevgili arkadaşım Leyla ile o anda konuşuyorken, onu öylesine nasılsa bu saatten sonra gelmez diye davet edip, onun da gelirim demesiyle artık gitmek şart oldu ve hemen hazırlanıp çıktık yola. Yol bile keyif verdi bize daha oraya varmadan. Harem'den bindiğimiz yepyeni arabalı vapurun en üst katında güneşli bir İstanbul izledik doya doya. Ne trafik, ne gürültü ve sanki İstanbul bir afet yaşamıyor gibi, güneşli, sakin, durgun bir hava. Vapurdan inip sahil yolundan, eski İstanbul semti Cankurtaran'dan doğru yukarı verdik arabanın burnunu ve yavaş yavaş dolmaya başlayan Sultanahmette arabamızı park edip, eski sokaklarda, arastada tur atıp, tarihi içimize çektik. Arnavut kaldırımlı daracık sokaklar, cumbalı evler, çiniler, halılar, kilimler. Ne varsa eskiye dair hepsi dizilmişti. Ve işte meşhur meydana geldik, heryer cıvıl cıvıl. Yemek adına aradığınız ne varsa dönerden, gözlemeye, içli köfteden, yaprak sarmaya, kestane kebaptan macun şekere, künefeden lokmaya burada var. İsteyen buralarda yerken isteyen evinden getirdikleriyle parkın banklarında masalarında iftar açıyor. Zaten Sultanahmet Camii sizi tüm ihtişamıyla her yerden selamlıyor. Tabi bizim Duru burayı, kalabalığı, pamuk helvaları, horoz şekerlerini, dondurmaları görünce mest oldu. Bir ara yanımızdan tulumbacı takımı geçti, bizi selamladı. Ve işte iftar vakti, aynı anda bir sessizlik, herkes orucunu açıp yemeğini yerken ezan sesi her yere bir huzur dağıttı ki insanın etkilenmemesi mümkün değil. Biraz sonra karınlar doydu, külde pişen türk kahveleri içildi, künefeler yendi ve şenlikler başladı. Semazenlerin o muhteşem gösterisini ucundan da olsa yakaladık. Çok güzel bir organizasyon olmuş hakikaten de, insanlar bir arada ve ne bir taşkınlık, ne bir karmaşa herkes saygılı herkes görgülü. Özellikle çocuklarımızın görmesi, eski geleneklerimizi bilmesi, tanıması açısından Sultanahmette bir ramazan gününü, iftar saatini yaşamak gerekli. Ah İstanbul, sen nasıl bir kentsin, ne senle ne sensiz...

Wednesday, September 09, 2009

MUTLULUĞA AÇILAN SOFRALAR

Bir televizyon programının adı "Mutluluğa Açılan Sofralar", yeni duydum ve bayıldım bu isme. Çünkü benim için de sofra demek mutlu anlar demek, hele uzun uzun sohbet anları yok mu işte bundan daha keyifli ne olabilir. Tabi dışarıda yenilen yemeklerden çok, evimizde ağırladığımız misafirler, kurduğumuz sofralar, özenle hazırladığımız yemeklerden bahsediyorum daha çok. Benim için mutfakta geçirdiğim vakitler ne kadar kıymetli ve güzelse, hazırladığım sofralarda sevdiklerimi ağırlamak da bir o kadar keyifli. Çok seviyorum birşeyler yaratmayı, yeni tatlar denemeyi ve bu tatları başkalarıyla da paylaşmayı. Kimi zaman bir kahvaltı sofrası, kimi zaman beş çayı, bazen iftar bazen bir akşam yemeği, mutlu anları paylaşma, işte mutluluğa açılan sofralar. Bu sofralardaki muhabbet, kahkaha, dedikodunun tadına doyum olur mu? Hiç kimse olmasa bile evdekilere birşeyler hazırlamak, onların yaptıklarımı beğenmesi, masada yapılan konuşmalar bu bile yorgunluğu atmaya sebep bazen.

Bugün de bir elmalı pasta, mutluğa açılan sofra da bir parça olacak bizim evde. Akşamüstü çayına eşlik edebelir, akşam maç ile beraber yenebilir ya da sabah kahvaltısında çaya eşlik edebilir. İşte malzeme,


250 gr. oda sıcaklığında yumuşamış margarin

1 yumurta

3 çorba kaşığı yoğurt

1 kabartma tozu

1 vanilya

Aldığı kadar un (yumuşak bir hamur olmalı)


İçi: 2 elma (rendelenmiş), 1 su bardağı toz şeker, bir çay kaşığı tarçın,1 çaybardağı çekilmiş ceviz


Rendelenmiş elmaları, şekeri ve cevizi suyunu çekene kadar pişiriyor ve son olarak tarçın ekleyip soğumaya bırakıyorsunuz. Hamur malzemelerini karıştırıp, kulak memesi yumuşaklığında bir hamur elde ediyorsunuz ve hamuru ikiye bölüp, yağlanmış yuvarlak bir kalıba parçaların birini iyice yayıyorsunuz. Üzerine elmalı içi iyice yayıyorsunuz ve kalan hamurdan küçük şeritler yapıp elmaların üzerine kafes yapıyorsunuz. Kafeslerin üzerine yumurta sarısı sürüp ısıtılmış fırında kızarana kadar pişiriyorsunuz. Sıcakken dondurmayla ya da soğuyunca üzerine pudra şekeri ile servis yapıyorsunuz ve mutluluğa kapı açıyorsunuz.

Monday, September 07, 2009

Yaşamın gizemi HİMALAYA TUZU

Bugün yepyeni bir başlangıç yapıp, Himalaya Tuzu kullanmaya başlıyorum. Şimdi nedir bu Himalaya Tuzu diyeceksiniz. Himalaya Kristal Tuzu, yaklaşık 250 milyon yıl önceki dünya geçmişinin "permian" denilen döneminde, bazı iç denizlerin kuruması sonucu oluşmuş. Himalaya tuzunu diğer tuzlardan ayıran özellik, Himalaya dağlarının kıvrılmasına sebep olan yüksek basıncın, bu tuzları da kristalleştirmiş olması. En az 84 element içeriyor. Sözkonusu denizin kurumasına sebep olan Güneş enerjisini de içinde barındırıyor. Yüksek basınç altında kristalleşerek molekül yapısı küçülen bu tuzlar, kolayca hücre zarından içeri girme özelliğine sahip. Bu yüzden vücuda alındığında çok kısa bir sürede, vücudun mineral açığını gidererek birçok sağlık sorununun çözümüne yardımcı oluyor. Ne mi bunlar; aşırı kilo, baş ve bel ağrıları, allerji ve egzama, astım, yüksek tansiyon,kanser.


Kullanıma başladıktan en geç 2 hafta sonra vücudunuzda olumlu değişimleri gözlemleyebilirmişsiniz. Önce vücutta bir rahatlık başlıyormuş, enerji artıyor, yorgunluk hissi gidiyormuş. Bakalım 2 hafta sonra ben yazarım, tüm bunlar oldu mu diye.


Hazırlanan çözeltiyi yemeklerde, salatalarda kullanbileceğiniz gibi vücudun kurumasına karşı kür olarak da kullanabiliyorsunuz. Bu şekilde kullanıldığında, bir bardağa yarım çay kaşığı ilave edilerek başlanıyor ve yemeklerden yarım saat kadar önce, yemek esnasında ve yemek sonrasında olmak üzere günde ortalama 10 bardak kadar alınabiliyor. Kademeli olarak da miktar arttırılabiliyor.


Tek dikkat edilecek şey, Himalaya Kristal Tuzunun kullanımında metal kaşık kullanılmaması.


Bakalım sonuç ne olacak?

Tuesday, September 01, 2009

BONCUK KAPAK

Herkes kolye, küpe yapar kendine boncuktan ben de kapı, pencere süsü ve son olarak da barbekü kapağı yaptım. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalinde meşhur bir Türk lokumcusu vardır hani Türk el işleri de satar, işte o mağazada yapmışlar nişlere ve çok hoş durmuş. Sürekli fotoğraf makinesi ile gezdiğimden hemen bir çekim yaptım ve tabiri caizse kopya çektim. İşte ilk foto onların, ikincisi de benim.
Yapımının çok zevkli olması, hemen bitip kullanılabilmesi ve görünüm bakımından da şirin olması benim için yeterli oldu, işte kullanmadığımız barbekümüzün kapağı. Evde, orada burada sürünen boncuklar, eski kolyelerden çıkan malzemeler ve biraz da Hobby Land'den alınanlarla çok ucuza mal edilmiş bir kapak ya da kapı ya da pencere adı lazım değil.

Monday, August 31, 2009

PEMBE DOMATES, YEŞİL BİBER

Dalından bir şey koparıp yemek kadar güzeli var mı? Çocukluğum hep bahçeli evlerde geçtiğinden ağaçtan dutu, elmayı, inciri yemenin, dalından domatesi, biberi koparmanın, kozalakların içinden fıstık çıkarmanın ne kadar zevkli olduğunu çok iyi bilenlerdenim. Hele hele bir çocuk için bunu yapmanın keyfi ve heyecanı bambaşkadır. Bunun için de sırf bu sene Duru dalından bir sebze toplamanın keyfine varsın diye bahçeye biber, domates, çilek gibi bakımı çok zor olmayan meyve sebzeleri diktik. Tabi benim için ise en heyecanlısı pembe domates ekmekti çünkü hep görüyor, tadıyor ama bahçemde hayal edemiyordum. Ekerken de acaba olur mu diye meraklanıyordum. İşte artık pembe domateslerim oldu ve dalındalar. Hakikaten de tadı bir başka, devasa boyutta ama ben kendim ektiğim için biliyorum ki hormonlu değil. Hele biberler çıtır çıtır.. Sabah kahvaltı öncesi taze taze dalından kopan pembe domates ve yeşil biberli bir kahvaltıya kim hayır diyebilir ki? Tabi şu an Duru'dan bize sıra gelmiyor domatesleri toplamak için, adeta başında bekliyor kızarsınlar da alayım diye. Ve toplanıp eve tam gelemiyor domatesler anında ısırık atıp yemeye başladığı için. Onun da ileride bu günlerini anlatacağını bilmek, bir sebzeyi koparıp yemenin nasıl bir haz olduğunu hissettiğini görmek bile yeter. Ama pembe domates yine de bir başka :)))))))))

Friday, August 21, 2009

BABAANNEMİN KAVANOZLARI

Biz küçükken babaannemin bir evi vardı, müstakil, bahçesi olan ve içinde sebzeleri, meyveleri yetişen. Bir de evinin altında kileri vardı, bahçede yetişen bu sebzelerin, meyvelerin konserve olarak, turşuların, reçellerin, eski Uludağ gazozların saklandığı. Bayılırdım bu kilere girmeye, karıştırmaya. Hele o gazozun tadı, hala aklımda ve hiç öyle bir tada rastlamıyorum artık.
Benim o kiler kadar büyük bir yerim yok şimdi ama ondan heveslenerek her yıl yaptığım turşularım, reçellerim, domates soslarım var, ama babaannemin kavanozları yok. Hepsi aynı boyda, kapakları aynı ve üstünde kumaş süsleri olan kavanozlardı onlar. Açmaya kıyamadığınız, resim gibi karşınızda duran. Hatta abartıp mutfakta dekor olarak kullanabilirdiniz. Şimdi zaten eski tip kavanoz da yok, yaptıklarımı saklamak için kaç gündür aranıyorum ama ya süslü püslü, ya da yamuk yumuk cam kaplar...Reçelleri, turşuları yapıyorum, çok yakında şık kavanozlarım da olacak ama şimdilik bunlarla idare ediyorum. Yeri gelmişken, yazın son domateslerinden, çileklerinden, böğürtlenlerinden yararlanmak, kışa hormonsuz olarak yemek istiyorsanız şimdiden çalışmanın tam zamanı.
Kolay gelsin.

Wednesday, August 19, 2009

4.YILIM KUTLU OLSUN

19 Ağustos 2005...ilk kez blog yazmaya başladığım gün. Tam dört yılım geçmiş, anılarımı, acılarımı, sevinçlerimi, deneyimlerimi paylaştığım dört yıl...Kızım beş yaşında ve sanki bu blog bir diğer çocuğum. Uzakta olunca özlediğim, bir yorum görünce heyecanla okuduğum, yeni dostlar edindiğim, içimi döktüğüm, bana ait olan alanım. İlk kez yazmaya başladığımda bu kadar uzun süre yazabileceğimi tahmin bile edemezken, bugün o kadar çok okurum var ki beni sürekli takip eden, yazmazsam sanki verilmiş bir sözü yerine getirmedim gibi hissediyorum. İşte böyle zaman geçmiş ve tam dört yıl geride kalmış. Bu süre zarfında neler olmuş, kızım 5 yaşına gelmiş, okula başlamış, anneannemi kaybetmişiz, sallantılar, sarsıntılar, mutluluklar, heyecanlar, geri gelmeyecek dakikalar, saniyeler. Hayat böyle geçiyor işte, hiç birşeyi ertelememek, anın kıymetini bilmek, yazmak istiyorsa yazmak, gezmek istiyorsa gezmek, yarın ölecekmiş gibi bugünü yaşamak, hiç ölmeyecekmiş gibi yarını yaşamak gerek. Dört yıl olmuş işte, ha bugün ha yarın derken. Artık ufkum çok geniş, masmavi bir denizde, uçsuz bucaksız bir okyanusta bir nokta olsam da, çok daha geniş bakıyorum hayata ve küçücük bir nokta da olsam biliyorum ki bir yerlere sesim gidiyor.
Dört yıl içinde beni okuyan, beni tanıyan, beni bu sayede tanıyan, tanımayan herkese ayrı ayrı teşekkür ederim.

Tuesday, August 18, 2009

KULAĞINIZA KÜPE OLMASIN

Çok küçük değildim ilk kulağım delindiğinde, ilk diyorum çünkü sonra bir kez daha deldirmiştim iki küpe takmak moda diye. İlkini hayal meyal hatırlıyorum, iğne ile delinmişti ve bir süre halka şeklinde küpe takmıştım. Sonrakini çok iyi hatırlıyorum, bir eczanede tabanca şeklinde bir alet ile delmişlerdi. Çok sık küpe takmasam da delikler hiç kapanmadı, hala istediğim zaman kolayca takabiliyorum. Neden mi yazıyorum şimdi bunları, malum bir kızım var hem de en süslü olanından. Bir sürü küpesi oldu doğduğundan beri , doğumgünlerinde, doğumunda gelenlerle birlikte. Bugüne kadar ben deldirmedim kulağını, o istesin öyle dedim hep. Ve işte o gün geldi, sürekli kulağımı deldirelim diye tutturuyor. Ben de modern tıbbın faydalarından yararlanmak için önce en yakın hastaneye gittim onunla, kulağımızı deldirmek istiyoruz dedim. Hastane ortamında sadece yetişkin kulağı deliyoruz dediler, çünkü iğne ile deldiklerinden acısına çocuklar dayanamıyormuş. Ne önerirsiniz dedim, iyi, güvenilir bir eczaneye gidin dediler. Önce hastanenin hemen karşısındaki ecaneye uğradık, "tabi deliyoruz, kimin" dediler ve beş yaşındaki kızımı görünce, "aaa ona kıyamayız , delmiyoruz" demezler mi. Eee ne yapacaz dedik, hastaneye gidin dediler, e hastane zaten size yönlendirdi be kardeşim. Anadolu yakasındaki en güvendiğimiz, en büyük hatta şirket misali eczaneye gittik, arabayla bir hayli yol kat edip. Efendim artık eczanelerin, Avrupa Birliği uyum yasasına göre kulak delmesi yasak demezler mi? Hoppala yani, kapılarında "ağrısız kulak delinir" yazısı ne pekiyi? Bu arada kızımın söylentileri de işin cabası, tutturdukça tutturuyor. Çıktık bari, Bağdat Caddesine gidip birşeyler içelim bunun üstüne dedik ve önce bizim meşhur Ahmet Usta'ya uğradık, bir kaç gümüş vermek için. Bir de ne görelim, kocaman yazılarla "kulak delinir, burun delinir, kaş delinir..." Meğer Golden House burnumuzun dibindeymiş. Duru çok sevindi tabi, ammmmaaaa tabancayla hemen deleriz lafını duyunca, işte o an sabahtan beri kulağını deldirmek için gıkı çıkmadan gezen kızım bir anda vazgeçti. Ne dediysem ikna edemedim, daha sabah o istiyor ben vazgeçirmeye çalışıyordum, o an işler tersine döndü. Bir kulak deldirmek bu kadar zor hale getirilebilir yani. Zamanında yorgan iğnesiyle kulak deldirenlerin canı yok muydu? Siz siz olun, kulak filan deldirmeyin, bırakın kulağınıza küpe olmasın.

Monday, August 17, 2009

MALDİVLER

Rüya gibi bir yere gittiğimizi biliyorduk ama , bu kadar mı güzel olabilir bir yer, bir deniz bu kadar mı berrak olabilir ve bir manzara bu kadar mı etkiler insanı. Yolun uzunluğuna, maceralı oluşuna rağmen her şeye değer Maldivler. İstanbul’dan Dubai’ye, Dubai’den Male’ye, oradan deniz uçağıyla kalacağımız adaya ve uçak okyanusa indiğinden bizi otelimize götüren tekneye kadar neredeyse 15 saat süren bir yolculuktan sonra bir cennete geldik adeta. Hint Okyanusunun ortasında sadece palmiyeler, tropik bitkiler, begonviller, hindistan cevizleri ve masmavi sulardan oluşan Sun Island, Maldivlerdeki küçüklü büyüklü 1200 adadan sadece biri, ama büyüklerinden. Her ne kadar en hareketli ve aktiviteli adalardan olsa da, bizim tatil köylerine bakınca ıssız kalıyor doğrusu.

Odamız hemen deniz kıyısında, tarantula ve bukalemunların cirit attığı adada odanızdan dışarı çıktığınız anda bunlardan korkmaya başlarsanız, işiniz çok zor. Zira her yer yeşil olduğundan bunlar çok fazla ürkütmüyor sizi. Odamızın en güzel yanı, bahçemizde duş olması. Etrafı tamamen duvarla örtülü olduğundan çok rahat ağaçların ve yeşilliğin içinde, kuş sesleri arasında duşunuzu alabiliyorsunuz, hatta hiç sudan çıkmak istemiyorsunuz.

Maldivlerde deniz ise anlatılacak gibi değil, rengarenk balıklarla yüzüyorsunuz bir kere. Turkuvaz rengi denir ya hani, yeşille mavi arası, işte öyle bir deniz ve bembeyaz kum. Üçümüz de şnorkellerimizi takıp denize daldığımızda hem çevremizdeki balıkları hem de birbirimizi görüyorduk, adeta dev bir akvaryumda yüzer gibi. Yavru köpek balıkları yanınızdan geçiyor yüzerken ve siz bunu o kadar doğal karşılıyorsunuz ki, bir an kendinizi balıkadam gibi hissediyorsunuz.
Hint Okyanusunda ve Sri Lanka’nın güneyinde yer alıyor Maldiv Cumhuriyet. ve tamamen bağımsız bir ülke. Başkenti Male ve aynı zamanda en büyük kenti de. Uçak zaten Male’ye iniyor ve neredeyse bizim Kadıköy kadar bile yok. 1200 kadar küçük adadan oluşan Maldiv’de sadece 201 adada yerleşim var. Biz de Dhigurashu adlı adaya bir gezi yaptık ki, sadece 650 kişilik nüfusu vardı. Maldivliler Müslüman ve oteller hariç, içki satışı ve kullanımı kesinlikle yasak. Halkı ise son derece güleryüzlü, ya da oteldeki personel öyleydi.
Maldivlere giderken gece hayatı, eğlence gibi beklentiniz varsa sonunuz hüsran olur. Deniz, güneş ve kum haricinde bir hareket yok adalarda. Bizim adamız ki, en hareketli olandı, yine de birkaç müzik, disko, internet cafe, spa dışında çok fazla bir aktivite yoktu. Ama zaten bunların hiçbirini aramıyorsunuz, doğa ve deniz sizi öyle büyülüyor ki, sanki başka bir şeyle meşgul olursanız bunları kaçıracakmışsınız gibi geliyor.
Adada her yere bisikletle ulaşabiliyorsunuz ki, yıllarca bisiklet kullanmasını öğrenemeyen ben, orada yarım saat içinde çok da iyi bir kullanıcı oldum. Duru ve Erkan birinde, ben diğerinde begonvil ve hindistan cevizi ağaçları arasında yaptığımız ada turları hayatımda unutamayacağım anlardan oldu. Hele bir akşam , balık beslemeye giderken muson yağmurlarına yakalanıp sırılsıklam bir halde üçümüzün orman içinde bisikletle gitmesi vardı ki , istesek planlasak bunu asla gerçekleştiremezdik. Mutluluğun bir resmiydi o an sanki.
















Adanın her köşesinde ayrı bir manzara var, bir yandan tropikal kokteyllerinizi yudumlarken uçsuz bucaksız okyanusu seyredebiliyor ya da, bungalovların önünden yürüyerek bir Tai restoranında köpek balıklarını izleyebiliyorsunuz.

Cennetten bir köşe olan Maldivler her ne kadar balayı cenneti diye akıllarda yer ettiyse de, deniz seven bir çocuğunuz varsa ve siz onunla seyahat edebiliyorsanız, mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Hele 100 yıl içinde sular altında kalacağı da söyleniyor, vakit ve nakit bir arada uygun olduğunda Maldivleri görün, bir kez daha gitmeyi isteyeceksiniz.

Tuesday, August 04, 2009

KISA BİR ARA



Kısa bir süre, bir haftacık kadar

yokum, fotoğraftaki yere gidiyorum. Hazırız, kızım, kocam ve ben. Kamera, fotoğraf makinesinin şarjı doldu, deniz gözlükleri alındı, tatil moduna girildi. Süprizler dönüşte....

LİKÖR ZAMANI

Kahve tiryakisi değilim hatta son yıllarda iyiden iyiye içmemeye bile başladım ama o yanında ikram edilen likör yok mu işte ona dayanamıyorum. Aman ne çeşidi çıktı hem de; sakızlı, cappucino'lu, ayvalı,sütlü ve daha kaç çeşit...Annem anlatır hep, çocukluğunda bayramlarda kahve, çikolata yanında da likör ikram edilimiş misafirlere. Hele Ermeni komşuları kendileri yaparmış vişne likörünü, Kiça Teyzenin likörü der durur hep. Bu yaz her türlü meyvenin bol olduğu Sapanca'da ben de aldım vişneleri ve canım arkadaşım Ayşenin tarifi ile vişne likörümü hazırladım. Hatta hala hazırlanıyor da diyebilirim. Çünkü bir ay gibi bir süre 2 kilo vişneyi (sapları ayıklanmış) 1,5 kg. toz şeker ile plastik bir kaba koyup güneşte iyice bekletiyorsunuz. Ara sıra vişneleri çalkalamakta fayda var. Bir ay dolunca, isterseniz vişneleri süzüp, ister süzmeden cam kaba alıp içine 1 şişe votka, bir şişe kanyak, 2 çubuk tarçın, 24 karanfil ekliyorsunuz ve böylece likörünüz hazır hale geliyor. Bu cam kapta likörü saklayıp, kullanacağınız zaman süzerek servis yapabilirsiniz. Ben şahsen vişneleri süzdüm, karanfil ve tarçını da tüle sarıp, likörün içine attım. Böylece servis yaparken süzme durumum olmayacak. Vişneleri de çekirdeklerini çıkarıp pastalarda süs olarak kullanmak için buzluğa attım.



Hafta sonu yan eve taşınan komşularımıza da küçük bir şişe hediye olarak götürdüm bile...

Friday, July 31, 2009

RÜKÜŞ KIZIM

Deselerdi ki bundan on yıl önce, bir kızın olacak ki, her parmağına ayrı yüzük, kollarına rengarenk bilezik, ayaklarına hal hal takıp gezecek, yok daha neler derdim. "Büyük lokma yut, büyük laf söyleme" diye boşuna dememiş atalarımız. İşte şimdi böyle bir kızım var, ben ne kadar böyle çocuklara geçmişte sinir olduysam kızım onlardan bin beter. En sevdiği renkler; mor, sarı, kırmızı...en beğendiği şeyler; kolye, yüzük, taç..elbise. Ve bunların hepsini, her rengini aynı anda takabilme potansiyeline sahip.



Şimdi artık bir mücevherat kutusu da var, benim yok ne yalan söyleyim. En üstte yaklaşık otuz adet yüzük, alt çekmecelerde bileklik, kolye, hal hal. Küpeleri henüz bende, daha kulakları delik olmadığı için.
Kime çekmiş, tabi ki genetik. Fazlasıyla babaannesi ve onun kadar olmasa da anneannesi. Umarım bir an önce hevesi geçer, yoksa bu oda kendisine yetmeyecek.

Wednesday, July 15, 2009

BİR CENNET, PORT GRİMAUD

Güney Fransa gezimizin son günlerinde uğradığımız harika bir mekandan bahsetmek istiyorum ki, benim için adeta bir cennet burası. St. Tropez koyuna gelmeden 6 km. aşağıda Venedik benzeri inşa edilen bu kasaba gerçekten de dünyadaki cennet. Cote d'Azur gezimizde en beğendiğim yer neresi diye soracak olursanız şehir olarak Monako ama küçük kasaba olarak mutlaka Port Grimaud olur yanıtım.

1962 yılında Fransız mimar François Spoerry tarafından tasarlanan bu Venedik'in modern versiyonu olan kasaba - ki Venedik'i gördüğüm için rahatlıkla oradan çok daha heyecan verici olduğunu söyleyebilirim- özellikle pastel renkli evleri, kanalları, çiçekli terasları ile bir masal kent adeta. Evlerin önünde, her evin endine ait olan teknesi bağlı duruyor ve ulaşım bunlarla çok rahat. Ayrıca her evin pencere şekli birbirinden farklı ve hiçbir ev diğeriyle aynı pencereye sahip değil.


Kasabanın içine araba ile giriş yok. Gittiğinizde aracınızı büyük otoparka park edip yürüyerek tüm kasabayı dolaşıyorsunuz. Tabi isterseniz kendinize küçük bir otomatik tekne kiralayıp bununla ya da toplu olarak binilen teknelerle de gezebilirsiniz. Bizim gittiğimiz ay Haziran tam da buranın mevsimi, güneş her heryeri pırıl pırıl yapıyor ve tertemiz kanalların kıyısında harika restoranlar iştahınızı kabartıyor. Özellikle yaz akşamları güneşin batışını ve karşısındaki St Tropez Koyunun ışıltılarını izlemek için daha iyi bir yer olamaz.


Yolunuz Güney Fransa'ya düşerse Port Grimaud mutlaka listenizde ilk sıralarda yer almalı.

Friday, July 10, 2009

St.TROPEZ

Nice’de kaldığımız süre boyunca en uzak mesafe olan St. Tropez’e gitmek için araba kiralamamız epey maceralı oldu. Kıyı şehirleri gezmek için hiç arabaya ihtiyaç olmamasına karşın, St Tropez’e tren olmadığından araba kiralamaya mecbur kalıyorsunuz. Ya da Nice’den sabahları kalkan gemilerle gidebilirsiniz ama mesafe uzun olduğundan St Tropez ve çevresinde kalacağınız saatler sınırlı. Araba kiralamak için Nice’de, çok önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Yoksa bizim gibi açıkta kalabilirsiniz hele de hafta sonuna denk gelirse. Ne kadar araç kiralama şirketi varsa hepsini gezdik ve sonunda bir tane arabayı zar zor bulduk. A8 otobanını takip ettiğinizde sırasıyla tüm şehirleri gezebilirsiniz Riviera’da; Antibes, Juan Les Pins, Cannes, St. Raphael, St. Maxime ve sonunda St. Tropez. Aklımda hep dünya sosyetesinin tatil mekanı, eşsiz koyları ve en ünlüsü Pampelonne ile yer etmiş St. Tropez beni hayal kırıklığına uğrattı doğrusu. İlk kez Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından keşfedilen St.Tropez, 1956 yılında Brigitte Bardot’un oynadığı ‘’Ve Tanrı Kadını Yarattı’’ filmi ile sosyetenin vazgeçemediği tatil beldesi haline gelmiş. Ama bizim Ege, Akdeniz kıyılarını gördükten buralarda denize girdikten sonra burası bana daha çok küçük bir balıkçı kasabasını andırdı, limandaki lüks yatları ve şık mağazaları saymazsak. Hakikaten de St.Tropez’in pastel renkli evleri, kalabalık limanı ve şık kafe, barları ve mağazaları ressamlara , şairlere ilham verici güzellikte. Gittiğimiz günün cumartesi olmasından yerli yabancı pek çok turist bu küçük ama ünlü beldeye akın etmişti. Ayrıca merkezde kurulan ünlü cumartesi pazarı da ayrı bir canlılık katmıştı. Bu arada pazarda açık olarak satılan etleri görünce bizim kokoreçimize laf eden Avrupa Birliği standartlarını da anmadan geçemedik. Biraz kıyıdan yürüyüp eski şehre doğru bir gezinti yaptık, tepedeki Citadel kalesine herhalde gün batımı çıkmak ve buradan gün batımını seyretmek ayrı bir haz verir insana.

St. Tropez’in bir başka ünü de çevresindeki koylardan geliyor, özellikle de Pampelonne plajına çok şey borçlu. Harika bir kumu var, altın sarısı renginde. Cap Pinet ve Cap Camaret arasında bulduğumuz Tiki Plage adlı plaja girmek için arabamızı park ettik ve sahile çıkmak için girdiğimiz plajdaki şaşkınlığımızı kelimelerle anlatmak ne mümkün…Herkes çırılçıplak. Önce herhalde bir iki kendini bilmez derken, tüm plajın çırılçıplak güneşlendiğini ve denize girdiğini görünce buranın o ünlü çıplaklar kampından biri olduğunu ancak idrak edebildik. Üstsüz güneşlenenlere daha yeni gözümüz alışırken, bu manzara bizi epey şaşırttı. Çıplakların arasından geçip hemen yanındaki kendi plajımıza geçip, şezlong ve şemsiyelerimizi kiralayıp şu ünlü sulara dalalım dedik. Yine milliyetçi ruhum kabarmış gibi olacak ama tamam çok güzel bir su fakat bizim Göcek koyu, Fethiye denizi……..ah ahhhh ülkemmm. Dünya harikası doğaya, denizlere, koya sahip canım ülkem…

St.Tropez dönüş yolunda öyle bir yere uğradık ki, işte 5 günlük Cote d’Azur turunun hiç unutamayacağım en güzel yeri. Port Giramaud. Ama onu ayrı bir yazıda anlatmak istiyorum çünkü böyle bir yer dünyada çok azdır herhalde.

St. Tropez dönüşü uğradığımız bir diğer yer ünlü parfüm başkenti Grasse oldu. Burada ünlü Fragonard Parfümeri fabrikasını gezdik ve harika lavanta, yasemin kokularının nasıl yapıldığına şahit olduk.






Günü Antibe şehrine çok yakın Juan Les Pines’de harika içeceklerle noktaladık. Riviera’nın tatil merkezlerinden biri olan Juan Les Pins son derece hareketli, gece kulüpleri, barlar ile iyice canlı hale gelmiş daha çok gençlerin rağbet ettiği bir bölge. O kadar çok yer var ki gezilecek, görülecek, yazılacak. Kalemim, aklım yetersiz kalıyor bazen.

Wednesday, July 08, 2009

CANNES



İşte ünlü film festivalinin yapıldığı kentteyiz. Dünya starlarının yürüdüğü o kırmızı halıda bendeniz de yürüyorum işte. Bakalım ödül ne zaman gelecek? Gazetelerde okurdum hep, ‘sosyetenin ünlü ismi bilmem kim yaz tatilini geçirmek üzere Cannes’a uçtu’ diye ve bana nedense hep uzak gelirdi bu bölgeleye tatile gelmek. İnsan hayalleri olduğu sürece varmış derler ya, işte şimdi ben de o sahillerdeydim. Cannes bence Riviera’nın Monako’dan sonraki en canlı limanı.

Aynı Nice’in Promenade Des Anglais gibi Cannes’ın da La Croisette’si var. Bu yürüyüş yolu boyunca ister altın sarısı kumlardan denize girin, ister ünlü mağazaları gezin ya da muhteşem binaları seyredin. La Croisette’nin bir ucunda eski liman ve festival binası Grand Auditorium, diğer ucunda da ikinci liman ve ünlü Palm Beach kumarhanesi var. İster yürüyerek isterseniz mini turistik trenlerle bu caddeyi keşfedebilirsiniz. Ama çok şık mücevher ya da tasarım mağazalarını gezmek isterseniz La Croisette’nin paralelindeki rue d’Antibes çok ünlü.

Cannes şehrinin sokak tuvaletlerinin dış görünümü de şanına yakışır şekilde. Ama içi beni yakar dışı sizi misali, fazla söze hacet yok. Grand Auditorium’un yukarısına doğru yürüdüğünüzde Old Town: Le Suquet ve 22 metrelik Tour du Suquet’i görebilirsiniz. Beyaz taştan saat kulesi Cannes ile özdeşleşmiş durumda. Le Suquet’den baktığınızda tüm Cannes ve 12 km.lik sahilini harika bir esinti eşliğinde seyredebilirsiniz. Tepede otururken karşıda görünen şirin ada Sainte-Marguerite’ye nasıl gidebileceğimizi öğrenmek için limandaki turizm bürosuna uğradık ve 10 dakika sonra adaya kalkacak bir tekne olduğunu duyunca hemen biletlerimizi aldık. Tekne Cannes’dan 15 dakikada adaya ulaşıyoraama bizim ada vapurlarına hiç benzemiyor doğrusu, bizim vapurlar şarkılarla türkülerle, zeytinyağlı dolmalar eşliğinde gider adaya hatta bir tarafı aşırı insan ağırlığından dolayı yana yatar, hele Pazar günleri kalabalıktan yürüyemezsiniz vapurda. Bu tekne çok sakin, tek hareket haftaya evlenecek olan kızın teknedeki tüm erkekleri öpme töreni. Adetten herhalde , kız kıza tatile çıkmışlar ve kız ne kadar erkek varsa kaptanlar da dahil herkesi öptü. Adaya inince bu kadar harika bir yer olabileceğini hiç tahmin etmemiştik. Bir ada hem bu kadar sakin, huzurlu ve harika denize sahip olup hem de nasıl bu kadar tenha olabiliyor şaştık doğrusu. Yine pazar günü bizim prenses adalarının halini düşünmeden yapamadık. Pırıl pırıl denize bakmakla ve sadece ayaklarımızı suya sokmakla yetindik, mayolarımız yanımızda olmadığından. Bundan sonra Riviera’ya gelirseniz her daim çantanıza bir mayo atmanızı öneririm zira burada her yerde her an denize girebiliyorsunuz. Birkaç restoran ve balıkçı evlerinin olduğu adada her yer çam ormanlarıyla kaplı. Adaya iner inmez, buradaki tek büfeden hazırlattığımız harika vejetaryen sandviçlerimizi begonviller ve okaliptus ağaçları arasında bulduğumuz bir bankta, karşımızda Cannes şehrini izleyerek yemenin tadını en şık balıkçı lokantasına değişmem doğrusu. Gittiğimiz günlerde Nice’de adına triatlon etkinliği düzenlenen Iron Man – Demir Maskeli Adam’ın hapishanesi de bu adada bulunmakta. Cannes’a gelip de bu adaya uğramadan dönseydik çok şeyi kaçırmış olurduk herhalde ama bu adada denize girememek Erkan ve ben de bayağı bir hayal kırıklığı yarattı doğrusu ve bunu telafi için Nice’e döner dönmez anında kendimizi denize attık. Pazar gününün doğal kalabalığı ünlü Iron Man uluslar arası festivalle birleşince cıvıl cıvıl bir sahil haline gelmişti Promenade Des Anglais. Akşam Iron Man final gecesi ise tam bir karnavala dönüştü Nice’de. Havai fişek gösterileri, konserler, her ülkeden insanlar…Hayat her yerde başka türlü devam ediyor doğrusu.