Wednesday, November 04, 2009

Antakya'yı yaşamaya devam

Zaman ne kadar da çabuk geçiyor insan hoş şeylerle uğraşıp işten, güçten, dertten, tasadan uzak olunca. Geze geze üçüncü günümüz olmuştu neredeyse biz farkına varmadan. Bugünkü yolculuğumuzun ilk rotası Samandağ'a doğru yol alırken birçok yere uğrayarak gideceğimizi söylemişti Burçak ama yol boyunca sanki Antakya'da değil de Karadeniz bölgesindeymişiz gibi hissettim. Yemyeşil dağlar, ormanlar, yeşilin binbir tonu, meyve ağaçları, köyler...

İlk durağımız öyle bir kanyondu ki, hani eşyalarınız olsa yanınızda inip, rafting yapasınız gelir. Batı ayaz denilen kanyon sanki İsviçre Alplerinin eteklerindesiniz hissi yaratıyor ya da Karadeniz'in yemyeşil ormanlarındasınız gibi. Kanyonun hemen üstünde yer aldığımız köprü Fransız Köprüsü olarak biliniyor. Hakikaten temiz havadan ve manzaranın muhteşemliğinden olsa gerek büyüye kapılmış gibi hissettim o an kendimi ve bu büyü bir sonraki durağımızda daha da etkisini hissettirdi ve ben daha da çarpıldım.



Öyle bir yerde çay molası vermiştik ki, tabiat harikası, tarih hazinesi, azamet örneği...Hıdır Bey köyündeki dev Hz. Musa Ağacı'ndan bahsediyorum. Rivayete göre Hz. Musa ve Hz. Hıdır birlikte Hıdır Bey köyüne gelirler. Hz. Musa su içmek için asasını toprağa saplar ve orada unutur. Asa kaldığı yerde filizlenerek bir çınar ağacına dönüşür. İşte bu çınar ağacı, bizim altında oturup çay içtiğimiz Hz. Musa ağacı. Genişliği 35 metre olan ağacın içine giriyorsunuz hatta 10 kişi rahatlıkla sığıyor içine. Ağaçtan medet uman kişiler ağacın içine çaput bile bağlayıp dilek dilemişler. Kahvenin çevresi de harika meyve bahçeleriyle dolu. Şu an turunç mevsimi olduğundan dalından mandalina, portakal koparmanın zevkine vardık Hıdır Bey'de.


Çaylarımızı içip, dileklerimizi dileyip, şifalı sudan da içtikten sonra Türkiye'nin yaşayan tek Ermeni köyü Vakıflı'ya doğru yola koyulduk. Vakıflı köyü, 40 haneli yaklaşık 150 kişilik nüfusu olan ve Türkiye'de 2004 yılından bu yana organik tarımı uygulayan ilk köy.Köyün girişinde bulunan Meryem Ana Kilisesi 1895 yılında yapılmış ve halen ibadete açık bir kilise olmakla beraber din görevlisi yok şu anda. Din görevlisi olmayınca doğal olarak ayin de olmuyor. Önemli olaylarda -nikah, ölüm gibi- İstanbul'dan din görevlisi geliyormuş.Bize kilise hakkında bilgi veren köy halkından Vahey Bey bu konudan oldukça muzdaripti doğrusu, haksız da sayılmaz hani. Biz kendisini değil ama evini gördük Avedis Amca köyün en yaşlısıymış ve İsmet İnönü, Erdal İnönü ile ilgili anılarını Burçak'tan dinledik. Köyün içinde biraz yürüyüp tertemiz pırıl pırıl evlerini izleyerek aracımıza bindik. Bugün çok keyifli, doğal, yeşil, taze geçiyordu. Yol boyunca karşılaştığımız manzaralara doyamıyordum ki not alayım. Nar, mandalina bahçeleri, kıpkırmızı güller, ekmek pişiren köylü kadınlar, sanki bir ressamın tuvali gibi rengarenkti.

Artık Samandağ'a geliyorduk. Musa Dağı, Kel Dağı ve Saman Dağı arasında bulunan Asi nehrinin Akdenize döküldüğü deltada kurulmuş ilçe, aynı zamanda çok önemli tarihi eserlere de ev sahipliği yapıyordu. Doğal bir liman olan Samandağ çok uzun bir sahile sahip. Burada ilk gördüğümüz yer, Kapısuyu bölgesinde bulunan Dor Mabedi oldu. Tanrıların kralı Zeus adına yapıldığı söylenen mabetten bugüne kalan sadece sütunun taş kalıntıları.

Seleukeia Pieria antik kentininin aşağı şehir kısmında bulanan M.Ö 1. yy da yapılmış olan Titus Vespasianus Tüneline geldiğimizde gerçekten ''ağzı açık kalmak'' deyimini bizzat yaşadım. Dağdan gelen suların yarattığı sellerin taşıdığı kum ve çakılların limanı doldurmasını engellemek için yapılan tünel adeta bir dünya harikası. Öyle sanıldığı gibi kapalı bir mekan da değil. Toplam 1380 metre olan tünel, doğayla iç içe bir yürüyüş parkuru gibi. Titus tünelininin hemen sonundaki tarihi hazine Kaya Mezarlığı yani Beşikli Mağara tam bir mimarlık harikası. Geniş alana yayılan mezarlık, kayalık yamaçlara oyularak yapılmış. Baktığınızda karşılıklı birbirine paralel iki mezar görüyorsunuz. Beşiğe benzediği için Beşikli Mağara denmiş. Mezarların tavanlarında görülen istiridye kabuğu şeklinin kalıntıları, burada donanmaya ait birilerinin yattığı gibi bir rivayete konu olmuş. Antakya'ya gelip buraları görmeden dönseydik herhalde çok şey kaybederdik, Samandağı Çevlik bölgesi hakikaten de ülkemizin tarihi açıdan zengin bölgelerindenmiş ve bugüne kadar hiç haberim olmamış.







Samandağı'nda Hıdır Bey türbesinin hemen yanıbaşında Dervişhan'da yediğimiz balık ile hakikaten bugünkü gezimizin Karadeniz turuna neredeyse eş değer olduğunu düşündüm bir an.

Buraya yazarken ya da okurken bir solukta bitiyor da gün ama gezerken öyle olmuyor. İşte hava kararmaya başlamış, bir Antakya günü de bitmeye yaklaşmıştı. Güzel insanlar, güzel yerler, güzel yemekler...İnsanoğlu güzele ne çabuk alışıyor. Ne haber, ne domuz gribi, ne başka şey...Sanki bu ülkede yaşamıyor gibi oluyor insan ve gerçeğe dönünce, gerçeği düşününce kötü oluyor, zor durumdakileri, gezmeyi bırakın yaşamaya hayatta kalmaya çabalayan insanlara üzülüyor, bir yandan kendi olanaklarına şükrederken niye ülkemde buraları herkes göremiyor, niye medenice, sağlıkla, temiz, ferah, refah bir ülkede yaşayamıyor benim insanım, üstelik bunları hak etmiş bir maziye sahip iken deyip düşünmeden, üzülmeden edemiyor ya da BEN EDEMİYORUM.

Tuesday, November 03, 2009

İşte Halep işte arşın


''İşte geldim gidiyorum şen olasın Halep şehri'' demiş Aşık Ömer ne de güzel demiş. Biz de hava durumu dışında şen başladık Halep yolculuğumuza. Bir önceki günün pırıl pırıl havası gitmiş yerine sağanak bastırmıştı. Ama yine de farklı bir ülkeye değişik bir şehre gidiyor olmaktan dolayı içim içime sığmıyordu. Amik Ovasına kurulmuş olan Reyhanlı ilçesi Halep'e olan sınırımız. Cilvegözü sınır kapısı Reyhanlı'ya çok yakın mesafede. Reyhanlı aynı zamanda Türkiye'nin en zengin ilçesiymiş, vallahi Burçak'ın yalancısıyım bu konuda. Zira zenginlik göstergesi olarak pek bir şey göremedim tabi Amik Ovasının bereketinden, verimliliğinden yararlanmanın zenginliğini saymazsanız.
Halep'e girişimiz çok zor olmadı, sorun çıkmadan, vizesiz olarak sadece pasaportumuzu göstererek giriş yaptık ama siz sanmayın ki çıkışımız bu kadar kolay oldu. Dönüşümüzün muhteşem olacağından habersiz güle oynaya Suriye topraklarına ayak basmıştık ve ilk durağımız tarihi İpek Yolu oldu. Ben hep İpek Yolunu efsanelik bir yol zannederdim, yani öyle üstünde yürünecek bir yol olduğunu hiç bilmezdim doğrusu. Ama Halep'te gerçekten İpek Yolu'nda yürüdüm. Tarihten de hatırladığımız Çin'den başlayan İpek Yolu eski dünyayı dolaşarak Pakistan Afganistan Türkiye İstanbuldan geçerek ta Roma'ya kadar uzanırdı. Ama malesef şimdi başlangıç noktası bile belli değil, bırakın yürünecek yolu. Dünyada sadece Suriye'de Halep'e yakın bir köyde 500 metre uzunluğunda bir parçası korunmuş. Üstünde yürümek çok ayrı bir hazdı gerçekten de.


Yol boyunca gördüğümüz Suriye Bayrağı üç renkten oluşuyordu. Kırmızı renk hanedanlığı, siyah renk Arabizmi, iki yeşil yıldız Suriye halkını temsil etmekteymiş.




Halep'e doğru ilerledikçe yol boyunca binaların mimarisi göze çarpıyordu. Kayşani denilen yapı cinsi yani beyaz taş neredeyse tüm şehre hakimdi ve çok hoş görünüyordu. Binalar ilk yapıldığında beyaz olan taş güneş gördükçe sarıya döndüğünden, hangi binanın yeni hangi binanın eski olduğunu rahatlıkla anlıyorsunuz. Evlerde pencerelerin hiçbiri açık değildi ve panjurlar sonuna kadar inikti, bunun nedeni Arapların mahremiyete verdikleri önemden kaynaklanıyormuş. Yol boyunca gördüğümüz evlerin çatılarının olmaması da bir başka dikkat çekici noktaydı. Burada kar yağışının olmamasından dolayı çatı yapılmıyormuş ve hava çok sıcak olduğundan insanlar çatıda uyuyabiliyorlarmış bu sayede.

Halep, arapça süt anlamına geliyormuş. Hz. İbrahimin bugün kalenin olduğu tepede süt sağıp ihtiyacı olanlara hayır olarak dağıtmasından geliyormuş şehrin adı. Dünyanın en eski şehirlerinden olan Halep'de ilk durağımız tabi ki ünlü Halep Kalesi. Şehirden 50 metre yükseklikte doğal bir tepenin üstüne kurulmuş Halep Kalesi 12yy. sonu 13.yy. başlarında Malik El Zahir tarfından yapılmış. Aynı zamanda dünyanın en ieski ve en iyi korunan kalesi olduğundan Guinness Rekorlar Kitabına girmiş. Giriş kapısı hendeğin üstüne açılıyor ve benim en çok ilgimi çeken ve içinde bir felsefe barındıran ikinci kapısı. Bir sürü aynı yöne bakan nal ve bir tane de farklı yöne bakan nal. Aynı yöne bakanlar kulları, farklı yöne bakan Allahı temsil ediyor.


Kale aynı anda 10 bin kişi barındırabilecek büyüklükte ve içinde tarihi evler, sokaklar, su kuyuları odalar, camii gibi pek çok yapı var.


Kalede yaklaşık iki saatimizi geçirdikten sonra şehrin dar sokaklarından, baharat kokulu yollarından geçip harika bir avlusu olan ve eski bir Halep evi olan Beit Wakil'de öğlen yemeği yedik ki, Antakya mutfağına benzemekle beraber ''Ben Suriye Mutfağıyım'' dedirten yemeklerdi doğrusu.


Yemek sonrası gittiğimiz Zekeriya Camisi diğer adıyla Emevi Camisi şehrin en eski ve en ünlü camisi. İçinde Zekeriya Peygamberin türbesinin olmasından dolayı bu adı almış. Kapıda ödünç olarak verilen değişik, tüm vücudunuzu ve kıyafetinizi örten özel bir kıyafetle içeri girebiliyorsunuz. İçerisi dar ve uzun bir alan. Bunun nedeni de ön saflarda duaya katılmak farz olduğundan camilerin salonlarının uzun yapıldığı yönünde.

Camiden çıktığınızda hemen yanıbaşınızda Halep Kapalı Çarşısı. Yani tam benlik bir mekan. Çarşılara suk deniliyor ve her bir çarşı birbirine bağlı olarak neredeyse 10 kilometre. Çarşının büyük bir kısmı 15. yy.da yapılmış ve bir sürü bölümden oluşuyor. İpekçiler, baharatçılar, halıcılar, tatlıcılar...Bizim Kapalı Çarşının aynısı. Ve neredeyse tüm esnaf Türkçe biliyor, üstelik Yeni Türk Lirası da geçiyor. Sanki Halep'de değil de İstanbul'daydık. Halep'den alacağınız herşeyi bu çarşıda bulmak mümkün. İşlemeli örtüler, şallar, bakırlar, tesbihler, siyah inci, halı, kahve ve daha neler neler. Burada gezmek içimi ısıttı, doya doya pazarlık yaptım Arap halıcıyla, baharatları kokladım, kahve aldım, yani tam olarak ülkemdeymişim gibi hissettim. Hava kararmış, yağmur artmış ve bize dönüş yolu görünmüştü. Halep'e gelip de kuru baklava almadan dönülür mü? Son durağımız bir tatlıcı oldu ki, görülmeye değerdi halimiz. Baklavanın anavatanından gelen biz kuru baklavaları görünce bir anda gözümüz dönmüştü. İncecik hamuru, bol fıstığı ve bizim baklavaların aksine daha az şerbetli olan Suriye tatlısı bize tatilde olduğumuzu epey hissettirdi. E tatilin tadı da bu olsa gerek, sürekli yemek düşünmek.

Dönüşümüz muhteşemdi demiştim ya, pasaport kontrolümüzde sorun çıkmasa da otobüs şoförümüzün bazı davranışlarından dolayı, Kerem'in Aslının ateşine Halep'te yanıp kül olması gibi bizde Bab El Hawa sınır kapısında az daha kül oluyorduk. Herşeye rağmen Halep görülmeye değerdi.
İşte Halep hakkında bugüne kadar bilmediklerim;


* Osmanlı'da ilk mason locası Halep'de kurulmuş.
* Türkiye'deki ilk kadın-doğum kliniğinin kurucusu Pakize Tarzi Halep'de doğmuş.
* Ünlü şarkıcı Erol Büyükburç eğitiminin bir kısmını Halep'de tamamlamış.

* Halep kalesi hiçbir zaman fethedilmemiş, anahtar bizzat Osmanlılara verilmiştir.

* Ferhat ile Şirin burada birbirine aşık olmuş.

* Mevlana, Halep'deki medreselerde tahsil görmüş.



Monday, November 02, 2009

Antakya'ya doğru

28 Ekim sabahı çıktık yollara, Evliya Çelebi misali seyahatnamenin bölümlerinden bir diğerini yazmaya...Gerçekten de o kadar erken vakitte yola koyulduk ki sabah dokuzda Adana'ya varmıştık bile. Hep iş için gittiğim Adana'ya bu kez seyahat için uğramanın dayanılmaz hafifliği içindeydim. Türkiye'nin beşinci büyük şehri Adana'da ilk durağımız Sabancı Merkez Camisi oldu. Vakit darlığından Seyhan Nehri kıyısında yer alan Türkiye'nin en büyük camisini dışarıdan izlemekle yetindik bu kez ama ben ilk Adana seyahtimde bu camiyi gezi programıma koydum bile. 1988 yılında yapımına başlanıp 1998'de hizmete giren caminin 32 metre çaplı ana kubbesi, Türkiye'nin yerden yüksekliği en fazla olan en geniş kubbeli camisiymiş. Camideki 4 yarım kubbe 4 halife-4 mezhebe, 5 kubbe İslamın 5 şartına, 6 minare imanın 6 şartına, 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kuranda adı geçen 28 peygambere karşılık geliyormuş.

Caminin hemen karşısında, Seyhan Nehrinin üzerinde bulunan ve Adana'nın batısı ile doğusunu birleştiren Taşköprü de hakikaten görülmesi gereken yapıtlardan. Aslında 21 gözlü imiş ama şu an 14 gözlü olarak hizmet vermekteymiş. Adana'nın yolları taştan, diyerek rehberimiz Burçak Altunay eşliğinde Hatay turumuza doğru yola çıktık. Her ne kadar çok uykusuz olsak da gerek havanın sıcak ve güneşli olmasından gerekse Burçak'ın ara ara söylediği şarkı türkülerle keyifli bir yolculuk yapıyorduk. Antakya yolu üzerinde Amanos Dağlarını tırmanırken Belen Geçidini geçmeden olur mu? 740 rakımlı Belen, ormanlık ve maki bitki örtüsüyle hakikaten hoş bir manzara eşliğinde seyahat etmemizi sağlıyordu.
İskenderun'a girerken bizi yolda Türk-Rus işbirliğiyle kurulmuş olan, Türkiye'nin en büyük demir çelik fabrikası olan İsdemir karşılıyordu. Ve yol üstündeki ilk durağımız Dörtyol'a bağlı Payas ilçesindeki Sokullu Mehmet Paşa külliyesi oldu. 1574 yılında Mimar Sinan tarafından yapılan külliye, kervanların konaklamaları ve güvenlik için çok önemli bir yapıymış zamanında. Külliye içindeki arasta yani çarşı gerçekten de sanki içinde hala dükkan ve sahipleri varmış hissi yarattı bende. Külliyenin güney ucundaki dar ve düz koridordan iç bahçeye geçiliyor ki, bugüne kadar çok iyi korunmuş. Külliye içindeki cami, hamam, imarethane ve medrese kervanların her ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı olduğunu gösteriyor. Benim en çok ilgimi çeken ise Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinin de burayla ilgili bölümlerini altında yazdığı ağaç oldu. Külliye içindeki Sarı Selim Camisinin duvarlarında seyahatnameden notlar da okuyabiliyorsunuz, ağaç gerçekten de insana ilham veriyordu doğrusu. Eh ben de kırmızı kaplı defterime ağaç altında notlar aldım, ne de olsa ben de bir Modern Evliya Çelebi sayılırım.

İskenderun'a elveda deyip ilin en geniş ve verimli ovası Amik'i geçerek öğlen saatini biraz geçe Antakya'ya varmıştık. Antioch yani Antakya tarih açısından o kadar zengin ki yazmakla bitmez. Anadolu'nun ilk camisi, dünyanın ilk kilisesi, dünyanın aydınlatılmış ilk caddesi ve dahası. Ne demek istediğimi yazdıklarımı okuyunca çok daha iyi anlayacaksınız ve bana hak vereceksiniz. Bugünkü adıyla Habibi Neccar dağı eteklerinde ve Asi Nehrinin kenarında yer alan, Hatay ilinin merkez ilçesi Antakya, tarihi zenginliği yanında mutfak zenginliği, din zenginliği ve daha pek çok zenginliğiyle ülkemizde gezilip görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. 23 Temmuz 1939'da anavatana katılan Hatay sokaklarında her dinden ve her milletten insana rastlamanız mümkün.



Antakya'da ilk durağımız Anadolu'nun ilk camisi olduğu düşünülen ve 638 yılında inşasına başlanan Habibi Neccar camisiydi. Caminin günümüze kadar kalan en orijinal kısmı minaresi. Mihrap kısmı sonradan eklenmiş. Arapçada habib sevgili, neccar marangoz anlamına geliyor. Rivayete göre Habib-i Neccar , Ms. 40 lı yıllarda Antakyada yaşamıştır. Roma döneminde Antakya halkı putperest olduğu için, Cenab-ı Hak Hz. İsa 'ya Antakya halkı için iki resul göndermesini emreder. Hz. İsa Antakya halkı için 2 resul, daha sonrada bir resul daha gönderir. Resulların halkı İrşada devam etmesine ilk inanan Habib-i neccar olur. Antakyalılar bu olaya inanmayarak, resulleri taşlayarak öldürmeye karar verirler. Habib-i neccar uzaklardan koşup gelerek, resullerin doğru söylediklerini ve onlara inanmaları gerektiğini söyler. Burada bulunan putperestler Habib-i neccar 'a bunlar seni kandırmışlar, ya eski dinine dönersin yada ölürsün şeklinde tehdide başlarlar. Bu müritler dediklerini yaparak Habib-i neccarı öldürürler, Habib-i neccarın şehit edilmesi ile ilgili bir çok rivayet vardır. Bunların en yaygın olanı; Habib-i neccarın başı Silpiyus dağında ayrılır. Vücuttan ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesi bulunan yere gelir (bugün vücudu şehit edildiği mağarada başı ise caminin yanında bulunan türbededir) Başka bir rivayete görede ,Habib-i neccar kopan başını koltuğu arasına almış, Kur'an dan ayetler okuyarak bir süre dolaşmış ve bugün türbesi bulunan yere kadar gelerek, buraya düşmüştür.

Habibi Neccar müslüman değil ve olmadığı halde adı bir camiye verilmiş. O sadece tek tanrılı dine inan bir din şeyhi. O dönemdeki hoşgörü ve açık fikirliliğe bakıp da bugünkü halimize yanmamak elde değil. Camide İsanın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya (Paulos) ve onlara ilk inanan ve şehit edilen kişi olan Habibi Neccarın türbesi bulunuyor.
Öğle yemeğini yediğimiz Anadolu restoran daha sonra detaylı olarak anlatacağım Antakya mutfağında önemli bir adres.

Yemek sonrası ikinci durağımız Türkiye'nin en büyük, dünyanın ikinci büyük Mozaik Müzesi oldu.Müzede Harbiye, Antakya, Atçana, Samandağ ile İskenderun'da ortaya çıkarılan Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı, Hitit, Asur, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler bulunmakta. Hepsi gerçekten de görülmeye değerdi ama benim en çok ilgimi çeken KEM GÖZ MOZAİĞİ oldu. İçinde güzel bir felsefe barındıran mozaiğin üzerinde yazılı olan KAİCY, yunanca 'size de' anlamına geliyor. Yani hani bugün çok kullanılan bir laf var ya ''hakkımda ne düşünüyorsan allah bin katını sana versin''işte o anlama geliyor. İyi gözle bakana iyilikler, kötü gözle bakana kötülük diler. Kötü niyetli olanların gözünün hançer, mızrak ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanması anlamına geliyor figür. Nasıl iyi bir dilek değil mi?



Antakya çok çeşitli dinlere ev sahipliği yapmış bir şehir denirdi ama ezan, çan, hazan hepsi de aynı karede olur mu? olur işte. Aynı anda hem çan sesi hem ezan sesini Türk Katolik kilisesi bahçesinde çok rahat duyabiliyorsunuz. Kapısında TÜRK KATOLİK KİLİSESİ yazıyor çünkü burada ayinler Türkçe. Ortasında kuyu, portakal ağaçları, su sarnıçları bulunan kilise bahçesi hakikaten de insanın içini ısıtıyordu.




Bir diğer kilise Ortadoks Kilisesi. Burası aynı zamanda bir patrikhane. Türkiyedeki iki patrikhaneden biri. Biri İstanbuldaki Rum - Ortadoks Patrikhanesi, diğeri Antakyadaki Arap - Ortadoks Patrikhanesi. 1872 yılındaki Antakya depreminde büyük hasar gören kilise Ruslarında desteğiyle onarılmış ve eklemelerle günümüze kadar korunabilmiş. Hakikaten oldukça görkemli kilise de mum yakıp dilek dilemeden geçmek olmazdı tabi ki.


Kiliseler, şehrin dar sokaklarının uç köşelerinde olduğundan hem tarihi gezi hem de bir şehir panoraması yapıyorduk adeta. Bir yandan Barselona sokaklarını, diğer yandan Küba evlerini görüyordum her bir sokakta. Zenginler mahallesi denilen bir cadde vardı ki, yolunuz Antakya'ya çok kısa süreliğine de olsa düşerse mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Günümüzde çekilen pek çok diziye de ev sahipliği yapan Antakya evleri ve caddeleri galiba gezmekle bitmeyecekti. Akşam olmuş ve eski bir sabun fabrikası olan Savon Otel'e gelmiştik. Otelimiz de adeta bir dizi film sahnesiydi. Dağın eteklerinde, geniş avlulu, şadırvanlı bu şirin otel tüm yorgunluğumuzu almıştı ki, akşam yemeği için şelalelerin de bulunduğu Harbiye'ye doğru yola çıktık.

Antakyanın biraz dışında şelaleri ile ünlü bir mesire yeri olan Harbiye biraz beklentilerimin altında çıktı doğrusu. Belki yaz olsa ve gündüz gitseydik şelale suları bizi serinletirdi ama kışın karanlıkta aynı tadı alamadım doğrusu. İpekçiliği ve defne sabunlarıyla ünlü Harbiye'de aklımda kalan en güzel şey, Mozaik ustası Abdullah Usta oldu. Yolunuz Harbiye'ye düşerse Abdullah Usta'ya uğrayıp gerçek sanatı sanatçıyı görün.
Gece olmuştu ve seyahatnamenin bir sayfası daha kapanmıştı, yarın İŞTE ARŞIN İŞTE HALEP...














Sunday, November 01, 2009

REYHANLI'DA 29 EKİM

Bu yıl gecikmeli olarak herkesin Cumhuriyet Bayramını kutluyorum. Antakya- Halep turuna katıldığımdan, her yıl şehrimde harika kutlamalara tanıklık eden, cumhuriyet yürüyüşlerine katılan ben bu yıl çok ama çok farklı hissettim ve kendi çapımda kutladım bayramı. Öyle bir yerdeydim ki bu yıl, ülkemin değerini, bayrağımın şanlı dalgalanışını, Ata’mın o parlayan gözlerini çok daha derinden hissettim ve ben bu ülkeye, vatanıma, toprağıma, insanıma aşık olduğumu o gün çok daha iyi anladım.

Çıktığımız Antakya turunda ikinci gün rotamız Halep idi. Yani Suriye’nin ikinci büyük şehri, dünyanın en eski ve en iyi korunmuş kalesine sahiplik eden Halep. Sabah çok erken çıktık ve Reyhanlı sınırına ulaştık. Bizim sınırımız Reyhanlı yani Suriye'ye Halep'e komşı kapımız ve onlar da Bab Alhawa. Tur rehberimiz gerekli pasaport işlemlerini yaparken biz de henüz Türkiye topraklarında sabah çayımızı içip, 5 metre sonra nasıl farklı bir ülkeye geçeceğimizi konuşurken, önce bir saygı duruşu sireni duydum. Hani önemli gün ve bayramlarda Ata’mız ve tüm şehitlerimiz için dururuz ya. O gün 29 ekimdi ve tüm yurtta bayram kutlanıyordu. İşte o an başladı kalbim titremeye ve arkasından İstiklal Marşımız. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamış, tüm şehitlerimizi düşünürken, ülkemin güney doğu sınırında ayakta durmuş marşımızı söylerken içim vatan sevgisiyle coşmuştu aynı zamanda. Hayatımda unutamayacağım anlardan biri daha hafızama kazınmaya başlamıştı. Kanımızla boyanmış bayrağımızın altında ‘’ Güle güle Türkiye’’ yazısı karşımda , hemen yanında gideceğimiz ülkenin devlet başkanının gelenleri karşılayan fotoğrafı, iyi ki Türkiye’de doğmuşum ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ dedirtti doğrusu bana. Gidiyorduk ama akşamına dönecektik ve ben yine vatanıma geri gelecektim, bunu bilmek bile ne kadar önemliydi. Ne mutluydu ki bana bu ülkede doğmuştum, bu ülkede yaşıyordum, şerefli haysiyetli, dünyanın önünde eğildiği Ulu Önder Atatürk’ün çocuğuydum, torunuydum ve ben tüm olumsuzluklarına rağmen, son yaşananlara rağmen ülkemi seviyordum ve sonuna kadar da ülkemi savunacaktım.

Çok farklı bir 29 Ekimdi, bana çok güzel anılar bıraktı ve bana uzun zamandır düşünmediğim vatan sevgisini düşündürdü. Reyhanlı’dan baktım o gün ülkeme ve Reyhanlı’da dedim yine ‘’çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan’’

Sunday, October 18, 2009

‘ÖRGÜ ÖRMEM YEMEK YAPMAM, BİLMEM DE. SERGİ, MÜZE GEZERİM.’ Bu sözler eskinin sansasyonel ve nişanlısı ile verdiği çıplak pozları ile ünlü mankeni, yeninin televizyoncusu, iş kadını olan bir ablamıza ait. E tabi hepsini beraber yapamıyorsa bu onun suçu değil. Yani hem yemek yapacaksın, hem örgü öreceksin, hem çalışacaksın, hem okuyacaksın, hem yazacaksın, hem sergi gezeceksin, hem müze göreceksin, hatta belki bir de çocuk yetiştireceksin. Konuya böyle bakınca tabi her benim diyenin yapabileceği iş değil. Biraz beceri, çabukluk, enerji ve çalışkanlık gerektiriyor. Konuya başka türlü bakınca da aklıma şu geliyor, yemek yapan örgü ören kişi aynı zamanda sergi, müze gezemez mi? Ya da bu kadar kötü bir şey mi yemek yapmak, örgü örmek tü kaka gibi anlatıyor? Tüm bunları yeni sunacağı bir programın öncesinde verdiği bir röportajda dile getiriyor ve takındığı beden dili çok yapmacık olmakla beraber, örgü ya da yemek programı yapan kişilere karşı son derece önyargılı. Maalesef etrafımda bu ‘hanım abla’ gibi düşünen, sabit fikirli o kadar çok insan görüyorum ki son zamanlarda. Entelektüel olacaksan, sadece film izler, kitap okur, caz dinler, gece dışarı çıkıp bar bar gezer, gurme edasıyla son açılan mekanlarda yemek yer, hobi olarak da ya bir enstrüman çalar, ya sporla uğraşır ya da moda olan neyse onu yaparsın, onlara göre. Tüm bu saydıklarımı ben de yapmakla beraber maalesef örgü de örüyorum, yemek de yapıyorum hem de zevk alıyorum bunlardan, eyvah. Ne olacak şimdi? Üstelik kızım en iyi şekilde beslensin, eşim benim elimden çıkan yemeği yesin diye mutfakta geçirdiğim vakit oldukça da fazla, sevdiklerime kendi el emeğim örgülerimi hediye etmek de hoşuma gidiyor. Hatta itiraf ediyorum fotoğraftaki bu yatak örtüsünü de ben ördüm. Pekala diğer tüm saydığım sosyal aktivitelere de zaman ayırabiliyorum ve bunları çok yoğun iş hayatım varken de yapıyordum.
Kişileri, nesneleri, olayları kategorize etmeden hayatı yaşamak, küçümsemeden önyargılı olmadan bakabilmek, kendiyle barışık olmak, yaptıklarından ve zevklerinden dolayı ‘acaba?’ demeden, doğal yaşayabilmek, şekilci olmamak bu kadar zor mu?

Thursday, October 08, 2009

SON SICAKLAR

Yazın son günlerini yaşıyor güzel şehrim bugünlerde. Hani derler ya "pastırma sıcakları" diye, işte sanırım o sıcaklar bu sıcaklar. Sabah güneş ışığı ile güne merhaba demek, hala ince kıyafetlerle sokaklarda hafif hafif dolaşmak bir süre mahrum olacağımız duygular olacağından bu son güneşli günleri en iyi şekilde değerlendirmek gerek. Hele ki, yapılacak çok şeyi olan güzelim İstanbul'da. Anadolu yakasında oturduğumuzdan boğaz sahili yanında bir de Kadıköy kıyı şeridi var ki, neredeyse Moda'dan başlayıp, Fenerbahçe, Göztepe, Caddebostan, Suadiye, Bostancı, Maltepe, Dragos'tan ta Tuzla'ya kadar uzanan; yürüyüş yapın, bisiklete binin, paten kayın, piknik yapın...Günün her saatinde ayrı bir güzel. Hele ki çocuklar için o kadar çok aktivite var ki, parkta oynamak dışında. Size tavsiyem, gün batışına yakın giderseniz yanınıza aldığınız yiyecek ve içeceklerle ister çimenlerin üzerine yayacağınız kiliminizle keyifli bir piknik yapabilir isterseniz de taşların üstünde Adalar'a karşı oturup, hem denize doğru ayaklarınızı sallandırıp hem afiyetle akşam yemeğinizi hoş bir manzara eşliğinde yiyebilirsiniz. Scooter keyfinden ya da bisiklet turundan ya da salıncak yorgunluğundan sonra emin olun çocuğunuz da açlıktan ne yiyeceğini şaşıracak ve siz de hem ziyaret hem ticaret gibi bir zevki yaşayacaksınız.

Saturday, October 03, 2009

BU KADAR KÖTÜ OLMAK ZORUNDA MI

Bugün tiyatro sezonunu açtık Duru ile ve sezonun ilk oyunu "Deniz Kızı" oldu. Anne kız gayet keyifle, bir gün önceden aldığım biletler ile tiyatronun yolunu tuttuk. Gidene kadar biraz grip olsa da , sürekli konuştu ve sevinçten bana ne şenlikler yaptı anlatamam. Büyüdükçe daha fazla iletişim kurdukça sanki kızımın en iyi arkadaşım olacağını düşünüyorum. İltifat ediyor, zaman zaman eleştiriyor, bazen kızıyor bazen şefkatle yaklaşıyor, sanki büyümüş de küçülmüş gibi. Tiyatrodan bilet alırken bir ara artık sadece ona mı bilet alsam diye düşündüm. Malesef özel tiyatrolar o kadar pahalı ki, iki kişilik bilet neredeyse bir haftalık mutfak parası. Devlet tiyatrolarında da biletler çok önceden tükendiğinden biraz mecbur kalıyoruz, biraz da eve yakınlığından özel tiyatroları tercih ediyoruz doğrusu. Fakat anladım ki henüz Duru'nun oyunları tek izlemesi, benim onu kapıda beklemem için biraz erkenmiş. Tiyatro kapıları açıldı keyifle yerimize oturduk, tabi sürekli olarak " ne zaman başlayacak anne" soruları hiç bitmedi ve oyun başladı. En önde izlemenin keyfine o kadar varmıştı ki, oyunun tam ortasında çıkan "CADI" önce onu çok etkilemedi ama gerek cadının sesi gerek kostümü gerekse bize çok yakın olması Duru'yu biraz ürküttü ve yavaş yavaş kucağıma çıktı. Bu arada arkamızda oturan iki kız arkadaş vardı, Duru'dan birkaç yaş büyük. Bir tanesinin annesi onları getirmişti ve ikisini yanyana oturtup, kapıda onları kitap okuyarak bekleyeceğini söylemişti. Belli ki daha önceden de tiyatroya gelen ve yalnız izleyen iki arkadaşlardı. Oyun başladığı anlarda , tam arkamızda oturan ve oyuncuların sorularına neşeyle yanıt veren kızlardan birinin sesi, cadı çıktığı andan itibaren gitti ve bir ara omzuma eli dokundu ve bana ağlamaklı bir edayla " bu kadar kötü olmak zorunda mı bu cadı acaba" dedi. İşte o an bir anne, bir abla, bir insan.. ne olarak olursa olsun o kadar etkilendim ki. Nasıl korkuyordu, annesi yanında yoktu ve kendini nasıl yalnız hissediyordu, arkadaşı korkmuyor ve onu anlamıyordu...Saniyeler içinde neler geçti aklımdan ve hemen ona korkuyor musun dedim. Öyle bir evet dedi ki, sanki canımdan can kopardılar. İstersen ara verilene kadar benim yanıma gel, elimi tut, arada da annen hemen yanına gelir dedim ve adının Alize olduğunu öğrendiğim kız çocuğu nasıl hemen geldi anlatamam. Oyun boyunca elimi sıkı sıkı tutarak izledi, tabi Duru da kucağımda. Nasıl muhtaçlar, nasıl çaresizler, nasıl korunmasızlar.. Öğlen bana ahkam kesen, büyümüş de küçülmüş, beni eleştiren kızım o an kucağımda minicik bir bebekti. Hele ara olup da Alize'nin annesine koşması vardı ki, allah kimseyi annesiz bırakmasın. Sonra ne oldu, Alize'nin annesi salonda çok boş koltuk olduğundan oyunun devamını kızıyla izledi, oyun bitip herkes dağılınca Alize uzaktan bana "çok teşekkür ederim" anlamında sıcacık bir bakış baktı ve ben kızım büyüdü artık desem de hala onun bana çok ihtiyacı olduğunu bir kez daha anladım.

Friday, October 02, 2009

ŞARJIM BİTTİ

Dün akşam şarjım bitti, çok teknolojik bir cümle ama evet, telefonumun şarjı bitti. Akşam yaklaşık iki saat kadar telefonsuz kaldım ve aman allahım, sanki elim kolum kesildi, dilim tutuldu, dünyadan bihaber oldum. Dışarıdaydım ve bir arkadaşımla buluşup ayrıldıktan sonra yalnızdım, bana nasıl ulaşacaklardı?ben kızımı almaya geldiğimi nasıl haber verecektim? şehir dışında olan eşim beni merak edip nereden bulacaktı? O iki saat içinde kimseyle konuşamayacaktım. Ne kadar alışmışız on yıl içinde bu telefona, onsuz ne yapardık, nasıl haberleşirdik, "yoldayım çayı koy, geliyorum", "hadi hazırlanıp aşağı inin, yaklaştım" demeden hayat nasıl geçiyordu, çok üzücü ama hiç hatırlamıyorum. Topu topu 10 yıldır cep telefonu kullanıyorum ve bir buçuk yılımı da bir GSM operatörü firmasında geçirdiğim düşünülürse ben malesef cepkolik olmuşum. Benim için dün iki saat hayat durdu, şarj bitti hareket bitti, öylece kalakaldım. Bazen günlük hayatta da şarjımın bittiğini düşünürüm, yorgun, mutsuz, umutsuz olduğum anlarda, bana ulaşılamaz, kapsama alanında değilimdir o an, ya da aranılan kişi olarak meşgulümdür, bana doğru bütün hatlar meşguldür. Üstelik telefonun şarjının bitmesine benzemiyor hayatta şarjın bitmesi. Şimdi çok daha iyi anladım ki hemen şarj olmak bir anlamda kendini deşarj etmek gerekiyor öyle zamanlarda. Ve insanın sık sık pilini kontrol etmesi, ara sıra yenilemesi gerekiyor aynı telefonu gibi. Hayatta bakım istiyor, yenilenmek ara sıra servise verilmek, aylık yıllık bakım istiyor.Hanginiz yapıyorsunuz bunları, telefonun şarjını unutmayıp her akşam takıyoruz da kendimizi hiç şarj ediyor muyuz, ara sıra bakıma alıyor muyuz

Friday, September 18, 2009

Şimdi küpeli olduk

Tam bir ay önce yazmıştım küpe maceramızı, nasıl da vazgeçtiğini Duru'nun kulağını deldirmekten. Dün yani 17 Eylül bizim için bir tarih oldu ve kulağımız nihayet delindi. Ne yardan ne serden diye bir laf vardır ya, ne canına kıyabiliyordu ne de küpeden daha doğrusu süsünden vazgeçebiliyordu. En sevdiğim arkadaşlarımdan Hilal'in eczanesinde kulak delinmeye başladığını ona söylediğimde çok sevindi, çünkü Hilal onun bu konuda güvenebileceği ender insanlardandı. Dün yine düştük yola, Bağdat Caddesi Şaşkınbakkal Coşkun Eczanesi istikamet, ilk hedefimiz kulak deldirmek ileri...Size çok törensel gelebilir ama kızınız varsa ve küpe istiyorsa bunları yaşamamanız içten değil. Tabi Hilal kıyamayacak malum Duru'ya, çaktırmıyor ama o da heyecanlı hafiften. Neyse ki Melike Ablamız var, o da yufka yürekli ama yine de bana söz verdi artık, delerim dedi. Ben o arada dükkan önünde arkadaşlarımla sohbet ederken Melike ilk kulağa operasyonu yapmış ama Duru ikinciyi deldirmem diye tutturmuştu bile. Bir ağlama sesi, eczanede bir hengame, neyse ikinci kulakta iş başa düştü ve ha işaret koyacak ha haftaya deler derken iş bitti. Artık küpeli oldu ve o kadar mutluydu ki, canım kızım hem çok istiyor hem çekiniyordu. Şimdi ise bir zafer kazanmış olmanın gururuyla sürekli ayna karşısında. Bense onun büyüdüğünü görüp, biraz içim burkularak daha çok bir hazla onu seyrediyorum hayran hayran. Kulak deldirmek isterseniz size önerebileceğim tek adres, Bağdat Caddesi Şaşkınbakkal'da Boyner Mağazasının sokağından girip ilk soldaki Coşkun Eczanesi ve tabi ki Melike.

Monday, September 14, 2009

HAFTASONU NOTLARI




Pamuk ile evde pineklemek






Evde oturup DVD izlemek, özellikle de komedi ve duygusal olanları.









Suşi ziyafeti çekmek, ama kendi kendine. Zira Erkan ve Duru sevmiyor.








Yağmurda Bağdat Caddesi, Barış Büfe'de tost yemek




Friday, September 11, 2009

SULTANAHMET'DE İFTAR

İstanbul, megakent, 2010 kültür başkenti, dünyanın en büyük şehirlerinden biri, megaköy...ne derseniz deyin, cumhuriyet tarihinin en büyük sel felaketini yaşıyor, onlarca ölü, kayıp, tahribat, yaktı, yıktı kentimizi. Yıllarca çalıştığım Basın Ekspres yolu şu an trafiğe kapalı, felç olmuş durumda, inanılır gibi değil. Tüm bunlar yaşanırken bir başka İstanbul yaşıyor, yaşamak zorunda, evine, işine gidiyor, hayatına devam ediyor, çünkü hayat devam ediyor, ne demişler "ateş düştüğü yeri yakıyor". Biz sadece seyirci olarak izliyoruz, ta ki birgün başımıza gelene kadar.

İstanbul'u ama eski İstanbul'u yaşadık akşam biz de. Megakent olmadan önce, yıllar ama çok yıllar önce İstanbul'un en eski semtlerinden Sultanahmetteydik Duru, annem ve dostum Leyla ile. Her yıl çok isterim ramazanda Sultanahmette olmayı, hazırlanan sofralarda iftar açmayı, şenliklere katılmayı, eski ramazan adetlerini sanki o yıllarda yaşıyormuşçasına tatmayı. Ama bugüne kadar kısmet olmadı, havanın biraz daha güzelleşmesi, Duru'nun hafif bir grip geçiriyor olmasından dolayı mızmızlığını gidermek, annemin ameliyat sonrası sıkıntısını hafifletmek ve benim günlerdir baş dönmesi sorunumu gidermek daha doğrusu çivi çiviyi deler misali, tüm bunları yok sayıp akşamüstü ani bir planla gitmeye karar verdik. Sevgili arkadaşım Leyla ile o anda konuşuyorken, onu öylesine nasılsa bu saatten sonra gelmez diye davet edip, onun da gelirim demesiyle artık gitmek şart oldu ve hemen hazırlanıp çıktık yola. Yol bile keyif verdi bize daha oraya varmadan. Harem'den bindiğimiz yepyeni arabalı vapurun en üst katında güneşli bir İstanbul izledik doya doya. Ne trafik, ne gürültü ve sanki İstanbul bir afet yaşamıyor gibi, güneşli, sakin, durgun bir hava. Vapurdan inip sahil yolundan, eski İstanbul semti Cankurtaran'dan doğru yukarı verdik arabanın burnunu ve yavaş yavaş dolmaya başlayan Sultanahmette arabamızı park edip, eski sokaklarda, arastada tur atıp, tarihi içimize çektik. Arnavut kaldırımlı daracık sokaklar, cumbalı evler, çiniler, halılar, kilimler. Ne varsa eskiye dair hepsi dizilmişti. Ve işte meşhur meydana geldik, heryer cıvıl cıvıl. Yemek adına aradığınız ne varsa dönerden, gözlemeye, içli köfteden, yaprak sarmaya, kestane kebaptan macun şekere, künefeden lokmaya burada var. İsteyen buralarda yerken isteyen evinden getirdikleriyle parkın banklarında masalarında iftar açıyor. Zaten Sultanahmet Camii sizi tüm ihtişamıyla her yerden selamlıyor. Tabi bizim Duru burayı, kalabalığı, pamuk helvaları, horoz şekerlerini, dondurmaları görünce mest oldu. Bir ara yanımızdan tulumbacı takımı geçti, bizi selamladı. Ve işte iftar vakti, aynı anda bir sessizlik, herkes orucunu açıp yemeğini yerken ezan sesi her yere bir huzur dağıttı ki insanın etkilenmemesi mümkün değil. Biraz sonra karınlar doydu, külde pişen türk kahveleri içildi, künefeler yendi ve şenlikler başladı. Semazenlerin o muhteşem gösterisini ucundan da olsa yakaladık. Çok güzel bir organizasyon olmuş hakikaten de, insanlar bir arada ve ne bir taşkınlık, ne bir karmaşa herkes saygılı herkes görgülü. Özellikle çocuklarımızın görmesi, eski geleneklerimizi bilmesi, tanıması açısından Sultanahmette bir ramazan gününü, iftar saatini yaşamak gerekli. Ah İstanbul, sen nasıl bir kentsin, ne senle ne sensiz...

Wednesday, September 09, 2009

MUTLULUĞA AÇILAN SOFRALAR

Bir televizyon programının adı "Mutluluğa Açılan Sofralar", yeni duydum ve bayıldım bu isme. Çünkü benim için de sofra demek mutlu anlar demek, hele uzun uzun sohbet anları yok mu işte bundan daha keyifli ne olabilir. Tabi dışarıda yenilen yemeklerden çok, evimizde ağırladığımız misafirler, kurduğumuz sofralar, özenle hazırladığımız yemeklerden bahsediyorum daha çok. Benim için mutfakta geçirdiğim vakitler ne kadar kıymetli ve güzelse, hazırladığım sofralarda sevdiklerimi ağırlamak da bir o kadar keyifli. Çok seviyorum birşeyler yaratmayı, yeni tatlar denemeyi ve bu tatları başkalarıyla da paylaşmayı. Kimi zaman bir kahvaltı sofrası, kimi zaman beş çayı, bazen iftar bazen bir akşam yemeği, mutlu anları paylaşma, işte mutluluğa açılan sofralar. Bu sofralardaki muhabbet, kahkaha, dedikodunun tadına doyum olur mu? Hiç kimse olmasa bile evdekilere birşeyler hazırlamak, onların yaptıklarımı beğenmesi, masada yapılan konuşmalar bu bile yorgunluğu atmaya sebep bazen.

Bugün de bir elmalı pasta, mutluğa açılan sofra da bir parça olacak bizim evde. Akşamüstü çayına eşlik edebelir, akşam maç ile beraber yenebilir ya da sabah kahvaltısında çaya eşlik edebilir. İşte malzeme,


250 gr. oda sıcaklığında yumuşamış margarin

1 yumurta

3 çorba kaşığı yoğurt

1 kabartma tozu

1 vanilya

Aldığı kadar un (yumuşak bir hamur olmalı)


İçi: 2 elma (rendelenmiş), 1 su bardağı toz şeker, bir çay kaşığı tarçın,1 çaybardağı çekilmiş ceviz


Rendelenmiş elmaları, şekeri ve cevizi suyunu çekene kadar pişiriyor ve son olarak tarçın ekleyip soğumaya bırakıyorsunuz. Hamur malzemelerini karıştırıp, kulak memesi yumuşaklığında bir hamur elde ediyorsunuz ve hamuru ikiye bölüp, yağlanmış yuvarlak bir kalıba parçaların birini iyice yayıyorsunuz. Üzerine elmalı içi iyice yayıyorsunuz ve kalan hamurdan küçük şeritler yapıp elmaların üzerine kafes yapıyorsunuz. Kafeslerin üzerine yumurta sarısı sürüp ısıtılmış fırında kızarana kadar pişiriyorsunuz. Sıcakken dondurmayla ya da soğuyunca üzerine pudra şekeri ile servis yapıyorsunuz ve mutluluğa kapı açıyorsunuz.

Monday, September 07, 2009

Yaşamın gizemi HİMALAYA TUZU

Bugün yepyeni bir başlangıç yapıp, Himalaya Tuzu kullanmaya başlıyorum. Şimdi nedir bu Himalaya Tuzu diyeceksiniz. Himalaya Kristal Tuzu, yaklaşık 250 milyon yıl önceki dünya geçmişinin "permian" denilen döneminde, bazı iç denizlerin kuruması sonucu oluşmuş. Himalaya tuzunu diğer tuzlardan ayıran özellik, Himalaya dağlarının kıvrılmasına sebep olan yüksek basıncın, bu tuzları da kristalleştirmiş olması. En az 84 element içeriyor. Sözkonusu denizin kurumasına sebep olan Güneş enerjisini de içinde barındırıyor. Yüksek basınç altında kristalleşerek molekül yapısı küçülen bu tuzlar, kolayca hücre zarından içeri girme özelliğine sahip. Bu yüzden vücuda alındığında çok kısa bir sürede, vücudun mineral açığını gidererek birçok sağlık sorununun çözümüne yardımcı oluyor. Ne mi bunlar; aşırı kilo, baş ve bel ağrıları, allerji ve egzama, astım, yüksek tansiyon,kanser.


Kullanıma başladıktan en geç 2 hafta sonra vücudunuzda olumlu değişimleri gözlemleyebilirmişsiniz. Önce vücutta bir rahatlık başlıyormuş, enerji artıyor, yorgunluk hissi gidiyormuş. Bakalım 2 hafta sonra ben yazarım, tüm bunlar oldu mu diye.


Hazırlanan çözeltiyi yemeklerde, salatalarda kullanbileceğiniz gibi vücudun kurumasına karşı kür olarak da kullanabiliyorsunuz. Bu şekilde kullanıldığında, bir bardağa yarım çay kaşığı ilave edilerek başlanıyor ve yemeklerden yarım saat kadar önce, yemek esnasında ve yemek sonrasında olmak üzere günde ortalama 10 bardak kadar alınabiliyor. Kademeli olarak da miktar arttırılabiliyor.


Tek dikkat edilecek şey, Himalaya Kristal Tuzunun kullanımında metal kaşık kullanılmaması.


Bakalım sonuç ne olacak?

Tuesday, September 01, 2009

BONCUK KAPAK

Herkes kolye, küpe yapar kendine boncuktan ben de kapı, pencere süsü ve son olarak da barbekü kapağı yaptım. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalinde meşhur bir Türk lokumcusu vardır hani Türk el işleri de satar, işte o mağazada yapmışlar nişlere ve çok hoş durmuş. Sürekli fotoğraf makinesi ile gezdiğimden hemen bir çekim yaptım ve tabiri caizse kopya çektim. İşte ilk foto onların, ikincisi de benim.
Yapımının çok zevkli olması, hemen bitip kullanılabilmesi ve görünüm bakımından da şirin olması benim için yeterli oldu, işte kullanmadığımız barbekümüzün kapağı. Evde, orada burada sürünen boncuklar, eski kolyelerden çıkan malzemeler ve biraz da Hobby Land'den alınanlarla çok ucuza mal edilmiş bir kapak ya da kapı ya da pencere adı lazım değil.